1
İstanbul'un içli yazarı konuşmaya başladığında ben söyleşiyi terk etmek üzere ayağa kalkmıştım. Boş sandalyeye bırakmış olduğum sırt çantamı ve gri atkımı kaptığım gibi hızlı adımlarla, kimin ayağına bastığımı umursamadan salondan çıktım. Nasıl da güzel bir hava vardı dışarıda. Sanki bahardı. Salona girdiğim vakit soluk renkli, soğuk bir gün vardı. İstanbul'un bir anı diğerine uymaz. İstanbul'un benimle birlikte milyonlarca sakini daha var. İstanbul kimsesiz değil. Ama yine de herkes gibi ben de İstanbul için konuşmaya başladığımda kendimi İstanbul'un en değerli, en özverili sakini görmekten kurtulamam. Sözcükler boyunca bunu tekrarlaya tekrarlaya sonunda İstanbul'un en sevgili sakini olduğuma kanaat ederim ki, işte o andan itibaren kimse ama kimse benimle İstanbul için bir şeyler konuşamaz hâle gelir artık.
2
Tanrının öz oğlu bile kendini kabul ettirmiş değildi dünyanın geri kalanına. Kanlar içinde kaldığında insanlık için gözyaşı dökmüş ve herhangi bir oğulun sadece kendini düşüneceği acı dolu o anlarda başkalarını düşünmüş ve bu hikâye de anlatıla anlatıla sonunda hikâyeyi ilk anlatanın bile hayal edemeyeceği bir büyüklüğe ulaşmıştı. Ama hâlâ o herkesi kapsayacak renk, gri ya da siyah, duman, herkesi altına çekecek bir şemsiye gibi olamamıştı hikâye. Bütün bir alanın rengini bozan şey siyah ya da gri olmayan alanlardı.
3
Korkularımız ağzımızı bağladığında çocuk değildik. Evimize aldığımız köpeğin tasması yoktu. Geniş bir bahçemiz ve üzerinden atlamaya müsait küçük bir duvarımız olmasına rağmen bizim köpekçik tüm gün evin içinde ona vereceğimiz bir lokma yemeği beklerdi. Bazen de elimizdeki kemikçiği, oyuncağı, uzağa, odanın diğer köşesine fırlatırdık.






