Jeanette Winterson ve Mark O’Connell: teknoloji hâkimiyetindeki bir dünya ve insanın geleceği üzerine.
Jeanette Winterson ve Mark O’Connell, bir gözleri kaçınılmaz tekno-geleceğimizde, Google Docs aracılığıyla gerçekleştirdikleri sohbette Mary Shelley’den, transhümanizmden, yapay zekâdan ve insanlığın, insanı aşma hayalinden bahsettiler. Winterson’ın Ekim ayında yayımlanacak olan yeni romanı Frankissstin, kurgusal bir Mary Shelley’nin ve Ry isminde transseksüel bir doktorun da dahil olduğu farklı yaşamları bir araya getirerek cinsiyetlerin, zamanın ve mekânın ötesinde bir aşkı keşfediyor. O’Connell’ın eleştirmenlerce beğenilen kurgu dışı eseri To Be a Machine ise Silikon Vadisi’nin tekno-ütopya arayışının izini sürerek transhümanist hareketin sonsuzmuş gibi görünen olasılıklarını ve tedirginlik veren sonuçlarını ortaya koyuyor.
Açıkçası ben çocuklarımı sürekli geliştirmeye çalışırım ve bunun asıl sebebi, onların iyi ve mutlu birer insan olmasını istemem.
Mark O’Connell: Frankissstein’ı okurken transhümanist fikirlerin bu şekilde kurmaca bir yaşama aktarıldığını görmek heyecan vericiydi. Kendi kitabımı yazarken Frankenstein’ı çok düşündüm ama doğrudan ondan bahsettiğim hiç olmadı. Peki nereden çıktı bu fikir, yani aşkın ve teknolojinin iç içe olduğu bir hikâyeyi Frankenstein ve onun kökenleriyle birleştirme fikri?
Jeanette Winterson: Merhaba Mark, tıpkı senin gibi ben de Mary Shelley’nin Frankenstein’ını yeniden okuyordum ve bu kitabı gotik bir kurgu olarak değil de çağdaş gerçeklik olarak okuyan ilk nesiller olduğumuzu fark ettim. Bizler de tıpkı Doktor Frankenstein gibi yeni bir yaşam formu yaratacağız – mezarlıktan aşırılan uzuvlarla değil ama sıfır ve birden ibaret kodlarla.
Shelley’nin kitabında bizler için önemli dersler var. Her şeyden önce isimlere ihtiyaç duyuyoruz. Oysa Victor Frankenstein kendi canavarına isim vermiyor. Bir de eğitmeye çalışıyoruz. Frankenstein’a baktığımızdaysa onun kendi canavarını eğitmek gibi bir niyeti yok. Makine öğrenmesi dediğimiz şey, aslında kendi yarattığımız akıllı yaşamların neyi, nasıl öğreneceği. Elimizdeki verilerse mevcut makine öğrenmesinin sadece önyargılı değil, aynı zamanda kadın düşmanı, ırkçı ve cinsiyetçi olduğunu gösteriyor. Daha da kötüsü, makinelerin “objektif” olduğunu düşünüyoruz – daha doğrusu bize böyle düşünmemiz gerektiği öğretiliyor.
Bildiğiniz üzere kadınlar Yapay Zekânın şu anki Cesur Yeni Dünyasına dahil değiller ve endişem, yüz yıl sonra kadınların, onca kazanıma rağmen, Batı’da yeniden ikinci sınıf vatandaş konumuna düşmesi.

Sevgi Frankenstein’da kendini hoş olmayan bir biçimde gösterir. Bir yandan canavar bütün önemli ilişkileri bozan taraftır öte yandan sevgi göstermesine izin verilmeyen taraf. Yıkıcı teknolojiler hakkında bir sürü şey duyuyoruz ve bir şekilde bunların kahramanca olduğunu düşünmemiz isteniyor çünkü erkeklerin buna ihtiyacı var. İster savaşlarda yüzlerce insan öldürüp sonra kendi ülkelerinde kemer sıkma politikaları uygulasınlar ister AirBnB ya da Uber gibi şeylerle kentlerimizin içlerine kadar girip insan topluluklarını mahvederek aynı zamanda ücret skalalarını aşağı çekmelerine rağmen kendilerini bir şeylerin öncüsü olarak lanse etsinler, yine de bir kahraman gibi hissetmek istiyorlar. Sosyal medya platformlarına baktığınızda her biri kendisini bir şeylerin kahramanı olarak görüyor. Oysa nefreti, sefaleti ve kaygıyı artırmaktan başka ne işe yaradılar? Ah tabii bir de para var değil mi? Üzgünüm, onu unutmuşum.
Sevginin bütün biçimleriyle ilgili ciddi endişelerim var. Romantik ve cinsel aşk internet pornosu yüzünden ayaklar altına alındı. Peki aile ilişkilerine ne demeli? Masaya yemek koymak için üç farklı işte çalışıyorsanız ailenizle vakit geçirmeniz mümkün mü? Arkadaşlıklar deseniz yine aynı vakit bulma sıkıntısı. Ve gönüllü çalışmalara katılmak, hayır işleriyle uğraşmak, bir çocuğa koçluk yapmak ya da yaşlı insanları alışverişe götürmek gibi öteki sevgi biçimleri – bütün bunlara nasıl vakit ayıracağız?
Neoliberal projenin böyle bir teknoloji cehenneminde son bulması kaçınılmazdı. Sanal topluluklar insanların ihtiyaç duyduğu ilişkilerin, alışveriş merkezleriyse kamusal alanların yerini alıyor – ekstraktif kapitalizm.
Bana göre bunların tamamı sevgiyle ilgili. Neleri seviyoruz? Sevdiğimiz şeyleri nasıl koruyoruz? İşte Frankenstein’dan çıkarılacak en büyük ders. Benim kitabımda seks robotları gerekli oldukları kadar eğlenceliler çünkü şakaya ve gülmeye de ihtiyacımız var. Ama bu mesele sadece eğlenceli bir şaka değil, aynı zamanda insan ilişkilerinin metalaştırılmasıyla, her şeyin özelleştirilip şirketleştirildiği bir dünyayla ilgili.
Teknoloji karşıtı bir insan değilim. Fakat bu teknoloji konusunu gerçekten de sosyal anlamda gelişimini tamamlayamamış beyaz çocuklara ve açgözlü şirketlere bırakamayız. Serbest piyasa yaşamı hiçbir zaman daha iyi bir hale getirmedi. Tek yaptığı bazı insanları zenginleştirmek, o kadar. Ve bu durum teknoloji sayesinde hızla distopik bir hal alabilir. O yüzden teknolojiyle ilgili yasal düzenlemelere ihtiyaç var – bir de oturup düşünmeye. Victor Frankenstein da, benim kendi Victor Stein’ım da vizyoner insanlar ama hayatı çoğu insan için yaşanabilir kılan her şeyi feda etmeye de hazırlar; sevgi ve şefkat, topluluklar, istikrar ve ölçülü bir kontrol duygusu.

MO: Leiden’da düzenlenen Cesur Yeni Dünya konferansında bu konular hakkında konuştunuz. O zaman sizi dinlediğimde teknolojinin insana sunduğu dönüştürücü olasılıklara dair coşkunuz beni etkilemişti. Transhümanizme düşündüğümden çok daha yakındınız. Frankissstein ise insanlık sonrası gelecekle ilgili iyimser bir bakış açısına sahip. Bilhassa toplumsal cinsiyetin koyduğu sınırların ortadan kalkması konusunda. (“Bedeninde niçin bu kadar rahatsın,” diye sorar Victor. “Çünkü bu gerçekten benim bedeni,” diye yanıt verir Ry, “sadece benim için yaratıldı.”) Sizce Ry’nin transseksüel kimliğiyle transhümanistlerin önerdiği şekliyle bedenden özgürleşme fikri birbirine paralel mi?
JW: İlginç bir soru. Zira kadınlar, erkeklere kıyasla bedenleriyle daha karmaşık bir ilişki içindeler. Bir yandan menstrüasyon, doğum ve menopoz gibi süreçler yüzünden bedenleriyle daha yakınken öte yandan sürekli bedenleriyle kavga halindeler. Bizler değişimi bedenlerimizde hissedebiliyoruz. Ve buradan yola çıkarak söyleyebilirim ki, insanlık sonrası gelecek tahminimizden çok daha yakınımızda. Üstelik başlangıcı yapacak olan muhtemelen fiziksel bedenlerimizdeki iyileştirme ve geliştirmeler olacak. Kim bilir, belki de bu değişimler bilincimizi bir bedenden ötekine aktarmamızı sağlayacak daha radikal bir şey evrilecek. Seküler bir sonsuzluk versiyonu.
Hem zaten fiziksel bedenlerimize sürekli müdahale halindeyiz. Geçmişe nazaran daha uzun yaşam sürelerine sahip olmamızın tek sebebi bu. Organ nakli yaptırabiliyoruz. Bu da ölümü kendimizden bir nebze olsun uzak tutmamızı sağlıyor. Benzer şekilde kozmetik müdahalelerle de yaşlanma sürecini yavaşlatabiliyoruz. Daha fazlasını yapacağımızdan kuşkum yok. Bugün benim bir elli yıl daha sağlıklı bir biçimde hayatta kalmamı sağlayacak bir teknoloji olsaydı kabul etmekte tereddüt etmezdim. İşte o zaman her şeye yeniden başlayıp tıp eğitimi alır ve bambaşka bir hayat inşa ederdim. Peki bilincimi başka bir bedene yüklemek ister miydim? İşte bu konuda çok emin değilim çünkü sonsuzluk çok uzun bir süre. Hem bu yüklemelerin sorumluluğu kimde olacak? Elimizde her türden korku senaryosu mevcut.
Yapay yaşam formlarıyla olan potansiyel ilişkimiz beni heyecanlandırıyor çünkü bu durum çoktan eskimiş olan toplumsal cinsiyet kavramına meydan okuma potansiyeline sahip. Fakat hâlihazırdaki sistemde Siri ve Alexa gibi mevcut yapay zekâ formları için bile birer cinsiyet belirlenmiş durumda. Bu cidden talihsizlik. Cinsiyet değişimi çok büyük potansiyellere sahip, özellikle de insana olan maliyeti daha az olduğunda. Tabii burada kastettiğim para değil. Cinsiyet değişim sürecinin insana olan fiziksel maliyetinden, hormonsal düzenlemelerden ve cerrahi operasyonlardan bahsediyorum. Mevcut haliyle basit ya da rahatça yapılabilen bir şey değil. Bu değişmeli. Farklı bir beden isteme fikri bana kötü gelmiyor. Birer yazar olarak biz bunu sürekli yapıyoruz – en azından hayal gücümüzde. Çünkü her yazar yarattığı karakterleri sonuna kadar yaşar. Bu yüzden kendi bedenleriyle birlik halinde olabilmek için bazı insanların o bedeni değiştirme ihtiyacı duymasını anlıyorum. Belki gün gelecek beden dediğimiz şey giyilip çıkarılan bir kostüm gibi olacak.
Mesela eşlerini daha genç bir model için terk edip yeni aile kuranların büyük bir kısmı erkektir.
MO: Tanıştığım transhümanistlerin neredeyse tamamı erkekti. Transhümanizme ilişkin fikirler genelde erkeklere hitap ediyor gibi görünüyor. Bunun sebebine ilişkin herhangi bir teoriniz var mı?
JW: Açık sözlülük edip erkeklerin yeryüzüyle barışık olmadığını söyleyebilir miyim? Akıllı, yetenekli ve genellikle varlıklı pek çok erkeğin üzerinde yaşadığımız şu gezegenin problemlerini çözmekten ziyade Mars’a gitmekle ilgilenmesi beni rahatsız ediyor.
İşin doğrusu uzay yolculuğu umurumda bile değil ama görünüşe bakılırsa transhümanist ajandanın olmazsa olmazlarından biri. Mevcut bedenlerimizle uzay yolculuğunun pek imkân dahilinde olmadığı açık. Bir de erkekler geride büyük bir miras bırakma konusunda daha endişeliler. Aslına bakarsanız bu bir her şeye kadir olup olmama problemi. Sizi daha güçlü, daha hızlı, daha zeki, daha sağlıklı ve daha uzun ömürlü kılacak bir şeyler varsa emin olun erkekler bunu ister. Mesela eşlerini daha genç bir model için terk edip yeni aile kuranların büyük bir kısmı erkektir. Aslında bu yaşlılığı reddetmenin, ölümü kandırmanın, ölümü atlatmaya çalışmanın bir yolu. Üstelik kadınlarla karşılaştırdığımızda erkekler güç sahibi olma konusunda daha takıntılılar ve dolayısıyla o gücü kaybetme konusunda da bir o kadar saplantılı.
Ray Kurzweil gibi yaşamdan keyif alan akıllı ve varlıklı bir adam neden ölmek istesin? Şayet buna gücünüz yetiyorsa yaşamı satın alacaksınız. Bu da demektir ki, erkeklerin ekonomik alım gücü bir şeylerin belirleyicisi olacak. Örneğin fiziksel iyileştirmeler söz konusu olduğunda ortada kadından fazla erkek bedeni olacak ve bu da gelecekte bazı ilginç senaryolara yol açacak.
MO: Kitabınız yaratıcılığın yanı sıra bilimsel gerçekleri de içeriyor. Araştırmalarınız nasıl ilerledi? Yapay zekâ, seks robotları, kriyonik ve bunlara benzer konularda derinlemesine bir araştırma yürüttünüz mü?
JW: Tıpkı sizin gibi uzun süredir yapay zekâ konusunu araştırıyorum – bedensel formda olanları da olmayanları da. Takip ettiğim yayınlardan biri New Scientist. Tabii bir de kitaplar var. Örneğin yıllardır Kurzweil okuyorum. Fakat beni en çok endişelendiren seks robotları. Mesela Matt Mcmullen bu robotları geliştirmenin kendi misyonu olduğuna inanıyor ve bence bu çok korkunç. Aslına bakarsanız kitabımda kısmen de olsa bu karşı argümana yer vermek istedim. Belki bu cidden de bir sosyal hizmettir ve ben eski moda bir feminist, aynı zamanda eski moda bir insan olduğum için farkında değilimdir. Az evvel de söylediğim gibi, biyolojik olmayan bir bedenle ilişki ilginç olabilir ve buna karşı değilim ama şu gerçeği akılda tutmak şart, bir seks bebeği gerçek bir ilişkinin sorunlarından arındırılmış insan kopyasından başka bir şey değil.
Frankisstein’da Ron Lord kendi görüşünü belirtiyor ve ben de bunu anlayışla karşılıyorum. Bir yazar ve düşünür olarak elbette benim de yargılarım var ama aynı zamanda etrafımda olup biteni yargılarıma kapılmadan izlemek, dinlemek, notlar almak ve yeniliklere açık kalmak zorundayım. Yani evet, çok okuyorum, etrafta çok dolaşıyorum.
Bu da beni size getirdi. Önceden de söylemiştim, kitabınızı çok beğendim. Beni en çok etkileyense ikimizin de bu sözde gelecekle ilgili ortak kanaati oldu, yani din tarafından sömürge haline getirilen insanlığın gelecek hayalinin bir parçası.
Genel geçer bedenlerle ilgili bütün bu olasılıklar – biz aslında bedenlerimiz değiliz. Dünya da evimiz değil. Sahip olduğumuz bir öz var ve bu öz biyolojik olmadığı için sonsuza kadar yaşayabiliriz fikri.
Din aslında ölümlülüğü reddetmenin ve umutlarımızı beden dışında bir yerlere sabitlemenin başarılı bir yöntemiydi. Kitabınızdan anladığım kadarıyla buradaki Déjà-vu durumunu siz de hissediyorsunuz. Çok iyi bildiğimiz bir hikâye bu ve sizce değişen tek şey onu anlatma biçimimiz mi?
MO: Transhümanizmi ve kitaplarımızda yer alan tekno-ütopik fikirleri din kavramı üzerinden okuyorum. Bence insanın en büyük hayali her zaman rüyavari bir kaçış ya da daha felsefi terimlerle ifade edersek aşkın olma haliydi. Az evvel Mars’ta koloni kurma hayalini transhümanizmle ilişkilendirdiniz, bence bu keşifli olduğu kadar kaçış fikriyle, belki de türleri yok olmaktan kurtaracak “yedek” bir gezegene sahip olma isteğiyle ilgili. Hannah Arendt bu istekten İnsanlık Durumu’nda bahseder. Ona göre uza yarışının ilk günleri Tabiat Ana’nın reddinin bir işaretidir ve aydınlanma sonrası Baba’nın (Tanrı) reddinin devamıdır.
Bana ilginç gelen şey fantezi olarak düşünüldüğünde bunların hiçbirinin yeni bir şey vaat etmemesi. Kendisini insanlığın geçmişinden radikal bir kopuş olarak sunan transhümanizm bile temelde yüz yıllar öncesinin simyasına ve daha bu yüz yılın başında yaşamış olan Rus kozmistlerin düşüncelerine dayanıyor. Siz Frankissstein’da bunu mizahi bir üslupla ama açıkça ortaya koymuşsunuz. Karakterlerinizin tamamı Mary Shelley’nin karakterlerinin gölgesinde hareket ediyor ve Shelley’nin kitabı da başlı başına bir “Modern Prometheus”. İnsan yürümeye başlar başlamaz uçmanın hayalini de kurmaya başlar. O yüzden hiçbir şey insanın, insanlığı aşma arzusundan daha insani değildir.
Esasında kendimi teknoloji piyasasının insan yaşamına yaptığı dayatmalara her geçen gün daha fazla karşı çıkarken buluyorum.
JW: Peki elinizde imkân olsa şu an fiziksel bedeninizde iyileştirmeler yapar mıydınız?
MO: Kitabımı okuduğunuz için biliyorsunuz, transhümanistlerin savunduğu türden iyileştirme ve geliştirmeler konusunda şüphelerim var. Mesela bilincin bir bedenden öteki bedene aktarılabileceğini düşünmüyorum. Yaşamın uzatılması konusuna gelirsek Peter Thiel’in savunduğu şekilde radikal bir değişimin makul olup olmadığından kuşkuluyum. Ama biri bana zekâmı artırmak için bir implant ya da bir hap sunsa reddeder miyim emin değilim. Reddedeceğimi düşünmek isterdim ama bu tarz şeyler ancak kendi bağlamı içinde değerlendirilebilir.
Esasında kendimi teknoloji piyasasının insan yaşamına yaptığı dayatmalara her geçen gün daha fazla karşı çıkarken buluyorum. Bir ses sürekli bize üretkenliğimizi maksimuma çıkarmamızı emrediyor. Teknolojimizi kullanın ve kendinizi ölümüne optimize edin. Bence transhümanizm de bizzat bu kapitalist mantığın radikal bir biçimde yoğunlaşmış versiyonu. Buna direneceğim çünkü kapitalizm mantığı itibariyle her tür insan iyiliğine karşıdır. Tabii bu arada bu satırları Berlin’e giden bir Rynair uçağında, iPhone’umdaki Google Drive’da yazdığımı unutmamakta fayda var
JW: Küçük bir çocuğunuz var. Mümkün ve maliyetsiz olsa çocuğunuzla ilgili bu tarz iyileştirme ve geliştirmelere izin verir miydiniz?
MO: Bu çok kapsamlı bir soru. Net olduğu kadar da karmaşık. Her şeyden önce şunu sormamız gerek, bir çocuğu mümkün mertebe en iyi seviyeye getirmek aslında ebeveynliğin bir gereği değil mi? Açıkçası ben çocuklarımı sürekli geliştirmeye çalışırım ve bunun asıl sebebi, onların iyi ve mutlu birer insan olmasını istemem. Oldukça uç bir örnek olacak belki ama bir çocuğun henüz doğmamışken ana rahmindeyken genlerini düzenlemekle o çocuğu Eton’a göndermek bu bakımdan aynı kategoride değil mi? Yine de kararsızım. Sanırım bir ebeveyn olarak şimdilik yapabileceğim tek şey, çocuklarımı bu tuhaf kültürün aşırılıklarından olabildiğince korumak. Tekno-kapitalizmin farklı yollarla da olsa çocuklarıma erişmeye çalıştığının farkındayım ve elimden geldiğince bu erişimi engelleyeceğim. Çünkü ben çocuklarımın işleme konu edilen birer veri seti, müşteri ya da makine değil, insan olmasını istiyorum.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan
(Literary Hub)


.jpg)



