Erik Zamanı
20 Aralık 2018 Öykü

Erik Zamanı


Twitter'da Paylaş
0

Adam kadını gördü. Karşı kaldırımda yürüyordu. Dimdikti. Vakurdu. Eteğinin uçlarında bu serin bahar akşamının esintileri dolaşıyordu. Adam havayı kokladı. Kadının kokusunu duymak istedi. Olmadı. İstasyona az önce giren trenden yükselen sıcak demir kokusunu, birkaç sokak ötede kıyılarını okşayan Akdeniz’in tuzlu yosun kokularını duydu adam. Kadının yürüdüğü kaldırıma taraf geçmek için caddeye ağır bir adım attı. Hızlı bir araç kesti yolunu. Durdu. Sağına soluna bakınıp istasyonun gürültüsünü, kalabalığını, arkasında bırakıp kadına doğru seğirtti. Sakindi adam. Kendinden emindi. İnce uzun boyuyla kalabalığın arasından süzülen kadının başını seçebildi. Adımlarını hızlandırdı. Kadınla aralarında sekiz on adım kalmıştı ki kenarda, küçük bir tezgâhın üzerine yığılmış yeşil erikleri gördü. Durdu.

Kırık ayağı karton parçasıyla raptiyelenerek tutturulmuş sehpanın üzerinde yeşil erikler duruyordu. Etli, taze erikler. Kadın ıslak saçlarını tarayarak girdi içeri. “Canıma değdi,” dedi. Evin arkasındaki küçük bahçede güneşte ılıtılmış koca bir bidon suyla duş almıştı kadın. Bir ayağı sakat sehpayı önüne çekerek sedire oturdu. Elindeki tarağı bıraktı, iri bir eriği alıp ısırdı. Sert erik sularını dağıtarak parçalandı beyaz dişlerinin arasında. Karşıda sandalyede kollarını göğsüne kavuşturarak oturmuş adamın yeşil, parlak gözlerinde bir erik ağacı çiçeklendi. Gülümsedi. Kadın eriği yedi. Çekirdeğini tabağın kenarına bıraktı. Ağzının içi mayhoştu. Kafasının içi mayhoştu. Gözlerinin içi mayhoştu. Elini uzattı adama. “Yanıma gel,” dedi. Adamın göğsüne kavuşturduğu kolları yanlarına düştü. Ağır ağır kalktı. Kadının havadaki elini tuttu. Gözlerindeki erik ağacı büyüdü. Kadının koluna baktı. İyi kurulanmamıştı. Nemliydi kolları. Buğday yanığıydı kolları. Yeşil, ince bir dal gibiydi. Zarifti. Tuttuğu ipince parmakların altında avucunun terlediğini hissetti. Havaya uzanmış kol adamı çekti!

Başını kadının omzuna yasladı adam. Yuvarlak, biçimli omuz başlarından öptü kadını. “İyi ki buluşabildik,” dedi adam. “Uzun zaman oldu, çok uzun zaman,” dedi kadın. Tam bir yıl olmuştu görüşemeyeli. Geçen bahar yine böyle erikler çiçek açıp yeşillendiği, tezgâhlara, pazarlara indiği zaman görüşebilmişlerdi küçük bir kıyı  kasabasının tenha mahallelerinden birinde. Yine böyle bir işçi evinde. Masanın üzerinde yeşil erikler vardı. Bunu anımsadı kadın. Gülümsedi. Omzuna yaslanmış adamın başını avuçladı. Öptü. İyice sokuldu adama. “İyi ki işçi evleri var,” dedi. “Onlar olmasa biz de olmazdık,” dedi adam.

Çatıdaki kiremitleri ısıtan öğlen güneşi çekildi. Aşağıdan, kıyıdan saksılardaki reyhanların, hüsnüyusufların, bahçelerdeki hanımelilerinin kokularını alıp geldi serin rüzgâr. Adam perdeyi aralayıp camı açtı.  Sırtını bembeyaz badanalı, nemden hafifçe kabarmış duvara yasladı. Karşıda sedirin üzerinde bacaklarını yana kıvırmış oturuyordu kadın.  Elindeki ince belli çay bardağını şöyle bir çevirerek demli akşam çayından bir yudum aldı. Eteğinin kenarlarını çekiştirişini izledi adam.  Çayını yudumlayışını. Zayıf, ince, narin parmaklarını izledi. Kadın gülümsedi. “Ne bakıyorsun,” dedi. “Görmemiş!” Güldü adam. Katıla katıla güldü. “Görmemişim tabii,” dedi. Elindeki çay bardağını bırakıp oturduğu yerde esneyerek yaylandı iyice kadın. “Acıktım ama,” ben dedi nazlanarak. Adam geldi, eğildi, boynundan öptü kadını. “Menemen yap yine acılı acılı böyle, olmaz mı,” dedi kadın. Sesinde sevinç vardı. Zayıf sivri çenesinden öptü adam.

Demir kapı üç kez kesik kesik tıklayınca çıplak ayakları beton zeminde süzülerek kapıya koştu kadın. Açtı. Ellerindeki poşetlerle kapıda bekleyen adamı içeri aldı. Aralıklı kapıdan göğe baktı. Akşam inmişti iyice ama açıktı hava.  Yıldız gördü kadın. Gülümsedi. El sallamak istedi yıldızlara ama adam içeri girip kapıyı kapattı. Poşetler elinde dikilmiş adamın boynuna sarıldı. “Kuşkulu bir şey yok görünürde,” dedi adam. Yüzü gergindi. Öteberiyi alıp mutfağa geçti kadın. Tezgâhın üzerine bıraktı.  İrice bir domates çıkardı, kokladı. Arkasından gelen adama uzattı, “Tazeymiş,” dedi. Adamın yüzü gevşedi.

Kuru soğan kıydı adam, ince ince. Gözlerinden yaşlar süzüldü. Alay etti kadın. Gülüştüler. “Menemen ciddi bir iştir arkadaş, alaya gelmez,” dedi adam. “Bilmez miyim,” dedi kadın. Gülüştüler. Sofraya oturduklarında iyice kararmıştı dışarıda hava. İlk lokmasını çiğnerken saatine baktı adam. “Zaman ne çabuk geçiyor!” Yüzü asıldı. Boğazına dizildi lokmalar. Kadın sustu. Yemeği çarçabuk bitirdiler. Sigara yaktı adam. Kadında yeltendi,”Hayır,” dedi adam, “içme sen” “En son geçen görüştüğümüzde içmiştim,” dedi kadın. Sigarasını yaktı.  Duman aldı odayı. Taze çay demledi adam. Kadın iç geçirdi oturduğu yerde. Gözleri daldı.  Buğulandı badem gözleri. Üç beş ay önce, kışın, adamın hastalandığını duymuştu bir yerlerden. Kolu kanadı düşmüştü yanlarına. Çırpınıp durmuştu günlerce. Tedavi olabildi mi, ilaç bulabildi mi, yatağı yorganı, sıcak çorbası var mı diye yana yakıla dönüp durmuştu içten içe. Bunu hatırladı kadın. Kalktı, sofrayı toparlamakla uğraşan adama sarıldı. “Seni seviyorum,” dedi. Adam boynundan öptü. Titredi boynundan aşağı. Odaya geçtiler.

Gece çökmüştü. Işıkları kapalıydı. Açık pencereden perdeleri savurarak yeni filizlenmiş turunçların, asma yapraklarının, taze suların, kıpır kıpır yıldızların kokuları geliyordu rüzgârla. Derin derin soludu adam. “Seni seviyorum,” dedi. Sokaklarından bağıra çağıra geçen birkaç adamın seslerine kulak kesildi. Kadın uyukladı kollarında. Kısacık uyukladı. Serçe gibi kapanıp açıldı badem gözleri. Rahattı. Saatlerce, derin, deliksiz, korkusuz, kaygısız bir uyku almış gibi açtı gözlerini. Adamın yüzünü avuçladı. Burnuna, gözlerine, bıyıklarına, ağzına, kulaklarına dokundu. Bir köpek havladı öte sokakta.  Bir araba geçti evin önünden. Az ileride durdu araba. Adam irkildi. Kadın adamın başını göğsüne bastırdı. Kadının kalp atışlarını duydu adam. Patır patırdı kalbi. Kapılar açılıp kapandı. Belli belirsiz konuşma sesleri geldi. İkisi de duydu bunları.  “Kimliğin sağlam mı,” diye sordu adam fısıltıyla. “Sağlam,” dedi kadın.  “Ferit Usta’nın eski komşu çocuklarıyız. Onlar köydeyken ailelerimizden habersiz kaçamak yapıyoruz,” dedi, fısıltıyla yine. “Biliyorum,” dedi kadın. Göğsüne yaslanmış başı okşadı.  “Sakin ol,” dedi kadın, “bize gelmiyorlar!”  İyice sokuldu adama. Saçları ıslanmıştı terden. Öptü kadın.

Sabahın ilk ışığı düştü içeri. Tazeydi. Adam başını kaldırdı, “Sevgilim,” dedi. Kadının ışıyan yüzüne baktı. Gülüştüler. Adam kalktı akşam demlediği, içmedikleri çayı ısıtmaya koyuldu. Mutfak penceresinden dışarı baktı. Sakindi sokak. Bomboştu. Karşı bahçelerdeki ağaçlardan serçelerin cıvıl cıvıl ötüş sesleri geliyordu. Kadının yanına gitti. “Serçeciğim uyan!” Uyandı serçecik! Kıpır kıpır gözlerinden öptü adam. Bayat çayla kahvaltı yaptılar. İyice ışıdı ortalık. “İlk trenle,” dedi kadın, “gitmem gerek.” Durdu adam. İçi kopacak gibi oldu. Tuttu kendini. “Evet,” diyebildi yalnızca. Etrafı derleyip topladılar. Giyinip kuşandılar. Saate baktı kadın, “Şimdi çıkarsam ilk trene yetişeceğim,” dedi. “Yoksa istasyonda iki saat beklemek gerekecek,” Sustu adam. Sarıldılar. Uzun uzun, sımsıkı. Derin derin sarıldılar. Kalplerinin atışları karıştı birbirine. “Bir daha ne zaman görüşeceğiz” dedi kadın. Sustular! “Bilmiyorum,” dedi adam. Nemlenmiş yeşil gözlerinden öptü kadın. “Bir dahaki erik zamanında, belki yine,” dedi adam neden sonra. Boynundan öptü kadın. Avuçlarından. “Seni seviyorum.” dedi. “Seni seviyorum.”

Sokağa çıkıp uzun, dar yolda süzülüp gitti kadın istasyona doğru. Üç beş dakika sonra adam çıktı. Başka bir sokağa girip kayboldu. Bir ayağı sakat sehpanın üzerinde kalan eriklere ve tarağa pencereden sızan güneş vuruyordu…


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR