“Gülizar haydi kızım. Az daha elinize çabuk olun. Bakmayın siz Zeliha’ya. Eli ağırdır onun.”
“Yapıyoruz işte Esme Nine.”
“Sizin gene kaderiniz var kızım. İyi zamana denk geldiniz. Biz bir iş yapacaktık da eğlenecektik ha! Az biraz oyalansak buruncuk tuttururdu kaynanam. Bir daha bekle ki gülsün yüzüne, iki çift laf etsin senle. Gerçi eskinin kadını hep öyleydi. Gelin dediğin yediğini tüketmeyecek giydiğini eskitmeyecek derlerdi. Beğenmezlerdi bizi. Hele benim ki. Ben senin yaptığını aha şuramla yaparım deyip mabadını gösterirdi. Ayıp mayıp bilmezdi ağzı. Ne yılanlığımızı kordu ne çıyanlığımızı. Çektirdi. Çok çektirdi ama ona da kalmadı bu devran. O öldü bu sefer de kaynatam kaldı ya başıma. On sekiz sene de ona baktım. Gün bir öğün üç. Üç öğün de ayrı yemek ister. Akşamdan kalanı sabaha öğlenden kalanı akşama yemez. Erkek kısmı laf etmez derler. Yalan kızım. Kaynatam lafçının tekiydi. Çektirdi o da. Çok çektirdi. Ama dünya Sultan Süleyman’a kalmamış. Ona mı kalacak? Ölüp gitti o da. Ölmeden evvel süründü. Çok süründü. İnsan eti ağırdır. Bana da ağır geldi ama taşıdım. Baktım kaynatama da. Gene de Allah rahmet eylesin. Ekmeklerini yedik ikisinin de. El kapısına muhtaç etmediler.”
“Zeliha abla! Vallahi iyi dayanıyorsun sen bu kadına. Oturmuş başımızda, iş öğretmeye durmuş. Bu yaştan sonra hamuru nasıl kıyacağımızı senden mi öğreneceğiz? Hep aynı teraneler. Kaynanasıymış, kaynatasıymış. Ne yapalım canım biz mi çek dedik? Çekmeseydin.”
“Ne diyeyim Gülizar? Benim de çilem buymuş. Kaç defa dedim Seyfi’ye. Tamam anandır. Boynumuzun borcudur. Bakacağız elbet. Ama yalnız senin anan mı? Öbürleri ağaç kovuğundan mı türedi? Babanın zürriyeti değiller mi? Senin anansa onların da anası. Gel topla abilerini, ablalarını. Sırayla bakalım. Bunca baktığımı da saymayayım. O da benim başımın gözümün sadakası olsun. Nuh dedi peygamber demedi adam. Evin en küçüğüymüş. Baba ocağında o kalıyormuş. Bakmak ona düşermiş. Sanki anası yarın ölse evi bana mı verecekler? Bunca sene baktın bu ev de senin hakkındır mı diyecekler? Hepsi anamızın evi deyip pay isteyecekler. O zaman da bakamadın da anamız öldü olur. Kör ölür badem gözlü olur. Aman ne bileyim Gülizar.”
Kardeşimin beşiğini sallıyordum. Mustafa’nın. Bir buçuk yaşında daha. Ufacık bir şey. Elleri yumuk yumuk. Bebeği pışpışlarken duydum annemle Gülizar’ın konuştuklarını. Biraz sessiz konuşsalar ya. Uyaracaklar yavruyu. Bir ağlasa susmaz daha. Bu Gülizar denen kadını da hiç sevmiyorum. Ne zaman gelse babaannemin arkasından konuşuyor. Annem de ne buluyorsa onda. Her şeye çağırıyor. Mustafa’nın diş hediğini bile beraber kaynattılar. Kösteğini bile bu kadına kestirdi. Neymiş Gülizar’ın yürüyüşü düzgünmüş. Mustafa da öyle yürüsünmüş. Onlar konuştukça içim ezildi babaanneme. Yaşlı o. Yaşını bilmiyorum ben ama yaşlı işte. Derisi buruş buruş. Kendisi bile bilmiyor ki yaşını. Herkes öldü ben kaldım diyor.
Küçük odadaki kanepesinin üstüne oturuyor hep, tespihini çekiyor durmadan. Aynı kanepede yemek yiyor, uyuyor. Dudakları hep kıpır kıpır. Kulakları da zor duyuyor. Annem de babam da onunla konuşmaz çok. Bağır bağır duymaz diyorlar. Abim desen okuyor. Yatılıda. Yalnız ben varım. Suyunu, hapını hep veririm. Gözüne damlasını akıtırım. Sofrasını koyarım, sırtını ovarım, keselerim. Dua eder bana. Kadın kızım der. Allı Zeynep’im der. Severim ben babaannemi. Çok severim.
Ben Mustafa’yı sallarken annem girdi içeri. Tüpü yaktı. Çay suyu koydu. “Uyuduysa sen de gel.” dedi. “Uyudu.” dedim. Çıktık. Annem yerine oturdu. Gülizar’ın karşısına. Oklavasını aldı. Bir de bazı önüne. İyice açtı bazıyı. Hamur gittikçe genişledi. “Ne dinelip durdun başımda kız. Çaya baka koy. Patates de soydum. İyi kızart. Çiğ kalmasın. Zeytin, peynir de getirirsin. Sevgi Yenge’nde gelir birazdan.” deyip yolladı beni içeri. Bazen sinir oluyorum anneme. Başkasının yanında terslediğinde daha çok. Hele Gülizar’ın.
İçeri geçtim. Önce Mustafa’ya baktım. Kıpırdandı yavrucak. Salladım. Pış pış pış… Patatesleri attım tavaya. İnadına çiğ bıraksam ya şunları. Yiyemesinler. Sonra da annem iyice paylasın beni. Hiç mi pazarda pabuç ağzı görmedin desin. Gerçi o Gülizar çiğ çiğ bile yer de. Güzelce kızarttım mecbur. Bir de çorba kardım. Annem çorba demedi ama olsun. Babaanneme yaptım zaten.
Dış kapı çaldı. Açtım. Sevgi Yenge geldi. “Açtınız mı hamurları? Açtıysanız beklemesin kıyıverelim.” dedi, selam bile vermeden. Böyle konuşur. Hızlı hızlı. Sanki arkasından kovalayan var. Annem onun kızını abime isteyecekmiş. Ayşe’den iyisini bulacağım diyor. İstesin. Severim ben Ayşe’yi. Ama abim okuyunca ister mi ki onu? Kendi bıçağını getirmiş Sevgi Yenge de. Yarın da sıra onda. Onlara gidecek annemle Gülizar. Devrisi gün de Gülizar’a. Üçü keserler hep erişteyi. “Ben de oturayım sizle tablanın başına.” diyorum ama yaptırmıyorlar bana. Bir yerimi kesermişim. “Kendi başını bağlamayan gelin başı bağlarmış.” diyor annem. Kızsam da bir şey diyemiyorum ona.
“ O zaman çok yapın bu sefer.” “Geçen sene azdı. Çabuk bitti. Babaannemin canı istiyor sonra.” Çok sever babaannem erişteyi. Çorbasını da kavurmasını da. Yapması da kolay. Ben yaparım ona. Bazen “Kemik suyu falan olsaydı da katsaydık.” der. Çoğu zaman olmaz. Olunca hemen yaparım zaten. Sevinir o zaman. Ağzımın tadı değişti der. Mutlu olurum o sevinince. Biraz da mercimek katarım içine. Yeşil mercimek. Ekmek de doğrarım. Babaanneme, “O da hamur zaten, ekmeği ne yapacaksın?” derim ama aldırmaz. “Ekmeksiz karnım doymuyor benim.” der.
“Ninesini de pek severmiş. Bol bol keselim Zeliha Abla. Bak kızın öyle istiyor.” deyip gülüyor Gülizar cırlağı. Ters ters bakıyorum.
“Serp serp. Az daha uğra serp Sevgi, kızım. Yapışmasın hamur.”
“Serptim Esme Nine serptim. Meraklanma sen, yapışmaz.”
“Yazık, günah kızım. Yapışırsa ziyan olur. Biz eskiden bulamazdık bile. Yokluktan. Yokluk olmasa kaynanamdan. Kaynanam saklardı hep unu, yağı, şekeri. Karnımız doyasıya yiyemezdik. Abdal yağı bol bulursa gâh borusuna çalar gâh gerisine derdi. Sanki ne yapacaksak? Sizin gene yüzünüze gülmüş kader. Devir o devir değil. Ha kızım işte öyle. Ne ince olsun ne kalın. Bizim Dursun iyi keserdi bunu. Eli makineydi mübareğin. Hep bir ayar tuttururdu. Allah rahmet eylesin, Dursun iyi keserdi.”
“Ha! İşte gene başladı. Kaynanam saklardı, kaynatam yedirmezdi. O ezerdi, bu büzerdi. Eskiden böyleydi, eskiden şöyleydi. Ezdirmeseydin sen de kendini. Git anam git. Sen iyi dayanmışsın Zeliha abla. Vallahi iyi dayanmışsın. Seyfi Abi’de ne bileyim.”
Üçü bir olup gülüştüler Gülizar’ın ağzını yaya yaya söylediklerine. Siz de yaşlanınca görürsünüz diyecektim. Diyemedim. Annem kızar sonra. Gözlerini belertir. Allah’tan az duyuyor babaannem. Duysa nasıl üzülürdü.
“Sofrayı kur.” dedi annem. Önce babaannemin sofrasını getirdim. Çorbasını koydum siniye. Ekmek de doğradım. Biraz da kızartma koydum. Yumuşak olanlardan. Dişleri zor kesiyor. Yoğurt da döktüm üstüne. Sarımsaksız. Babaannem sarımsak yemiyor. “Melekler gelmez yanıma.” diyor. Uyuyakalmış zavallım. Boynu öne eğilmiş. Dürttüm hafifçe. Seslendim. Kaldırdım. “Oh kadın kızım. Zeynep’im evvela bir su versen bana.” dedi. “Pek susamışım. Ağzımın içi kurumuş.” Su getirdim babaanneme. Kana kana içti. Çorbasını kaşıkladı sonra.
Onların da sofrasını da götürdüm. Çorba, zeytin, peynir. Bir de kızartma. Üstüne yoğurt. Sarımsaklı. “Haydi, bir an evvel yiyelim de bitirelim. Kurumasın hamur.” dediler. Bağrış çığrış yediler yemeklerini.
Höpür höpür içti çorbayı Gülizar. Bir de babaanneme gülüyor. Kendi daha bu yaşta. Ağzının kenarındaki yoğurdu enikler yalasa doyar. Zıkkım yesin. En çok o alay ediyor babaannemle. Ne zaman gelse bir şey buluyor, eğleniyor koca kadınla. Ama bir daha eğlensin bir laf etsin hele! Ben ona yapacağımı bilirim o zaman.
Kaldırdım sofralarını. Eline sağlık bile demediler. Annem bile demedi. Babaannem dedi bir tek. O hep diyor zaten. Dua ediyor bana. Abime de. “Okusun, büyük adam olsun.” diyor. Çayı da istedi annem. Yine babaanneme götürdüm önce. Onlar beklesinler ne var. Ölmezler ya. Açık içer babaannem çayı. Su gibi. Öyle doldurdum ona. Bir tane de şeker yanına. Şekeri çaya batırdı önce. Islattı. Sonra ağzına götürüp kıtlama içti.
“Zeynep! Ninen şeker bitecek diye korkuyor herhalde, baksana.” dedi Gülizar. “İmamın abdest suyundan koyaydın kız. Ne o öyle.” Güldüler yine. Üçü de. Sinir oldum. En çok da anneme. Bu kadının her dediğine gülüyor. Dediği de bir şey olsa. Babaanneme laf ediyor. Ters ters baktım. Görürsün sen. Ayaklarımı yere vura vura gittim içeri. Sinirden. İki bardağı doldurdum. Gülizar’ınkini sona bıraktım. Bilerek. Tükürdüm içine. İki kere. Dilimi dişlerimle iyice bastıra bastıra getirdim tükürüğümü. Karıştırdım iyice. Belli olmasın diye. Oh olsun. Sen daha dur. Bir daha babaanneme bir şey diyecek misin? Dersen gene tükürürüm.
Annem, boş odalardan birine serdi kıydıkları hamuru. Eliyle iyice bir yaydı, düzeltti. Kardeşimin sesi gelince “Ben emzirip geleyim, sen düzelt şunları.” deyip bıraktı bana. Düzelttim. Onun yaptığı gibi her tarafına yaydım çarşafın.
Mustafa’yı çıkarmış, dışarda emziriyor annem. Bir yandan da konuşuyorlar hâlâ. Milleti çekiştiriyorlar. Babaanneme baktım ben. Uyumuş yine. Hafifçe dokundum. Üşümüş. “Çay getireyim mi babaanne?” diye sordum. İrkildi birden. Su istedi yine. “Oh, Güzel kızım! Bana bir su getir hele” dedi. “İçim yanmış, dilim damağım kurumuş.” İçeri girdim. Su getirmeye. Gülizar’ın bed sesini duydum. “Yağlı yağlı et mi yemiş anam, ne yapmış bu kadın? Durmadan su istiyor. Acıkan doymam susayan kanmam sanırmış. Onun hesap. Kanamadı besbelli. İşi biz yaptık suyu o içti. Bidonla getir kız Zeynep bidonla.” Delirdim. Allah’tan ağır işitiyor babaannem. Duysa ne kadar üzülür. Hele annemin gülüşüne. Hem Gülizar’a ne oluyorsa? Arsız işte ne olacak. Sanki senden istiyor. İstiyorsa benden istiyor. Sen önce kendine bak. Leş gibi kokuna bak. İki tas su dökün de pis kokun gitsin.
Ben gidip gelene kadar dalmış yine babaannem. Suyunu içirip kanepesine götüreceğim. Üşür burada. Yaşlı o. Yaşlılar daha çok üşür. Uyuyanın üstüne kar yağar hem. Ben de gireceğim içeri. Gerisini annem yapsın. Bana ne. Kızmayı, azarlamayı biliyor. Ben olmasam ne olacaktı? Kendisi yapmayacak mıydı her işi? Güvenip mi doğurdu beni? Abim olsa yapar mıydı sanki?
“Babaanne kalk. Suyunu getirdim. Babaanne.” Dürttüm yine, hafifçe. Kalkmadı. Sesimi yükselttim. “Nine kalk da suyunu iç. Yerine geçelim. Üşürsün burada.” Duymadı yine. Derin uyumuş zağar. Bağırdım bu kez. “Nine diyorum, nine! Kalk haydi. İçeri geçelim.” Sesi çıkmadı. Elimdeki bardağı yere bıraktım. İki elimle sarstım bu kez. Uyanmadı yine. Anneme döndüm. Gözlerini açmış bana bakıyor o da. Bir daha salladım babaannemi. Daha sert. Başı öne düşüverdi. Donup kaldım. Taş kestim olduğum yerde. Mustafa’yı yere bıraktı annem. “Eyvah!” diye bağırdı. “Koş, babanı çağır da gel kahveden koş. Kız ne durdun gitsene, babanı çağırsana. Babaannem öldü de. Koş.” Babaannem öldü de. Babaannem öldü de. Annemin “Zeynep!” diye bağırmasıyla irkildim. Gözüm öbürlerine gitti bir ara. Ayaklanmışlar onlar da. Gülizar kırmızı yazmasının ucunu ağzına almış çiğniyor. Babaanneme döndüm yine. Yanağındaki yaşı gördüm. Süzüldü yere. Annemin tokadıyla sendeledim. “Git diyorum kız babana.” Hıçkırdım birden. Ağladım. Bağırmaya başladım. Attım kendimi dışarı. Babamı çağırmaya. Koştum. Dizlerim titredi koşarken, göğsüm yandı. Yine de koştum. Ne kadar gücüm kaldıysa. Ağlayarak, hıçkırarak, soluk soluğa, titreyerek koştum. Babaannem öldü de. Babaannem öldü de. Babaannem öldü de. Aklımda babaannemin yanağından süzülen bir damla yaş. Koştum.






