Hayatı anlamaya çalışırken dilini en iyi çözebildiklerimiz rotamızı oluşturmada kilit roller üstleniyor. Özellikle yazan biri için baktığı, anladığı ve ruhuna dokunan şeyler çok çeşitli olabiliyor. Tıpkı yazar, yayıncı Doğukan İşler’in kendine seçtiği yol arkadaşları gibi. Yeni öykü kitabında kediler, dervişler, dualar, pencerelerle sizi selamlıyor. Geleneksel hikâyeler, kıssa ve masalları seven, dar meclislerde anlatılan hikayelerle beslenen biri Doğukan İşler. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Sinema-TV, Marmara Üniversitesi’nde ise Türk Dili ve Edebiyatı eğitimi almış. Yazar ve yayıncı olarak üretmeye devam ediyor; öykü, şiir, eleştiri ve denemeleri farklı dergilerde yayımlanıyor. “Hikâyeler yumurtlamak ruhun bir başka gıdası. Bu kitaptaki öyküler de bu yumurtalardan bir sepet işte” diyen Doğukan İşler ile İthaki Yayınları’ndan çıkan yeni öykü kitabı Dervişin Kulağı’nı konuştuk.
Ekin Türkantos: Kitabını tüm kalem yontanlar ve yazmasa deli olacakları selamlayarak başlıyorsun. Nedir senin hikâyen?
Doğukan İşler: Borges, “Yazmadığım zamanlar, bir nevi vicdan azabı çekiyorum,” mealinde bir cümle ediyordu bir yerde. Tabii, yazdıklarının pek de matah (tevazu) bir şey olmadığının da altını çizerek. Ben de hep bu söze sığınıyorum. Çünkü, bunu nasıl açıklayabilir ki insan? Romantik olmadan hem de. Patetik bir şey yazmak, tesellisi de yayımlamak. Nerde başlar nerede biter bilinmez hikâyemiz; olsa olsa, bir rüya. Dönüp dolaşıp aynı kelimeler, aynı kaderler, aslında.
ET: Dervişin Kulağı nasıl bir ruh haliyle ortaya çıktı?
Dİ: Geleneksel hikâyeleri, kıssaları, masalları çok severim. Özellikle de daha dar meclislerde anlatılan, çoğu yazıya geçmemiş olanları; daha kulaktan kulağa duyulup da yeni formlarla, yeni ağızlardan yeni donlara bürünmüş olanları. En temelde, sanırım ham maddem biraz bu anlatılar. İnsanı anlama, hayatı anlamlandırma yolculuğunda yoldaki işaretler olarak görüyorum bunları ve anlatıcılarından biri de ben olup arttırıyorum eli, belki: Hikâyeler yumurtlamak ruhun bir başka gıdası. Bu kitaptaki öyküler de bu yumurtalardan bir sepet işte.
ET: 16 öykünün içinde göze çarpan bazı ortak yanlar var. Birbirleriyle çok bağlantılı olmasalar da imzan kadar belirgin kediler, pencereler, dualar, dervişler, yaşam ve ölüm, sokaklar, sokak köpekleri, yollar, kan, parmaklar, terminaller çıkıyor okuyucunun karşısına… Yazarken beslendiğin şeyler neler?
Dİ: Kulağımızı dayadığımızda, canlı cansız her şey bize kendi hikâyesini pek güzel anlatıyor. Kendi dilinde elbet. Biraz o, biraz bu, biraz şu… Tabii bazısı daha da fazla birikiyor demek insanın kulağında. Sonra yeniden anlatıyorum onların hikâyelerini ben de, belki biraz da o hikâyeleri dinlediğim dillerden Türkçeye çevirip çevirip yazıyorum hatta. Sanırım bu bahsi geçen kişiler-hayvanlar-nesneler-mekânlar da benim dilini en iyi anladıklarım, en fazla yakınlık kurduklarım. Biraz benden parçalar taşımaları, biraz da benim onlardan vücuda gelmiş olmamdan kaynaklı…
ET: Öykülerinin isimleri çok dikkat çekici. Bir yazıya nokta koymak kadar isim bulmak da bazen zor olabilir. Bunlar hatıranda olan isimler miydi yazarken mi ortaya çıktı?
Dİ: Bazen önce bir öykünün ismi geliyor derinlerden bir yerlerden. Öylece kalıyor uzunca süre dilimin ucunda ya da bir öyküyü doğuruyor birdenbire. Bazen de yazıp bitirdikten sonra bir öyküyü, kırk yıllık tanış gibi karşımda durunca, istemsiz söyleyiveriyorum zaten adını. Havalı, akılda kalıcı, okuru cezbedecek bir şey olsun diye çok düşünüyorum diyemem. Ama tabii, içimdeki editör de illaki müdahale ediyor çoğu zaman duruma. Okuru hiç düşünmeden yazmak yazarın, yazar hiç yokmuş gibi metne yeniden şekil vermek editörün işi. Hem editör hem yazar olmam çoğu zaman işimi kolaylaştırır, zarla da olsa!

ET: Dervişin Kulağı'nda, “Benden ne derviş olur ne de aşık.” diyorsun. Afarüz’ün Tufan Kopartması Hakkındadır’da çok belirgin bir pencere var bahsettiğin. Kediler ise çoğu öyküde yine ön planda. Kimi dönemler yazarak da öğreniriz ya senin için kendini tanıma yolculuğunda bahsettiğin şeyler ne kadar gerçek ne kadar kurgu?
Dİ: Elbette, kurgu ve gerçek uzaktan bakınca hiç ayırt edilmeyecek hale gelince başlıyor edebiyatın tadı. Bazen bilerek, muzipçe bir oyun da kurgulamak mümkün: Tamamen kurgu bir durumu çok gerçekmiş gibi anlatmak ya da tersi… Ama mesela, o “pencere” gerçekten var. Fakat bundan okura ne? Muhtemelen, zaten okurun da hayatında mutlaka o “pencere” vardır. Pencere değilse kapı, kapı değilse bardak, bardak değilse anne, anne değilse bir kaplan belki de! Yazarak hayatımızı temize çekiyoruz, biraz da Hikmet Benol gibi kötü yazılmış oyunları yeniden kaleme alıyoruz. İntikam. Acıklı güldürü.
ET: Serencam adlı öykünde bakkal bir baba ile yazar olmak isteyen bir çocuk var, yani senin hikâyen… “Zaten illaki ben de öykünün içindeyim. Çenemi tutamam, anlatıcı oğul olarak gelmişim dünyaya…” diyorsun başka bir yazında. Seni yazıyla bu kadar iç içe tutan, hayatı yazarak anlamlandırmanı sağlayan en önemli şey nedir?
Dİ: Wittgenstein'ın artık bir aforizma olan o cümlesi: “Üzerine konuşulmayan hakkında susmalı.” Sanırım bu soruya hep verdiğim yanıt, kendime de. Çünkü çok çok düşündüğüm, hatta terapistimle bile uzun uzun konuştuğum bir konuydu bu. Fakat içimi ferahlatan, beni kocaman gülümsetip tekrar yazmaya koyan dürtü, beni var eden o “şey” hakkında bir fikrim yok. Belki de olma yolculuğunda, benim yolum bu işte. Ursula’nın şu üç dizesi: “Sözcüklerdir bütün derdim. Yontar / dururum bir taşı otuz yıl, bitmez / yine de göremediğim o şeyin imgesi.”


.jpg)



