Duvarlar Arasında
22 Aralık 2019 Öykü

Duvarlar Arasında


Twitter'da Paylaş
0

Saat epey geç olmalıydı. Salonda, pencere kenarındaki koltukta uyumuş olmanın bedelini vücudu ağrı hissettirerek ödetiyordu sanki. Kirpikleri hapishane parmaklığı gibi sıkı sıkı kapanmıştı. Zor da olsa gözlerini araladı. Evin içinde dolaşan sis, perdelerin arasından sızan sokak lambasının ışığıyla dağılır gibi oldu. Kaç saattir uyuyordu? Belki de günlerdir.

Telefonun çalışıyla koltukta doğruldu. Çıkmak istemeyen sesini zorlayarak, “Alo,” diyebildi.

“Son zamanlarda bir garip oldun sen. Arıyorum açmıyorsun. Kızım kötüysen atlar otobüse gelirim, merak ediyorum seni.”

“İyiyim anne, gelmene gerek yok.”

“Günlerdir evden çıkmadın tabii. Bilmez miyim ben seni. Çocukken de böyleydin. En ufak sıkıntı da yorgana gömülürdün. Kocasından ayrılan tek kadın sen misin?”

“Her şeyi bilmek zorunda mısın? Birazdan seni arayacağım.” Telefonu kapadı, yorganına onu bir tek anlayan oymuş gibi sarıldı, tıpkı küçükken yaptığı gibi. Annesi için küçük, onun için büyük sorunlarıyla.

Dışarıda rüzgâr çıktı. Bazen şiddetle esip camları sallıyor, bazen ahşap pencerelerin arasından bir yol bulup yüzüne doğru taarruza geçiyordu. Sonra yağmur başladı. Rüzgârın şiddeti arttı. Pencereye iri damlalar gürültüyle çarptı, aralık bulduğu yerden içeri sızdı. Kalkıp bir bezle sızıntıyı önlemesi gerektiğini düşündü. Yağmur hızlandı yerleri ıslatmaya başladı. Rahatlamıştı aslında. Her bir akan damla içini temizledi sanki.

Bir süre sonra çıktı yataktan. Ayağına yere fırlatıp attığı kitaplar, terlikleri, birkaç üst baş takıldı. Salonun içinde dolanıp duruyor, bildiği ama yolunu kaybettiği kapıyı bulamıyor, bir türlü odadan çıkamıyordu. Duvarlara baktı gri, sevimsiz, insanın içini bunaltan renkte. Kof gürültülerle, üzerinde bir sürü gereksiz fotoğrafla içine yığılıyor sanki. Ne işi vardı ki bu kadar fotoğrafın duvarda. Ne diye asmıştı onları oraya?

Perdeyi araladı. Güneş ışığı gözünü kamaştırdı. Yağmur kesilmiş, rüzgâr susmuştu. Pencereyi açtı, soğuk bir hava yüzüne vurdu. Derin bir nefes aldı. Gaz gibi tuhaf bir koku duydu. Caddeden suları etrafına savurarak hızla bir kamyon geçti. Yan kaldırımdaki adam bağırarak arkasından söylendi, üstü başı çamur içinde kaldı. Kamyonun çıkardığı korkunç sese, uzaktan gelen korna ve fren sesi eklendi. İnsan seslerine çocuk sesleri karıştı. Derken yol çalışması yapan makine tüm sesleri bastırmak ister gibi kulaklarının zarını patlatırcasına gürültüyle çalışmaya başladı. Hemen kapadı pencereyi, çekti perdeleri. Neyse ki evimdeyim, dedi. Sokaklar netameli yerlerdi.

Bir köşede uyuyan Cimcime’yi gördü. Sesi soluğu çıkmadan öylece yatıyordu. Belki de bir arkadaşı olmalıydı. Dışarı çıkabilmeli, kendine uygun bir arkadaş edinip tekrar geri gelmeliydi. Ama ev kedileri dışarı çıktıklarında tedirgin olurlar.

Tüylerini okşadı. Vücudu kaskatı ve soğuktu. Avcuna biraz mama koymak için mama kabının yanına gitti. Belki elinden yedirirse uyanır diye düşündü. Ancak yemek kabı da, su kabı da boştu. Cimcime’yi kucağına aldı. Hiç hareket etmiyordu. Bir zavallı kedisine bir de boş duran kaplara baktı. Bu duvarlar arasında kendini de kedisini de acaba ne kadar zamandır unutmuştu?

Yağmur tekrar başladı. Pencereden yerlere sızdı. Kedisini yanına aldı, yorganına sarıldı, gözlerini sıkıca kapadı.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR