Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

26 Haziran 2017

Öykü

Edogava Rampo • Aynalar Cehennemi

Edogava Rampo

Paylaş

23

0


Kan Tanuma şu âna kadarki en tuhaf arkadaşlarımdan biriydi. En başından beri akli dengesizliği olduğundan kuşkulanıyordum. Kimileri onun sadece acayip biri olduğunu söyleyebilir ama ben onun tam bir kaçık olduğuna eminim. Her neyse, bir tür takıntısı vardı Tanuma’nın – her tür merceğin yanı sıra görüntü yansıtabilen her şeye dair çılgınca bir iptila. Çocukken bile yalnızca büyülü fener, teleskop, büyüteç, kaleydoskop, prizma gibi şeylerle oynardı. Belki de Tanuma’nın bu tuhaf takıntısı kalıtsaldı, zira büyük büyük dedesi Moribe’de de aynı temayül olduğu biliniyordu. Örneğin onda da birtakım objeleri toplama konusunda bir takıntı vardı: primitif cam eşyalar, teleskoplar ve farklı konularda antika kitaplar – Moribe bunları Nagazaki’deki Hollandalı tüccarlardan alıyordu. Bu eşyalar sonraları torunlarına geçti ve arkadaşım Tanuma bu aile yadigârlarını devralan son kişiydi. Tanuma’nın çocukluğundaki ayna ve mercek iptilasına ilişkin hadiseler anlatmakla bitmez, ancak lise günlerinde geçen, kendini fiziğe, özellikle de optik bilimine verdiği dönemden bir tanesi var ki, çok iyi hatırlıyorum. Bir gün derslikteyken (Tanuma ile sınıf arkadaşıydık) öğretmen içbükey bir aynayı öğrenciler arasında elden ele dolaştırıp onlardan yüzlerinin aynadaki yansımasını gözlemlemelerini istedi. Sıra bana geldiğinde korkuyla irkildim; yüzümdeki sayısız irinli sivilce öylesine büyük görünüyordu ki, tamı tamına gözlemevlerindeki devasa teleskoplardan görünen Ay kraterlerine benziyorlardı. Bu arada belki söylemem gerek, fena halde sivilceli yüzüm hakkında hep aşırı bir hassasiyetim vardı, keza o vakadaki şok hissinden sonra içbükey aynalara karşı bir fobi gelişti bende. Hatta bir defasında, o vakanın üstünden çok zaman geçmemişti henüz, tesadüf, bilimle ilgili bir sergiye gitmiştim ve orada uzakta bir yere koydukları kocaman bir içbükey aynayla karşılaştığımda tabanları yağlayarak dehşet içinde oradan kaçtım. Öte yandan benim hassas duygularla verdiğim tepkinin aksine Tanuma, sınıftaki içbükey aynaya bakar bakmaz tiz bir sevinç nidası patlattı. “Harika... harika!” diye çığlık attı ve bütün öğrenciler onunla alay etti. Ama Tanuma’ya göre bu deneyim alay edilecek bir mevzu değildi, zira çok ciddi ve ağırbaşlı bir tavrı vardı. Sonraları içbükey ayna sevgisi öyle yoğun bir hal aldı ki, kablo, karton, ayna türü her çeşit öteberiyi satın alır oldu. Bir yerlerden temin ettiği bilimsel büyü sanatına dair kitapların yardımıyla bu malzemelerle türlü türlü şeytani şaka kutuları yapmaya başladı muzipçe. Tanuma’nın liseden mezun olduktan sonra üniversite okumaya hiç niyeti yoktu. Bunun yerine, hali vakti yerinde ailesinin cömertçe ona hibe ettiği para sayesinde bahçesinin bir köşesinde kendine küçük bir laboratuvar kurdu ve bütün zamanını ve enerjisini optik araçlara dair iptilasına vakfetti. Tuhaf laboratuvarına kapanarak kendini dış dünyadan soyutladı. Onu tek ziyaret eden arkadaşı bendim; giderek artan acayipliği yüzünden öbür arkadaşları onu terk etmişti. Onu her ziyaret edişimde uğraştığı garip işlere dair kaygılarım daha da artıyordu, zira marazının kötüden fenaya doğru evrildiğini açıkça görebiliyordum. O sıralar anne babası öldü ve ona sağlam bir miras kaldı. Artık herhangi bir gözetimden bağımsız bir halde, her tür hevesini tatmin etmeye yetecek mebzul bir bütçeyle her zamankinden daha fazla gözü kara birisi haline gelmeye başladı. Ayrıca yirmi yaşına bastığından karşı cinse yoğun bir ilgi göstermeye başladı. Bu ilgisi optik bilimine dair marazi iptilasıyla iç içe geçti ve bu ikisinin bir araya gelmesiyle oluşan kuvvetli çekimin ağına büsbütün düştü. Mirası devralmasının hemen ardından küçük bir gözlemevi kurdu ve gezegenlerin gizemlerini keşfetmek için oraya muazzam bir teleskop yerleştirdi. Epey yüksekte olan evi bu amaç için ideal bir konumdaydı. Ancak böylesine tehlikesiz ve kendi halinde bir uğraşla tatmin olacak birisi değildi. Çok geçmeden teleskopunu yeryüzüne doğru çevirdi ve merceğini civardaki evlere sabitledi. Çitler ve öteki bariyerler herhangi bir engel teşkil etmiyordu, çünkü gözlemevi çok yüksek bir yerdeydi. Tanuma’nın dikizci gözlerinden bihaber komşu evlerin sakinleri herhangi bir ihtiyatta bulunmadan pencerelerinin kanatları sonuna kadar açık bir halde gündelik hayatlarına devam ediyorlardı. Sonuç olarak Tanuma komşularının özel hayatlarına yaptığı keşif dikizlerinden, daha önce hiç tatmadığı zevkler alıyordu. Bir akşam beni teleskoptan bakmaya davet etti kibarca, fakat gördüklerim karşısında utançtan kıpkırmızı kesildim ve sonrasında gözlemlerine katılmayı reddettim. O olayın üstünden çok geçmemişti ki, maiyetindeki genç hizmetçi kızların odalarını geniş geniş görmesini sağlayan özel bir periskop yaptı. Tabii bundan bihaber olan hizmetçiler kendi odalarının mahreminde yaptıkları hiçbir şeyden çekinmiyorlardı. Böceklere dair başka bir hadise var ki, hâlâ aklımdan silemem. Tanuma böcekleri küçük bir mikroskopla inceliyordu, hem dövüşmelerini hem de çiftleşmelerini izlemekten çocukça bir zevk alıyordu. Görme talihsizliğine maruz kaldığım ezilmiş bir pire vardı bir defasında. İnsanın kanını donduran bir görüntüydü, zira bin kat büyütüldüğünde tıpkı kan revan içinde can çekişen koca bir yaban domuzu gibi görünüyordu. Bu olaydan bir süre sonra, bir öğleden sonra Tanuma’ya uğrayıp laboratuvarının kapısını çaldım, kapıyı açan olmadı. Âdetim olduğu üzere öylece giriverdim ben de. İçerisi karanlıktı, bütün pencereler siyah perdelerle örtülmüştü. Sonra bir anda önümdeki büyük duvarda tarif etmesi güç bir karaltı beliriverdi; korkunç ve devasa büyüklüğüyle bütün alanı kaplıyordu. Öylesine korktum ki orada donakaldım. O “şey” yavaş yavaş bir şekle girmeye başladı. Göze ilişen ilk şekil kara otlarla kaplı bir bataklıktı. Onun aşağısında banyo küveti büyüklüğünde devasa iki göz belirdi, kahverengi gözbebekleri korkunç biçimde parıldıyordu, iki yanında beyaz bir plato üzerinde iki kan nehri akıyordu. Sonra kocaman iki mağara göründü, sanki oradan koca süpürgelerin kara saçakları taşıyordu. Bunlar, tabii ki de, dev gibi bir burnun deliklerinden fışkıran kıllardı. Sonra kalın dudaklar geldi, kıpkırmızı kocaman yastıklara benziyordu; kıpırdayıp duran bu dudakların arasından kiremit büyüklüğünde iki sıra beyaz diş görünüyordu. Bir insan yüzünün görüntüsüydü bu. Grotesk boyutlarına rağmen bu çehrenin hatlarını bir yerden tanıdığımı düşündüm. Tam o sırada birinin bana seslendiğini duydum: “Korkma! Benim!” Bu ses bende ikinci bir şok etkisi yaptı; kocaman dudaklar sözcüklerle eşzamanlı olarak hareket ediyordu ve gözlerde bir gülümseme var gibiydi. Bir anda, hiçbir uyarı olmaksızın oda apaydınlık oldu, duvardaki suret yok oldu. Neredeyse aynı anda Tanuma odanın bitimindeki perdenin arkasından çıkıverdi. Muzipçe kıkırdayarak bana yaklaştı ve çocukça bir kibirle şöyle dedi: “Harikulade bir gösteri değil miydi?” Ben donakalmış ve hayretten dilim tutulmuş vaziyette orada durmaya devam ederken gördüğüm şeyin kendi yüzünün görüntüsü olduğunu, yüzünü projeksiyon aleti yardımıyla duvara yansıttığını, bunun insan yüzünü yansıtma amacıyla özel olarak tasarladığı bir teçhizat olduğunu açıkladı bana. Haftalar sonra yeni bir deneye başladı. Bu kez laboratuvarda aynalarla kaplı küçük bir oda tasarladı. Dört duvar, yer ve tavan aynalarla kaplıydı. Dolayısıyla içeri giren birisi kendi bedeninin her parçasının yansımasıyla karşılaşacaktı; altı yüzeydeki aynalar birbirlerini yansıttığından, yansımalar sonsuza kadar çoğalacaktı. Fakat Tanuma bu odayla ne amaçladığını hiç söylemedi. Yine de bir defasında odaya girmem için beni evine davet ettiğini hatırlıyorum. Düşünmeden reddettim, çünkü korkuyordum. Hizmetkârların söylediği kadarıyla Tanuma sık sık “aynalı odaya” on sekiz yaşındaki balıketli gözde hizmetçisi Kimiko’yla birlikte giriyordu ve aynalar âleminin gizli hazlarının keyfini çıkarıyordu. Hizmetkârların dediğine göre, odaya tek başına girdiği de oluyormuş; uzunca bir süre, genellikle bir saat kadar duruyormuş orada. Bir defasında içeride öyle uzun kalmış ki, hizmetkârlar endişelenmeye başlamış. Aralarından biri cesaretini toplayıp kapıyı tıklamış. Tanuma tek bir şey söylemeden çırılçıplak dışarı fırlamış ve odasına kaçmış. Bu aşamada artık Tanuma’ nın sağlığının hızla kötüye gittiğini söylemem gerek. Öte yandan optik araçlara dair iptilası da arttıkça arttı. Bütün servetini çılgın uğraşına harcamaya devam etti, sürekli her şekilden ve cinsten yığınla ayna aldı –içbükey, dışbükey, oluklu, prizmatik– ve bunların yanı sıra görüntüyü çarpıtarak yansıtan çeşitli numuneler de edindi. Ama en sonunda kendi aynasını kendi imal etmedikçe zevk alamayacak aşamaya geldi. Bu yüzden geniş bahçesinde cam işleme atölyesi kurdu, orada seçilmiş tekniker ve işçilerin yardımıyla her türden muhteşem aynalar üretmeye başladı. Çılgın girişimlerini engelleyecek hiçbir akrabası yoktu ve ödediği yüklü maaşlar sayesinde hizmetkârları da ona harfi harfine itaat ediyordu. Bu yüzden ben de hızla azalan servetini çarçur etmesinden onu vazgeçirmenin benim üzerime vazife olduğunu düşündüm. Ama Tanuma beni dinlemedi. Yine de olur da aklını tamamen kaybeder diye ona göz kulak olmaya kararlıydım, bu yüzden onu sık sık ziyaret ediyordum. Her defasında ayna yapma âlemlerinin daha da çılgınca bir örneğine tanık oluyordum ve her defasında tarif etmesi gittikçe zorlaşan bir şeyle karşılaşıyordum. Yaptığı şeylerden biri de laboratuvarındaki duvarlardan birini dev bir aynayla kaplamak oldu. Sonra bu aynaya beş delik açtı; aynanın arkasından kollarını, bacaklarını ve başını sokuyor, böylelikle boşlukta serbestçe hareket eden gövdesiz bir beden illüzyonu yaratıyordu. Bir defasında da laboratuvarını akıl almaz şekillerde türlü türlü aynalarla donatılmış bir halde buldum – oluklu, içbükey, dışbükey türler çoğunluktaydı. Bu aynalar arasında primitif bir pagan ayinindeki bir şaman gibi çırılçıplak dans ediyordu. Ne zaman onu bu halde görsem beni bir ürperti kaplıyordu; fırıl fırıl dönen bedeninin aynalardaki yansıması binlerce çeşit şekillere eğilip bükülüyordu. Bazen çift başlı görünüyor, dudakları devasa boyutlara kabarıyordu; karnı şişip yükseliyor, sonra bir anda sönüp dümdüz hale geliyordu; savrulan kolları antik Buda heykellerindeki gibi çoğaldıkça çoğalıyordu. Doğrusu böyle zamanlarda, laboratuvar kaçıklar arafına dönüyordu. Tanuma daha sonra bütün laboratuvarını kaplayacak büyüklükte dev bir kaleydoskop kurdu. Bir motor yardımıyla döndürülen bu kaleydoskobun kocaman silindirinin her dönüşünde, muazzam çiçek desenleri farklı biçimlere ve renk tonlarına bürünüyordu –kırmızı, pembe, mor, yeşil, vermilyon, siyah– tıpkı bir afyon tiryakisinin rüyasındaki çiçekler gibi. Tanuma da silindirin üstüne çıkıyor, çiçeklerin arasında çılgınca dans ediyordu; çırılçıplak bedeni ve uzuvları çiçek yaprakları gibi çoğalıyor, bu da kendisini kaleydoskobun çiçek desenlerinin bir parçası gibi gösteriyordu. Çılgınlıkları bununla da kalmadı, daha da aşırıya gitti. Olağanüstü icatları daha da hızlı artmaya başladı, her defasında bir öncekinden daha büyük bir şey yapıyordu. O aşamaya dek kısmen de olsa hâlâ aklına mukayyet olduğuna inanıyordum. Fakat en sonunda aklını tamamen kaybettiğini kabul etmek zorunda kaldım. Kısa süre sonra, beklenen korkunç ve trajik kopuş ânına gelmiştik. Bir sabah Tanuma’nın evinden gelen kan ter içindeki bir haberci tarafından aniden yataktan kaldırıldım. “Korkunç bir şey oldu! Bayan Kimiko derhal gelmenizi istiyor!” diye soluk soluğa haykırdı haberci, yüzü pirinç kâğıdı gibi bembeyaz bir halde. “Ne oldu?” diye sordum, aceleyle giyinmeye çalışırken. “Henüz bilmiyoruz,” diye karşılık verdi haberci. “Ama Tanrı aşkına, bir an önce gelin!” Haberciye daha çok soru sormaya çalıştım, fakat öyle çelişkili konuşuyordu ki en sonunda vazgeçtim ve hızla Tanuma’nın laboratuvarına doğru yol aldım. O tekinsiz yere girdiğimde gördüğüm ilk kişi Kimiko’ydu, Tanuma’nın metresi yaptığı genç ve alımlı hizmetçi. Öbür hizmetçiler de onun yanına dizilmiş, hep beraber odanın ortasında duran küre şeklindeki büyük objeye dehşet içinde bakıyorlardı. Bu küre sirk palyaçolarının üstünde yürüdüğü balonların iki katı büyüklüğündeydi. Dış kısmı beyaz bir bezle kaplıydı. Beni dehşete düşüren şey bu kürenin canlı bir varlıkmış gibi yavaşça ve rastgele yuvarlanıp durmasıydı. Öte yandan daha da korkunç olan, balonun içinden yankılanan belli belirsiz sesti – başka bir dünyadan olan bir yaratığın boğazından çıkan tüyler ürpertici bir kahkaha gibiydi. “Ne? Neler oluyor burada? Ne demek oluyor bu?” diye sordum hayret içindeki topluluğa. “Biz... biz de bilmiyoruz,” diye yanıt verdi hizmetçilerden biri serseme dönmüş bir halde. “Galiba içindeki efendimiz. Ama elimizden bir şey gelmiyor. Defalarca seslendik ama duyduğunuz o tuhaf kahkahadan başka bir cevap gelmedi şu âna dek.” Bunun üzerine küreye temkinli bir şekilde yaklaşıp sesin küreden nasıl çıktığını anlamaya çalıştım. Çok geçmeden birtakım küçük hava delikleri olduğunu keşfettim. Bu küçük deliklerden birine gözümü yaslayıp içeri baktım, ancak kör edici bir ışık yüzünden hiçbir şeyi net göremiyordum. Yine de bir şeyden emindim – içeride bir yaratık vardı! “Tanuma! Tanuma!” diye seslendim defalarca, ağzımı deliğe yaslayarak. Ama tek duyduğum o tuhaf kahkahaydı. Elim kolum bağlanmış bir vaziyette çaresizce kürenin yuvarlanışını izlemeye başladım. Sonra bir anda pürüzsüz dış yüzeyde kare bir bölmenin ince çizgilerini fark ettim. Bunun kürenin içine girmeyi sağlayan bir kapı olduğunun ayırdına vardım. “Diyelim ki bu bir kapı, peki ya tokmağı nerede?” diye sordum kendime. Kapıyı dikkatle incelemeye koyuldum ve bir tür kapı kolu olması gereken küçük bir vida deliği gördüm. Bunu görünce korkunç bir düşünceyle sarsıldım. “Neden olmasın,” dedim kendime, “kapı kolu kazara yerinden çıkmış, sonra da içeri giren kişiyi hapsetmiş olabilir. Eğer öyleyse, bu adam oradan çıkamadığından bütün geceyi orada geçirmiştir.” Laboratuvarın zeminini yokladım ve çok geçmeden T şeklinde bir kapı kolu buldum. Deliğe yerleştirmeye çalıştım ama olmadı, çünkü sapı kırılmıştı. Adamın –tabii oradaki hâlâ bir adamsa– o tuhaf kıkırdamalar ve kahkahalar yerine bağırıp çığlık atarak neden yardım istemediğini anlayamadım. “Belki de,” diye ani bir düşünceyle hareketlendim, “Tanuma içeride ve zırdelinin biri olmuş.” Sonra çabucak yapılması gereken şeye karar verdim. Aceleyle cam atölyesine gittim, ağır bir balyoz aldım, laboratuvara geri döndüm. Dikkatle nişan aldım, tüm gücümle balyozu küreye indirdim. Defalarca o tuhaf objeye vurdum, çok geçmeden koca bir cam parçası yığını haline geldi. Enkazdan emekleyerek çıkan adam tabii ki de Tanuma’dan başkası değildi. Ama neredeyse tanınmaz bir haldeydi, korkunç bir dönüşüm geçirmişti. Yüzü buruşup şişmiş, rengi çekilmişti; gözleri bir o yana bir bu yana dönüp duruyordu; keçe gibi saçları darmadağın olmuştu; yarı açık ağzından köpüklü ince şeritler halinde salyalar damlıyordu. Yüzündeki ifade kudurmuş bir delininkine benziyordu. Kimiko denen kız bile adamın canavarlığını görür görmez dehşet içinde geri fırladı. Artık söylemeye bile gerek yok, Tanuma büsbütün delirmişti. “Peki bütün bunlar nasıl oldu?” diye sordum kendime. “Bir tek bu cam kürenin içine hapsolmak mı delirtmişti onu? Daha ziyade böyle bir küre yapmaktaki amacı neydi?” Her ne kadar etrafımda toplanmış hizmetkârları sorgulasam da, hiçbir şey öğrenemedim, hepsi küre hakkında hiçbir şey bilmediğine, hatta böyle bir şeyin varlığından habersiz olduklarına yemin etti. Nerede olduğundan bihaber görünen Tanuma sırıtarak odada gezinmeye başladı. Kimiko başlangıçtaki dehşet hissini atlatmış ağlamaklı bir halde Tanuma’nın kollarından çekiştirdi. Tam da bu sırada cam atölyesinin baş mühendisi işlerin gidişatını haber vermek üzere olay mahalline geldi. Gördüğü şeyden geçirdiği şoku umursamadan amansızca soru yağmuruna tuttum onu. Adam öylesine hayrete kapılmıştı ki, cevaplar kekeleyerek zar zor çıkıyordu ağzından. Yine de bana şunları anlattı: Uzun zaman önce Tanuma ona bu cam küreyi yapmasını emretmiş. Cidar kalınlığı bir buçuk santim, çapı aşağı yukarı iki buçuk metreymiş. İç yüzeyi tek üniteli bir ayna haline getirmek için Tanuma dış yüzeyi işçilere ve mühendislere cıvaya boyatmış, üzerini de birkaç katman pamuklu kumaşla kaplatmış. Kürenin içi sağda solda ampul duyları için çıkıntı yapmayan küçük oyuklar olacak şekilde tasarlanmış. Kürenin bir başka özelliği de ortalama büyüklükte bir adamın girebileceği boyutta bir kapısının olmasıymış. Mühendisler ve işçiler bu şeyi hangi amaca hizmet ürettikleri hakkında hiçbir şey bilmiyormuş, ama emir emirdir kabilinden onlara verilen işi yapmaya koyulmuşlar. En sonunda önceki gece küreyi bitirmişler, dış yüzeydeki duya bağlı upuzun bir elektrik kablosu takmışlar ve laboratuvara dikkatle taşımışlar. Kabloyu duvardaki prize takmışlar ve Tanuma’yı küreyle baş başa bırakarak hemen oradan ayrılmışlar. Haliyle sonrasında olanlardan haberleri olmamış. Baş mühendisin hikâyesini dinledikten sonra oradan ayrılmasını söyledim. Sonra Tanuma’yı hizmetkârların nezaretine bıraktım, onu kendi evine götürdüler. Ben tek başıma laboratuvarda kaldım, gözlerimi odaya saçılmış cam parçalarına diktim, çaresizce olan bitenin esrarını çözmeye çalıştım. Uzun süre bu muammayla boğuşmaktan öylece kalakaldım. En sonunda Tanuma’nın optik bilimi iptilasına dair bütün fikirleri tükettiğinden, içine girip kendi yansımasını görebileceği tek üniteli ayna olarak tasarlanmış bir cam küre yapmaya karar verdiğini düşündüm. Bir insan içerisi ayna olan bir küreye girdiğinde neden delirir ki? Orada ne menem bir şey gördü acaba? Bu düşünceler aklımdan geçerken omurgamdan aşağı bir buz kılıcı saplanmış gibi hissettim. Tamamıyla küre şeklinde olan bir aynada yansımasını gördüğü için mi delirdi? Yoksa –“o” yansımayla birlikte– cam tabutuna hapsolduğunu fark ettikten sonra yavaş yavaş mı kaybetti aklını? Acaba ne gördü, diye sordum kendime tekrar tekrar. İnsanın hayal edebileceğinin ötesinde bir şey gördüğü kesin. Kuşkusuz daha önce kimse içerisi ayna olan bir küreye kendini kapamamıştır. Uzman bir hekim bile o kürenin içinde ne türden bir görüntünün ortaya çıkabileceğini tam olarak tahmin edemez. Belki de bu dünyada olmayan, akla hayale sığmaz bir şeydir bu. Demek ki Tanuma’nın bütün görüş alanını kaplayan bu yansıma artık nasıl görünüyorsa, bir faniyi delirtecek kadar tuhaf ve dehşet verici olmalı. Buna yakın bildiğimiz tek şey içbükey bir aynanın yansıttığı görüntü, o da kürenin ancak bir parçası eder. Bunun korkunç boyutlarda daha da büyütülmüş bir hali olsa gerek. Fakat yan yana dizilmiş içbükey aynalarla çevrili olduğunuzda doğacak sonucu kim tahmin edebilir ki? Benim bahtsız arkadaşım kuşkusuz bilinmeyen diyarları keşfetmeye çalışarak kutsal tabuları ihlal etti, bu yüzden de tanrıların gazabına uğradı. Tuhaf optik iptilasıyla yasak bilginin gizli kapılarını aralamaya çalışarak kendini imha etti.

İngilizceden çeviren: Oğuz Tecimen

Edogava Rampo (1894-1965) Asıl adı Hirai Taro olan yazar, “Japonya’nın Poe’su” olarak biliniyor. Mahlasını “Edgar Allan Poe”nun Japoncadaki okunuşundan alan Rampo, Japonya’da polisiye türünün babası olarak kabul ediliyor. 1920’lerde Poe esinli “İki Yen Bakır Para”, “İnsan Sandalye”, “Kırmızı Oda”, “Tırtıl” ve “Aynalar Cehennemi” gibi gizem öyküleriyle tanındı. Sonraları “D Yokuşu’nda Cinayet Vakası” (1923) öyküsünde yarattığı, Dupin ve Sherlock Holmes esinli dedektif Akeçi Kogoro öyküleriyle anıldı.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Kadınlardan Bilgece ve Hınzırca 20 SözOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

9 Mart 2025

Kısa Kısa Roma İmparatorluğu

Hazırlayan: Fulya KılınçarslanAntik Çağ’ın sonlarına doğru Batı’da, Akdeniz’in neredeyse tamamı Roma İmparatorluğu tarafından kontrol ediliyor ve o bölgede yaşayan topluluklar “Romalılaşma” olarak bilinen etkiyle yeniden biçimleniyordu. II. yüzyıla gelindiğinde bu geniş i..

Devamı..

Osmanlı Mutfağından Ramazan Şerbeti Ta..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024