Doğum günü Mektupları: Bir Acının Tasviri
30 Temmuz 2018 Edebiyat

Doğum günü Mektupları: Bir Acının Tasviri


Twitter'da Paylaş
0

Ted Hughes ile Sylvia Plath arasındaki ilişkinin doğası ve boyutları, geçen on yıllarca zamana karşın hâlâ fazlasıyla tartışmaya açık: Plath’ın altmışların başlarındaki intiharından neredeyse yüzyıl sonuna dek bir tür belirsizlik içinde süregelen ve özellikle kadın hareketlerinden daha edebiyat içi çevrelere kadar hemen her edebiyatseveri ilgilendirmiş bir ilişkidir bu ve Doğumgünü Mektupları (1998) gibi kuvvetli, dokunaklı bir “itiraf seli” bile – görünüşe göre – üzerindeki sis bulutlarını bütünüyle dağıtamamıştır. Tanışmalarından ebedi ayrılıklarına, epey bir yaşanmış ayrıntıyla şekillenmiş bu şiir kitabı aynı zamanda Ted Hughes’un bu konudaki ilk ve son kez söz alışıdır. Genellikle Plath’a kıyasla şiirleri daha kişisellikten uzak olan Hughes, bu kitapta kendi şiirsel evreninin unsurlarını zaman zaman unuttururcasına öznel, içsel ve duygusal bir ton edinmiştir.

Tanışmalarından, bir bursla İngiltere’de toplanan üniversiteliler içinden onu – üstelik bir fotoğraftan – ayırt edip düşünmesinden söz eder mesela; henüz yirmilerinin başındadırlar ve Hughes bunca yalın olan şeylerden nasıl da habersiz olduğuna şaşıp kalmıştır.

“Seni fark etmiş olabilirim.

Belki tartmışımdır seni, uzak bir olasılık olduğunu

düşünmüşümdür

Hafif dalgalı uzun saçlarını fark etmişimdir,

Veronica Lake kâkülünü. Ama onun gizlediğini değil.

Sarı olsa gerekti. Ve gülümsemeni.

O abartılmış Amerikan gülümsemeni.

Fotoğraf makinelerine, jürilere, yabancılara, tüm korktuklarına

çevirdiğin.”

Sylvia Plath edebiyat şiirPlath’ın verdiği izlenim Hughes’u çok düşündürür.

Bu kitap bir hafıza sorunuysa ve ondan kaynaklanıyorsa, kimi ayrıntılar en önemsiz, en sıradan hallerine dek hatırlanacaktır. Plath’ın kimi şiirlerinde çoğunlukla dönülen, hep göndermede bulunulan ve bir “yeniden doğuş” sembolü olarak betimlenen “doğum ve doğum günü” metaforu, şimdi Ted Hughes için bitip tükenmez bir mesele ve imkân olarak duygu yüklü şiirlerin ilham kaynağı oluvermiştir. Çok küçük bir bölümü dışında tamamıyla Plath’a seslenen bu şiirler, adeta kayıp bir geçmişin yasını tutar. Kolej günlerinden, Paris’e, İspanya’ya birlikte seyahatlerinden, özel bir günde giyilmiş pembe örgü bir elbiseden, kitaplardan, sadakat ve mesafeden, hastalık ve gurur anlarından aynı kuvvetle bahseden şiirlerin her birinde Hughes, Plath’ı her an için “sanki ilk kez” görüyormuş gibidir.

“Bir kez daha gördüm dünyayı senin gözlerinle,

Çocuklarının gözleriyle de bir kez daha göreceğim gibi.”

Plath’ın, güçlü doğa benzetmeleriyle, yaban hayatla bezeli şiirler yazan eşinin gölgesinde kaldığı, en azından edebi serüveni açısından pek mümkün değildir. Kişisel edebi dünyasına fazlasıyla gömülmüş olan Plath, düşüncelere dalmış dingin görünümüyle, Hughes üzerinde büyük bir etki bırakıyordur üstelik. Zaman zaman yatıştırıcı bir çabayla, yer yer de salt bir dikkatle gözlemlediği eşinin bu kişilik yapısı, ilişkilerinin alacağı yönü bazen korkuyla sezdirmektedir Hughes’a. İkisinin de artık ne bozabileceği ne de kurtulabileceği bir “sessizlikten” bahseder örneğin; daha evliliklerinin başındadırlar ve Plath’ın verdiği bu izlenim Hughes’u çok düşündürür.

“Ün gelecek. Özellikle senin için gelecek ün.

Kaçamazsın ünden. Ve geldiğinde mutluluğunla

ödemiş olacaksın bedelini.

Ve kocan ve hayatınla.”

Plath’ın hırsı, umutsuzluğu göze alarak oluşmuş bu hırs, onun annesiyle ilişkisini ele aldığı bir şiirde de geçeceği gibi, Hughes için ilkin garipsenen bir durumdur; ama öylece kalmaz hiç: Plath’ın da annesiyle paylaştığını hissedip emin olduğu bu gerçeği Hughes onlara hatırlattığı bir keresinde, neredeyse histeriye varırcasına bir hiddetle karşı çıkar ona Plath ve ünün her şeyi zedeleyeceğini söyler. Plath, kuşkuya yer bırakmayacak ölçüde karışık ve çelişkili duygular içindedir ve Hughes’un geçen yıllar içinde hep sorumlusu olduğu düşünülen karmaşık ruh hali, ona kalırsa, daha tanışmalarından öncesine, hatta Plath’ın sekiz yaşındayken kaybettiği babasının imgesiyle annesinin hayatındaki etkin varlığına saplantıyla bağlı olduğu düşünülürse, ta çocukluğunun kökenlerine inmektedir. Giderek sarsıntılı bir hal almaya başlayan aralarındaki bu edebiyat ve hayat birlikteliği Hughes’a bir dengeleyici misyon yüklemiş gibidir; sahiden de ateşler içinde geçen hastalıklarında veya çaresizlik anlarında – şiirlere bilgece bir parıltı gibi sinen – yatıştırıcı bir rol üstlenir Hughes. Bundan memnundur da bir bakıma. Onu başta sona anlamaya, bir yerde söylediği gibi birbirlerine yapışan iki iltihaptan ibaret olmaya evrilen hayatlarını elden geldiğince taşımaya kararlıdır şair; bu anlamda derin bir anlaşılma çabası da sezilir Doğumgünü Mektupları’ndaki şiirlerde. Birçoğunun satır aralarında hayalî, yaşanmamış bir cennetin izleri seçilir.

Ted Hughes edebiyat şiir

Hughes’un, Plath’ın yaşamında etkin bir rol oynamakla birlikte, şiirlerine asıl havasını veren bir tür kenarda olma güdüsü ve bilinciyle de yer ettiğini söylemek mümkün. Bunun şiirlere veya anımsamanın kendisine romantize eden bir ton katmadığını, aksine, derinlik ve anlam ihtiyacını beslediğini okurken fark etmemiz zor olmaz. Yitip giden bir cennet, bir yaşam biçimi, kayıp sevgili, hafızanın oyunlarından çok uzak halde, baştan sona kristalize bir bilincin içinden yeniden yaratılıyordur. “Biliyorum artık o zaman bilmediğimi,” demektedir şair sık sık; ama intiharından sorumlu tutarak gelen eleştirilere karşı bir günah çıkarmadan ötesidir bu: “Hayatın, yolculuk ettiğim bir gemiydi,” demektedir; şiir hafızayla, hafıza ise geçip gitmiş bir hayatla bir ve aynı şey olma çabasındadır. Plath’ın daha yaşarken bir tür kurmacaya çevirdiği şeyi, umutsuzca beraberliklerini, şimdi Hughes içten gelen bir enerjiyle yakalayıp berraklaştırmaya çalışmaktadır.

“Sahip olmak istediğimize emin değildik henüz

Hiçbir şeye.

(…)

Hâlâ göçebe, hâlâ yabancıydık

Sahip olduğumuz her şeye.”

Şiirlerde dikkat çeken bir başka şey, Hughes’un önceki eserlerinin asıl karakteristiğini oluşturan güçlü doğa ayrıntılarının bu kez Plath’ın kişiliğinde bir yaşam biçimine açılan ara patikalar olması: Toprağın, denizin, güneşin, çiçeklerin ve meyvelerin – hepsi de Plath’ın imzasını taşıyabilecek bu yaşamsal ayrıntıların – uyanışı veya ölümü, fark edilmeyen, artık sadece hatırlamakla oluşturulacak mucizevî bir bütünlük, bir renk ve hayatiyet katar bu şiirlere. Plath’ın karaağaçtan yapılma yazı masası, yaratıcılık ve hep bir ilk düşünce gibi döndüğü babasının imgesini yeniden ve yeniden canlandırmada rol oynar mesela:

“Eğiliyordun üstüne coşku içinde,

(…)

Vahşi havayı koklayan

Dinleyen hastalığının sesini

Ve tam aradığı şifalı otu bulan sonra.

Uzun sürmedi

Kalemini izleyip keşfetmen karaağaçta

Onu açacak büyülü sözcükleri. Gözlerime inanamayarak

Gördüm güpegündüz yükselip çıktığını tahtanın içinden

Mezarından kalkmış babanın.”

Doğumgünü Mektupları’nın geç kalmış bir günah çıkarma olduğu savını bir an için unutacak olursak, şairin son derece çalkantılı bir hayatın sonunda (Plath’a rağmen birlikte olduğu ikinci eşi de intihar etmiştir) kendine ve bu ortak geçmişe bakıp acındığı mı yoksa özlem mi duyduğu kuşkuya yer bırakmayacak ölçüde belirginleşir: Plath haricinde kalan her şeyin bir kör noktadan ibaret olduğunu o zaman olduğu gibi şimdi de kabullenen Hughes, bu şiirlerin tamamında büyük bir tevekkülle ve sabırla onun “peşinde koşmaktan”, gölgesinde konaklamaktan, ona bakmaktan başka bir şey yapmadığını itiraf ediyordur.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR