Esra Ertan • Kaptan, Hanımı Evine Kadar Bırak
4 Nisan 2018 Öykü

Esra Ertan • Kaptan, Hanımı Evine Kadar Bırak


Twitter'da Paylaş
0

Barda yalnızdı. Bir ortak arkadaşımız olduğu gerçeğini, o, barda viski bardağını evirip çevirirken fark ediyorum. Orada olduğuna hâlâ inanamayan bir şaşkınlıkla etrafa göz gezdiriyor. Sıkılıyor mu sıkılmıyor mu belli değil. Sanki bir anda ceketini alıp hızlıca kapıya ilerleyecekmiş gibi. Sanki balkondaki eski berjere yığılıp kalmak için fırsat kolluyormuş gibi. Bakışları her yerde. Bakışları bir boşluğun yaratacağı duyguyla canlı, parlak. Ona yaklaşmak istiyorum. Uzun bir geçmişi paylaştığımız söylenemez. Ve beni karşısında gördüğünde, benimle canlanacak pek anısı da yok. Bu cesaretlendiriyor beni. Bir de kovboy çizmelerim. Adımlarıma güven, heyecan katıyor. Bizi kuşatan eğlenceli insan kalabalığını, bu çizmelerin ve anı yoksunluğunun korunaklılığıyla yarıyorum. Ona yaklaşırken belirsiz bir heyecan duyuyorum. Bu duyguyu yaşamalıymışım, hissetmeliymişim gibi. Doğru olan buymuş gibi. Parmaklarımla dore broşumun üstünü yokluyorum. Broşum kıvrımlı, uzun bir timsah başı. İleri, geri. Aşağı, yukarı. Uzun zamandır tozlanmış bir dokuyu canlandırır, parlatır gibiyim. Sanki bana olan da buymuş gibi.   Bara ulaştığımda odanın ışıkları değişiyor. Loş, kızıl bir ışığı farklı noktalardan yansıtıyorlar kalabalığa. Adamın yüzü bu ışıkla sertleşiyor sonra da yumuşuyor. Bir şey hızlıca kırılıyor, dağılıyor yüzüne. O, bu dağınık, kararmış yüzüyle bana dönüyor, bana bakıyor. Ne söyleyeceğimi beklerken gülümsüyor. İnce dudakları gülümseyince neredeyse kayboluyor. Tok, kararlı bakışları var adamın. İsmini anımsamaya çalışıyorum. Ama bunun bir önemi yok. İsminin yani. Ona seslenmem yeterli şimdilik. Selam. Barı kapatmış gibisin. Güldü adam. İçinden, kıkırdama gibi bir ses. Tutuk bir kıkırdama. Bu gülümseme üzerine bir hikâye yazıyorum. Adamı, bana hiçbir zaman anlatmayı başaramayacağı hikâyesi ile sevme ihtimalim aklımdan geçiyor. Hep bir şeylerin eksik, ulaşılmaz kalacağı ilişkilerin adamına benziyor bu erkek. Yaklaşıyor bana. Kadehini eğip benimkine tokuşturuyor. Tek misafirim de sensin bu durumda. Onu etkilemek için başımı arkaya atarak tiz bir kahkahayı basıyorum. Işık, alev almış çalıları dalgalandırır gibi saçlarımın arasında oynuyor. Yıldızlar dönüyor etrafında saçlarımın. Aslında bu ilk anda çarpıcı bir büyülenme olmuyor. Adamın çelimsiz kolları düşük omuzlarından, yanlış takılmış bir mobilya parçası gibi sarkıyor. Kollarının savrukluğu onu tuhaf bir biçimde genç gösteriyor. Çocuksu, dünyayı yeni kavrayan bir merakın dalgınlığı var tavırlarında. Hayatından geçip gitmiş olan öteki kadınları anlaşılmaz bir şekilde kıskanıyorum. Bana yaşanacak bir anı bırakıp bırakmadıklarını tartmak için çok erken. Buradan başladığım için ise başımın derde gireceğini tahmin ediyorum. Açlıktan, tamamlanmamışlıktan. Ben buraya dokunursam bela demektir bu. Haydi hayırlısı. Seni hatırlıyor gibiyim. Ama nereden? Barışla aynı mahallede mi oturuyordunuz? Barış’la da çok yakınmışız, düzenli birbirimizi görüyormuşuz gibi sordum ona bunu. Oradaki varlığımı güçlendirecek, daha yakın daha samimi kılacak bir ayrıntı gibi yaklaşıyorum Barış’a. Üstelik geçmişte bıraktığım çocuk bile değil. Peki ben. Sorsan iki yıl önceki kız bile değilim. Lise döneminde de değerli bir bağımızın olmadığını tekrarlıyorum kafamda. On altı yıl sonra bir araya geldiğim Barış adlı bu yabancıyla yeniden görüşme arzusu duymayacağımı düşünüyorum. Ancak bu seçimim şu anda önemli değil. Ona yakınlaşmamın biricik nesnesi olması dışında. Yok, Barış’la aynı mahallede oturmuyorduk. Sık gelip gidiyordun herhalde mahalleye, diyor, imalı bir gülüş yüzüne yayılıyor sonrasında. Düşünmeden bu gülüşün ortasına atlıyorum. Sık gelip gittiğim pek söylenemez. Ben de o mahallede yaşıyordum çünkü. Galibiyet kazanmış gibi rahatlıyorum, viskimden büyük bir yudum alıp gırtlağımı suluyorum, yakıyorum, açıyorum. İnce parmakları dikkatimi çekiyor. Küt ve bakımsız tırnakları çarpıyor gözüme. Fazla düşünen, düşündükçe heyecanlanan bir adam bu. Heyecanlandıkça bedenine kapılan, onu ezen, baskılayan bir adam. Tırnaklarında bu ezici gücün izleri var. Şimdi daha da cezbediyor beni. O ise kovboy çizmelerime bakıyor. Gözleri ayak uçlarıma takılmış, düşünüyor. Az konuşan bir adamım ben. Uzun bir süre susacakmış gibi birbirine kenetleniyor dudakları. Birbirine değen bu dudaklarda büyüleyici bir şey var. Kendine kuşkuyla yönelen kelimeleri, içinde sağa sola çarpan, öğüten, kemiren ve çıktığı yere gerisin geri tıkıştıran baştan çıkarıcı bir kapanma. Uzun, bordo elbisemle bir karşıtlık oluşturan kovboy çizmelerimden etkilendiğini seziyorum. Sanki sırf bu tezatlık sebebiyle beni partiden alıp kaçıracakmış gibi bir hareketlilik, bir kıpırdanma içerisinde. Çelimsiz omuzları boyuna inip kalkıyor. Salonu kuşatan kızıl ışığa alışıyor gözlerimiz. Bana bakışlarındaki yabancılık giderek azalıyor. Ben, azalan bu yabancılıkta zengin bir sessizlik fark ediyorum. Duyabileceğim bir sessizlik. Başını kapıya doğru eğiyor ve sallıyor. Gitmek istediğini anlıyorum. Ve bunu yalnız yapmak istemiyor. Yana kayıp kısılan bakışı bana, birlikte çıkalım buradan diyor. Çantamı alıp arkasından takip ediyorum onu. Arka cebindeki anahtarların dolgunluğuna bakıyorum. Bana dönüp gülümsüyor. Sürekli gülümseyen bir adam bu. Savaşacak düşmanı kalmamış gibi. Kalsa da onu umursayacak ciddiyeti kaybetmiş gibi. Ve yorgun gibi. Ben de ona gülüyorum. Aramızda sessiz bir uyum var. Sonra her şey hızlı gelişiyor. Bir taksi çeviriyor boş caddede. Bunu bana sormuyor. Nereye gidiyoruz peki? Bunu istiyor muyum? Gitmek için seçtiği yeri yani. Karşı koymuyorum. Koyamıyorum aslında. Üzerimdeki tesirini taksiye binerken fark ediyorum. Kızdığımı düşündüğüm bu şeyden usulca haz duyuyorum. Alsın götürsün beni. Durduğumuz hata… Yolda bir otele gideceğimizi varsayıyorum. Sanırım şu an nereye gidiyoruz diye sormam gerekiyor, diyorum. Bir şey söylemiş olmak için söylüyorum bunu da. Vereceği yanıt çok umurumda değil. Epeydir gitmek istiyorum. Epeydir bunu benim için biri yapsın istiyorum. Ve biz şimdi sevgili mi olduk’u unutmak istiyorum. Ve boşlukları dolduran güçlü ilişkileri. Ve yıllarca yerini ezberlediğim pencere saksılarımı, yetmiş parça az kullanılmış yemek takımımı unutmak istiyorum. Erkeğin sonunu, sevişmenin sonunu, öpüşmenin sonunu, doktora tezimin sonunu, yaşamın sonunu. Evime gidiyoruz, diyor sakin bir sesle. Bu sakinliğe elleri de katılıyor. Koltuğu sıkıca kavramış olan avucumu çözüyor. Ve sonra nemli parmak uçlarımı öpüyor. Ya da nefesini veriyor. Bir sıcaklık kalıyor geriye. Sokaklar, atıştırıp geçen yağmurun ardından parlıyor. Taksinin uğultusu dışarıda savrulan dalların çatırtısına ve yağmurun toprakla uzun temasına karışıyor. İçerideki sıcaklık, dışarıdaki ahenkli sesle tamamlanarak mutlu bir dil yaratıyor. Ya da bana öyle geliyor. Neden burada, onun yanındayım? Ve gecenin sabahı karşılayış biçimi bende hangi duyguyu uyandıracak, kışkırtacak? Aşk, bir başlangıç, bir son, çalınmış enerjimin dönüşümü, yeni bir ilişki, doyum ve düzenli seks… Birden bütün bu karmaşayı tüketmişim gibi bir his uyanıyor içimde. Hangi ihtimalin beni heyecanlandırdığını zihnimin içinde kovalayıp duruyorum. Duygularımın sesi düşüncelerimin sert tokmağı altında çatlıyor, eziliyor. Adama sorayım istiyorum. Eğilip kulağına, ensesini ürpertecek bir tonda, Söylesene, biz n’apıyoruz böyle, amacımız ne? diye sorayım istiyorum. Omuzlarımızın birbirine dokunduğu noktada, Barış’ın tosbağayı andıran kafası beliriyor. Alaycı bir bakışla, Eğer bu herife âşık olsaydın, burada durmuş, gecenin şu saatinde kendine acayip sorularla eziyet etmezdin. Okul, mahalle muhabbeti falan uzar da uzardı. Bir daha da nah gelirsin ev partilerime. Boynum gerilip dikeliyor. Dik dik tosbağaya bakıyorum. Çık lan aradan beyinsiz! Adam şaşkın ve sararmış gözlerle yüzüme bakıyor. Ağzıma inanamıyor. Duyduklarına inanamıyor. Kelimeler, etkisini yitirmeden taksinin içinde savrulup duruyor. Öyle eziliyorum ki, kırlaşmış harika saçlarından gözlerimi alamadan toparlamaya çalışıyorum durumu. Barış. Barış’ı görür gibi oldum sanki. Saçmaladı. Bir şeyler söyledi. Tutamadım kendimi. Erkeğin gözleri daha da büyüyor. Gülümsemeye çalışıyor. Olmuyor. Istıraplı, tiksinir gibi bir ifade beliriyor yüzünde. Taksi hızlandıkça ifade, yüzünün her köşesine dokunuyor, dağılıyor. Onu kaybediyorum. Delimsi bir ses tonuyla, Evine vardığımızda daha iyi hissederim kendimi, diyorum. Takma kafana der gibi saçlarımı da arkaya atıyorum. Delilik diyor, cık cıklıyor diğer yandan. Kaptan, hanımı evine kadar bırak, diyor adam. Cebinden saymadan para çıkarıp veriyor. Şoför de huzursuzlanıyor. Ne güzel gidiyorduk öyle boş sokaklarda. Kadının deliliği tutmasaydı… Sahi, bazen böyle oluyorum. Deliliğim tutuyor. En çok da ev partilerinden sonra. Bu sırada erkeğin kırlaşmaya başlamış saçlarında kalıyor aklım. Parmaklarımın arasında çıtırdayışını duyumsuyorum bu saçların. Çıt, çıt. Parmak uçlarıma bakıyorum sonra. Arabanın içi soğumaya başlıyor. Kaptan beni evime kadar bırakıyor.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR