Geceden beri kalkmadım oturduğum sandalyeden. Kapı önünde birbirini teselli edenleri izledim. Kalabalıklarda yalnız olmak daha zormuş. Sabaha karşı bütün yüzler aynı olmaya başladı. Uzun, kısa, şişman, esmer... Boyunlarının üzerinde koca bir boşluk. Hareketler de durdu sonra. Arta kalan, kapı önlerine serpiştirilmiş, irili ufaklı boş testiler.
Başımı duvara yaslayıp gözlerimi kapıyorum. İçim geçmiş. Malzeme arabasını süren tıknaz hemşirenin ayak sesiyle kendime geliyorum. Başıyla belli belirsiz selam vererek odaya giriyor. Aralık kapıdan izliyorum. Beyaz örtünün altından sarkan kolu tutup tansiyon aletini geçiriyor. Örtünün altında inip kalkan göğsünü görüyorum. Derin bir uykuda sanki. Diğer kolundan çıkan hortum yukarıdaki demire asılı serum şişesine bağlanıyor. Hortumun ortasındaki metali biraz sıkıştırıp damlaların akışını yavaşlatıyor. Sonra yatağın karşısında duran küçük çekmeceli dolabın üzerindeki dosyaya bişeyler yazıyor. Geceden beri hep aynı rutin. “Durumu nasıl," diye soruyorum çıkarken. Stabil diyor. Stabil, yani halen kötü.
Sağ bacağıma kramp giriyor aniden. Ayağa kalkıp bir kaç kez üzerinde zıplıyorum açılsın diye. Karşı odanın önünde başını telefonundan kaldırmadan geceden beri bekleyen kıvırcık kafa ilk defa bana doğru bakıyor. O da mavi gözlü. Çevresi kırmızı hareli, içindeki benekleri oynaşmayan, sulu mavi gözler. Yağlı boyaya sokup çıkarılmış gibi üzerinde akan boya izlerinin olduğu gri kapılar kokuyor sanki. Midem bulanıyor.
Cebime attığım bir ıslak mendili bulup kokusunu içime çekiyorum. Ellerimi parmak aralarıma kadar iyice temizliyorum mendille. Yıkamaktan çatlak içinde ikisi de. Tırnağımın yanından kabaran etimi koparıyorum sonra. Koparma şunları diyecek kimse yok nasılsa. Kanıyor. Üstüne basıyorum başparmağımla. Kanaması duruyor fakat acısı artıyor. Acıyı hissetmek hoşuma gidiyor, biraz daha bastırıyorum.
Duvardaki sus işareti yapan hemşire fotoğrafına bakıyorum bangır bangır hasta yakını anonsu yapılırken. Boyunlarında stetoskop asılı birkaç tıp öğrencisi karşı köşede ellerinde kitap heyecanla bir birlerine soru soruyorlar. Sınav günü mü acaba. Sonra önde beyaz önlüklü hoca ve çevresinde beş altı öğrenci hızlı hızlı geçiyor önümden. Ardından bir karaltı kalıyor yanı başımda. Yüzüme ateş basıyor. Başımı kaldıramıyorum. Yoksa...
Elinde papatya mı var. Kafamı hızla yanımdaki boş koltuğa çevirip, elimdeki yiyecek torbasını ve çantamdan çıkardığım kitabımı yayarak bırakıyorum. Çantam yere düşüyor. Hızla almak isterken anahtarlarım şangırdayarak saçılıyor bu kez. Kahretsin. Derin bir nefes alıyorum kalbimi yavaşlatmak için.
“Neşe."
Yakışıklı, esmer, geniş omuzlu bir adam. Lacivert takım elbise giymiş kırmızı kareli kravat takmış. Çam kokusu parfümü başımı biraz daha döndürüyor. Sağ omzuma dokunan eli çöküyor üzerime. Kalkamıyorum. Dişlerimin gıcırtısından güçlükle çıkan sesim talazlanıyor.
“Odada çiçeğe izin vermiyorlar.’’
“Biliyorum, çiçeği sana getirdim zaten.’’
Buketi elime tutuşturup tereddütsüz kapıdan giriveriyor. Elimde çiçekler kapıda kalakalıyorum. Bana getirmişmiş. Nerden bilecek papatya sevdiğimi, ucuz olsun diye işte. Bir papatya çıkarıyorum buketten her zaman yaptığım gibi. Seviyor, sevmiyor...
Yapraklar bir bir düşüyor.
Sevmiyor... Babamın haziran sıcağında şıpır şıpır terlerken direksiyon üzerinde titreyen eli geliyor gözlerimin önüne. Başında püsküllü kep, üzerinde kırmızı şeritli siyah cüppe yaklaşıyorsun. Babam tepeden tırnağa dikkatle tarıyor seni hafızasına kaydetmek istercesine. Sonra yüz hizanda kalıyor gözleri. Bakışıyoruz bir müddet. Kapıyı araladığında başını sertçe çevirip arkadaşlarının yanına gidiyorsun hızla. Ağzında büyük bir lokma varmışçasına yutkunuyor babam. Sekiz saat hiç konuşmadan geri dönüyoruz.
Seviyor... Belki sever. Aynı kandan, aynı candan.
Sevmiyor... Annem olmasa, ben doğmasam belki... Mutlu olur muydun. Neden geldin. Gelmeseydin. Ben aradım. Babam yerde yığılmış öyle cansız yatarken 112'den önce neden seni aradım. Doktor olduğun için mi, kimsesiz olduğum için mi.
Bir yaprak daha düşüyor.
Seviyor... Keşke sevsen. Sen kaf dağının ardında ulaşılmaz bir prens, ben babamın gönlünde bir neşe. Senin hikâyelerin vardı babamla aramızda. Senin sevinçlerin hiç paylaşamadığımız. Babamla hiç sevmediğim halde severmiş gibi tavla oynar bir gün gelip babamın karşısına oturacaksın diye umutlanırdım. Belki kahve yapardım size. Belki sen bütün kapılarını açardın artık. Babam gele atmazdı.
Sevmiyor... Hiç tanımadan hem de. Biraz tanısan. Mektup yazdığı gecelerde odasının ışığı geç vakte kadar yanık kalırdı da kızardım babama. Çocukluğunda hiç terlik giymediğini laf arasında söylediğinde, çaktırmadan yalınayak gezmeye başlamıştım. Sana benzemek hoşuma mı giderdi? Yoksa kıskanır mıydım seni, abisini kıskanan arkadaşlarımı kıskanarak.
Seviyor... Hasta olan babamken neden bana çiçek getirdin. Çocukluğumdan beri papatya falı baktığımı nerden bileceksin. Babama bakardım televizyon izlerken. Sevmiyorda kalsa bile, hep seviyor çıkarırdım, gözlerinin içine bakıp, gerekirse sapını da sayarak.
Sevmiyor...
Hırsla koparıyorum son yaprağı.
Zaman geçmek bilmiyor bu sabah. Kitabımı elime alıp, kapağına bakıyorum. Figen gece uğradığında şiir kitabı bıraktı, okuması kolay olsun diye. Üzerine gül bırakılmış boş yastık çizimi olan mor kapağı okşuyorum. Parmağımdaki kan bulaşıyor. Hep birlikte kanıyoruz.
Hızla ayağa kalkıyorum sonra. Dizim sandalyenin metal ucuna çarpıyor. Oda kapısında duruyorum sağa sola bakınarak. Girsem mi. Durumu stabil olan bir hasta için çok uzun bir ziyaret. Koridorda gelip geçenlerin sayısı iyice arttı. Arada bir yüksek ve sinirli sesle bağrışanların dışında genel bir uğultu hakim. Tekerlekli iskemlede boynuna yana devirmiş acıyla bakan yaşlı bir kadın geçiyor önümden. Hasta bakıcı, “Yolu açın,’’ diye bağırıyor. Kıvırcık kafa elindeki boş torbayı hışırdatırken dizlerini ritmik olarak sallıyor.
Kapının açılmasıyla irkilerek arkamı dönüyorum. Burun buruna geliyoruz. “Nasılsın?”
Susuyorum. Söylemek istediğim her şey birleşip sert bir yumruk oluyor boğazımda. Bakışlarımı indiriyorum. Yanaklarımın kırmızısı tüm yüzüme yayılıyor. Elimde kalan papatyamın sapını çeviriyorum titreyen parmaklarımın arasında.
“Yine papatya falı mı bakıyorsun?’’
Aniden kafamı kaldırıp gözlerine dikiyorum bakışlarımı. Bir anlam bulmaya çalışıyorum yüzünün her hangi bir noktasında. Dudağının kenarında bir acı işareti, göz bebeğinde kendini ele veren ufacık bir pişmanlık. Bunları konuşacak çok vaktimiz olacak der gibi bakıyorsun yumuşacık. Sesin babam gibi.
“Oturalım mı ?’’
Yan koltuktaki eşyalarımı toparlıyorum yer açmak için. Sapını da koparıyorum papatyamın göstermeden.
Seviyor...