“Hırslı değildim ama şansım yaver gitti.”
Gençliğimde tutku doluydum ama hiçbir zaman hırslı olmadım. Hele ki, edebiyat söz konusu olduğunda aklımdan bile geçtiğini sanmam çünkü hırs erkeklere özgü bir şeydi ve bir kadın için hakaretti. Fakat Kadın Özgürlük Hareketiyle birlikte kadınlar rekabetçilik, atılganlık, güç arzusu, erotizm ve hayır diyebilme özgüveni gibi hırsı da sahiplendiler. Benim kuşağımdan gelen kadınlarsa nadiren de olsa karşılarına çıkan fırsatları yine nadiren de olsa yakalayabildiler. Ama başarı için genellikle bir planımız olmazdı.
Hırslı değildim ama şansım yaver gitti. Hiç kimse, ne ben ne de bir başkası, ilk romanımla elde ettiğim ve öteki romanlarımla da devam ettirdiğim kabulü tahmin edemezdi. Belki de sırtımdaki yıldız biçimli doğum lekesini gördüğünde torununun gelecekte çok şanslı bir insan olacağını söyleyen büyükannem haklıydı. Yıllarca bu doğum lekesinin bir benzerinin daha olmadığını düşündüm ama sonradan gördüm ki, çoğu insanda var ve üstelik zaman içerisinde kayboluyor.
Çalışırken aşırı disiplinliydim çünkü boş vaktin ölü vakit olduğunu söyleyen büyükbabamın bu öğüdünü içselleştirmiştim. Yıllarca bu kurala uydum ama zaman içerisinde bu boş vakit dediğimiz şeyin aslında yaratıcılığın geliştiği verimli bir toprak olduğunu öğrendim. Kendime eskisi kadar eziyet çektirmiyorum. Bir öyküyü kelime kelime anlatmanın tadını çıkararak yazıyor, adım adım ilerlerken sonucu düşünmeyim sürecin keyfine varıyorum. Yani eskisi gibi günde sekiz ya da on saat masa başında oturup bir noter kadar odaklanmış bir dikkatle yazmıyorum. Artık rahatlama lüksüne sahibim çünkü sadık okurlara ve çalışmalarımı yönlendirmeye çalışmayan yayıncılara sahip olmak gibi bir ayrıcalığım var.
Neyi önemsiyorsam onun hakkında yazıyor ve her şeyden önemlisi kendi ritmime uyuyorum. Büyükbabamın boşa harcandığını düşündüğü o vakitlerde hayal gücümün hayaletleri sahneye çıkıyor ve ustalıklı birer karaktere dönüşüyor. Hepsi kendilerine özgü, hepsinin kendine ait bir sesi var ve onlara yeterli vakti tanıdığımda bana kendi hikâyelerini anlatmaya istekliler. Kimi zaman onların çevremde dolandığını öylesine şiddetli bir biçimde hissediyorum ki, niçin başkaları tarafından algılanmadıklarını merak ediyorum.
Obsesyon halini almış disiplin takıntısının üstesinden gelebilmek bir günde başarılacak bir iş değil; yıllarımı aldı. Terapide ve kendi kendime yaptığım ruhsal pratiklerde süperegoma geri çekilmesini ve beni yalnız bırakmasını söylemeyi öğrendim; özgürlüğümün tadını çıkarmak istiyorum. Süperego ve bilinç aynı şeyler değiller. İlki bizi cezalandırıyor, ikincisiyse rehberlik ediyor. İçimde saklı duran, benden sürekli performans talep eden ve itaat bekleyen, büyükbabamın sesiyle konuşan iç sesi dinlemeyi bıraktım. Kıyasıya süren yok yukarı yarış bitti, artık sezgiler diyarında sakince dolaşıyor bunun aslında yazmanın en iyi yolu olduğunu görüyorum.
İlk romanım Ruhlar Evi 1982 yılında, Boom olarak adlandırılan ve Latin Amerika’dan çıkmış bir grup ünlü yazarın muhteşem kitaplarını temsil eden dönemin peşi sıra yayımlandı. Boom, erkek yazarlardan oluşan bir edebiyat fenomeniydi. Eleştirmenler, yayınevleri, akademisyenler, öğretmenler ve hatta edebiyat öğrencileri Latin Amerika’daki kadın yazarları sistematik biçimde görmezden geliyordu. Yayımlanan pek az sayıdaki eser de yeterli tanıtım ve dağıtım yapılmadığı için küçük baskılarla sınırlı kalıyordu. Romanımın böyle aniden kabullenilişi herkesi şaşırttı. Edebiyat dünyasında fırtınalar estirdiği söyleniyordu. Anlaşıldı ki, roman okurlarının çoğu kadınlardan oluşuyordu ve bu durum sadece Latin Amerika ile sınırlı değildi. Dışarıda, yayınevleri tarafından ele geçirilmeyi bekleyen büyük bir pazar vardı. Onlar da tam olarak bunu yaptılar ve kadınlar, erkeklerden daha fazla roman yazar hale geldi.
İşte bu noktada hayatımdaki en tutkulu ve olağanüstü kadınlardan biri olan Carmen Balcells’i anmam gerek. Barselonalı tanınmış bir edebiyat ajanı olan Carmen, Latin Amerika Boom akımının ve neredeyse İspanyolca yazan bütün ünlü yazarların vaftiz annesiydi. İlk romanımda saklı duran potansiyeli görüp İspanya’dan sonra daha pek çok farklı ülkede yayımlanmasını sağlayan da Carmen’di. Şu tuhaf yazarlık zanaatında neleri başardıysam hepsini ona borçluyum.
İlk romanını Caracas’taki apartman dairesinin mutfağında yazan, tanınmamış biriydim. Carmen beni lansman için Barselona’ya davet etti ve ilk kez karşılaşmamıza rağmen bana ünlü biriymişim gibi davrandı, hatta evinde bir parti verip beni kentin önde gelen isimleriyle tanıştırdı – entelektüel elitler, yazarlar, gazeteciler, eleştirmenler. Kimseyi tanımıyordum. Üstelik bir hippie gibi giyinmiştim ve kendimi herkese yabancı hissediyordum. Tek cümlesiyle beni sakinleştirdi: “Rahat ol, burada kimse senden daha fazla bir şey bilmiyor. Hepimiz doğaçlama yapıyoruz.” Bu da bana Ramon Amca’nın sözlerini anımsattı: “Herkesin senden daha fazla korktuğunu unutma.”
Bir daha başka hiçbir yerde Rus havyarının çorba kepçesiyle servis edildiğini görmedim. Carmen kitabımın şerefine kadehini kaldırdı ve tam o anda elektrikler kesildi. Zifiri karanlıktaydık. Bir an bile tereddüt etmeden, “Şerefe,” dedi, “Şilili kadınların ruhu bizimle birlikte kadeh kaldırmaya geldi.”
Carmen benim akıl hocam ve arkadaşımdı. Oysa o arkadaş olmadığımızı söyler, sürekli aramızdaki ilişkinin iş ilişkisi olduğunu söyler, benim bir müşteri, kendisininse menajer olduğunu vurgulardı ama bu hiç de doğru değildi. Paula’nın hastalığından aile düğünlerine ve boşanmalarıma kadar en önemli anlarımda hep yanımda oldu. Beni her zaman koşulsuz bir biçimde destekledi.
En amansız kabadayılarla bile yüz yüze gelmekten çekinmeyen bu kadın aynı zamanda bir psişikti. Astrologlara danışır, gurularla çalışıp sihre inanırdı. Duygusaldı, hemen ağlamaya başlardı. Hatta öyle çok ağlamıştı ki, Gabriel García Márquez kitaplarından birini ona ithaf etmişti: Gözyaşlarıyla yıkanan Carmen Balcells’e.
İnanılmaz cömertti. Annemin sekseninci yaşı için Şili’ye seksen adet beyaz gül gönderdi ve Ramon amcam doksanıncı yaşına girdiğinde aynısını onun için de yaptı. Ramon Amcamın doğum gününü hiç unutmazdı çünkü aynı günde doğmuşlardı. Bir defasında da benim bavullarımın ucuz ve yıpranmış göründüğünü söyleyip bana tam takım bir Louis Vuitton seti hediye etti. Daha ilk kullanışımda Caracas’taki havalimanında çalındı ama bunu ona hiç söylemedim çünkü hemen yenisini alıp gönderirdi.
Bu müthiş kadının, bu nadir Katalan Hanımefendisinin ani ölümünden sonra kendimi fırtınaların koptuğu edebiyat denizinde can yeleksiz kalmış bir yolcu gibi hissettim. Ama neyse ki kendi yeteneği ve vizyonu sayesinde kurduğu ajans, oğlu Lluís Miquel Palomares’in yönetiminde sıkıntısızca devam etti.
Carmen’in fotoğrafı hep masamda durur. Baktıkça tavsiyelerini anımsarım: “Herkes iyi bir ilk kitap yazabilir ama bir yazar kendini ancak sonraki kitaplarıyla kanıtlar. Seni yargılayacaklar çünkü kadınsın. Ve insanlar kadınların başarılarına kolay kolay tahammül edemezler. Ne istiyorsan onu yaz. Kimsenin işini ya da mali durumunu nasıl idare ettiğine karışmasına izin verme. Çocuklarına kraliyet ailesine mensuplarmış gibi davran çünkü bunu hak ediyorlar. Ve evlen, bir koca -moron bile olsa- iyi görünür.”
Tıpkı Carmen’in beni uyardığı gibi kendi ülkemde benim durumumdaki herhangi bir erkek yazarın anında elde edeceği tanınmışlığa erişmem yıllarımı aldı. Şilili eleştirenler katıdır ama okurlarımın sevgisini her zaman kazandım. Kötü eleştiriler konusunda kin tutmak gibi huyum yok çünkü eleştiri ulusal bir özellik. Şili’de ortalamanın biraz üzerine çıktığınızda dahi ezilirsiniz – futbolcular hariç. Hatta bunun için kullandığımız bir isim ve fiil bile var:
Kin tutmuyorum çünkü eleştiri ulusal bir özellik; Şili'de ortalamanın çok üstüne çıkan herkes ezilir, futbolcular hariç. Bunun için bir isim ve bir fiilimiz var: chaqueteo ve chaquetear, yani birini paçasından tutup aşağıya çekmek. Hele ki, kişi kadınsa o zaman kendine fazla güvenmesin diye acımasızlık iki katına çıkar. Şayet birileri beni de paçamdan tutup aşağıya çekmeseydi endişelenirdim çünkü bu, hiçbir önemim olmadığı anlamına gelirdi.
Kırk dile çevrilen yirmi kusür kitap yayımladım ama adını hatırlamadığım Şilili bir yazar benim sadece bir daktilo olduğumu söyledi. Carmen Balcells de ona bu görüşünün kaynağının ne olduğunu, herhangi bir eserimi okuyup okumadığını sordu. Yanıtı şu oldu: “Ancak cesedimi çiğnerseniz.” Tam da o sıralar Ulusal Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilmiştim. 2010 yılında – dört eski cumhurbaşkanının, siyasi partilerin ve kongrenin desteğiyle – ödülü aldım. Ve ancak ondan sonra Şilili eleştirmenlerin saygsını kazanabildim. Carmen de bana favorim olan, bitter çikolatayla kaplanmış portakal kabuklarından on kilo gönderdi.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan








