Esra Ertan • Paçanga Soğursa Bir Şeye Benzemez
2 Temmuz 2017 Öykü

Esra Ertan • Paçanga Soğursa Bir Şeye Benzemez


Twitter'da Paylaş
0

Verda ve Seymen’i daha fazla erteleyemezdik… Görüşmek için önerecekleri herhangi bir akşama kendimizi hazırlamamız kaçınılmazdı. Hazırladık biz de… Belki bir yıldır onlarla bir araya gelmemiştik. Bunun bizim için ya da benim için ne ifade edeceğini kestiremiyordum. Evet, korkuyor olabilirdim. Ama sadece bu değil. Öte yandan bizi görmek için bu denli ısrarcı olmalarına da bir anlam veremiyordum. Ne yani gerçekten bizi özlemiş olabilirler miydi? Giderek eksilen ve dünyanın tuhaf yerlerine dağılan eş dostumuzu bir arada tutan bağlar, zamanın ve diğer önemsiz şeylerin gittikçe güçlenen etkisiyle kopuyor, dağılıyordu. Çok kuvvetli dostluklar geliştirememiştik. Biz yani. Ben ve Hakan. Herkesin gerçekleşmekte gecikmiş hayalleri vardı. Birbirimizde bu gecikmişliğin izlerini görmekten yorulmuştuk sanırım. Ben ve Hakan, dünyanın daha tuhaf yerlerine gitmek istemedik. Bizi çevreleyen tuhaflığı nasılsa tanıyorduk. Hakan sürprizlerden hoşlanmaz, onunla olan ilişkim beni ve serüvenci kimliğimi evcilleştirmiş, sevgilimin alışkanlıklarına açık, uyumlu bir kadına dönüştürmüştü. Bunun için Hakan’ı suçlayamam elbette. Rızam dışında bir şey talep etmeyecek kadar halden anlar o. Bu, benim onun hoşnutluğunu kazanmak için yaptığım bir yatırımdı daha çok. Farkındaydım da üstelik. Neyse, Verda ve Seymen’le görüşmeye birlikte karar verdik. Kimsenin tek başına niyetleneceği bir durum değildi. Hakan, Perşembe akşamı uygun olduğumuza dair kısa bir mesaj yazdı Seymen’e. Tadı aromatik olan bir şarap beğendik, giderken de yanımıza aldık. “Who will take my dreams away” çalarken yoldaydık. Unutulmamak üzere söylenmiş çok söz vardı. Ve bu sözler zamana, belleğimize, duygularımıza inatçı bir şekilde direniyor, düşündükçe, biz buradayız diyorlardı. Hakan’la bu konuyu pek konuşmadık son zamanlarda. Ama biliyorum ki unutmak konusunda kolaycı bir tavır geliştirememişti o da. Yolda, arabanın içinde biliyordum ki benim gibi o da bunları düşünüyor, geceye dair içinde yükselen gerilimi kontrol etmeye çalışıyordu. Doğrusu uzun zamandır Hakan’la konuşmuyorduk. Uysal alışkanlıkları olan bir hayatı seviyordu o. Bunun benim için bir çok şeyi kolaylaştırdığını söyleyebilirim aslında. Ama çok sıkılmıştım. Dudaklarını öpmem için uzattığı zamanlarda onu tokatladığımı, onun öfkelendiğini, çok ağır bir tonda kavga ettiğimizi, sonra da hınçla seviştiğimizi hayal ediyordum. Bana ne oluyordu bilmiyorum. “İyi misin Zeynep?” “Omlet ister misin Zeynep?” “Ev gibisi yok be Zeynep…” Belki de fethedilecek kaleler kalmıştır bir yerlerde… Ondan ayrılmayı birkaç kez denedim aslında. Ve o her defasında bir daha deneyelim dedi. Kendimi her denemede ev değiştirirken, bir başka semtte, bir başka mahallede buldum. Haldun Taner gibi hissettirdi bu bana. Yazılarını Markiz’de, Lebon’da ya da Pelit’te yazdığını okumuştum. Ve Haldun Taner başka anlamlar taşımaya başlamıştı benim için. Ben de İstanbul’un parklarının ilişkimize iyi geleceğini düşündüm. İlk ayrılığımızın hemen ardından Abbasağa Parkı’na yakın, çıkmaz bir sokakta tuttuk evimizi. Bilemiyorum. Hakan’ı hayatımdan çıkaramayışımın sebebini düşünüyorum uzun zamandır. Onu sıkıcı bulduğumu ve ara vermemiz gerektiğini sık sık ima ettim ona. Ancak bunun sadece onun sıkıcılığıyla açıklanacak bir his olmadığının da farkındaydım. Yüksek penceremizden parka bakıyordum her gün. Bir şeyleri ertelememi bana anımsatan bungun yeşiline… Neyse, bunu daha sonra da düşünmeye devam edebilirim. Kapıyı Seymen açtı. Heyecanımız, iç sıkıntımız ve elimizde bir şişe şarapla kapıda öylece dikiliyorduk. Seymen’in parfümü, bakışları ve onunla ilgili aklıma gelen diğer şeyler aynıydı. Bu, bana hiç kimsenin bir yere gitmediğini, hiçbir şeyin değişmediğini hissettirdi. Peki bu gerçek olabilir mi? Olanları açıklamak kolay değil benim için. Ben heyecanlı, Hakan heyecanlı, Seymen heyecanlı. Hoş geldiniz, özledik sizi dedi Verda. Heyecanımızı şen olmaya çalışan sesiyle yırtıverdi o an. Bir süredir birlikteydiler Seymen’le. Uzatmaya ne gerek var dediler herhalde ki Verda, Seymen’in dairesine taşındı az zamanda. Evde her şey yerli yerindeydi. Uzun koridora sıralanan odaları geride bırakarak yemek odasına geçtik. Mor bir ışıkla öne çıkarılmış mini bar dikkatimi çekti hemen. Makbule teyzenin o küçük, harika burnunu aralarına sokarak Seymen’le Hakan’ı adeta hizaladığı ve ortak bir mutluluğa gülümsediği eski fotoğraf ilişti gözüme. İlişti çünkü bir kopyası da bizim yatak odasının bir köşesinde aynı mutluluğa gülümsemeye devam ediyordu. Yemekten önce ne alırsınız dedi Seymen. Bir tahmini varmış gibi yüzüme baktı göz ucuyla. Tedirgindim, yüzümde okunabilecek şeyleri saklamanın zorluğunu bir kez daha tecrübe ettiğim o gecelerdendi. Buzlu votka, dedi Hakan. Aynısını istedim ben de. Verda bu gece herkesi memnun etmeyi aklına koymuş bir canlılıkla bize hangi yemeği neden hazırladığını, mezeleri neden Seymen’in seçtiğini anlatıyor diğer yandan da geceye uygun bir müzik seçmeye çalışıyordu. Elindeki Marvin Gaye plağına baktım. Sonra da onun az önceki canlılığı devralan yuvarlak kalçalarına. Her şey kusursuz ve o ölçüde de rahatsız ediciydi. Başta Verda. Güzeldi, çekiciydi, akıllıydı. Gözlemlediğim kadarıyla ilişkilerini yönetebilme becerisine de sahipti. Rüzgârın yönünü tayin edebilen bir kaptanın denizle olan barışını izlemek gibiydi Verda’yı izlemek. Seymen’le kurduğu o sakin bedensel ittifak, başarılarının tanığı olan dinginlik ve kusursuz güzellik… Bunların hepsi rahatsız ediciydi. Ondan hoşlanıyordu Seymen. Ev, mutlu bir mekân olarak, yaşamayı becerebilen bu iki insana beklediklerinden fazlasını bahşediyordu. Böyle bir yaşama tanık olmak her zaman sorun içerir. İçinde ucundan tutabileceğim, bildiğim hiçbir şey yoktu çünkü. Bana ait bir kederi, bir beceriksizliği, bir yanlışlığı içermiyordu. Seymen geride bırakabilmişti. Ben bırakamamıştım... Şu anda, burada, bir arada olmamızın sebebini düşünüyorum. Gerçek sebebini. İçimdeki konuşmalardan, ithamlardan, yırtıcı saldırılardan kaçmayarak anlamaya çalışıyorum. Masaya oturduğumuzda, garnitürlü enginardan ve yoğurtlu patlıcandan tüm bu anlam arayışlarımı unutturmaları için bir medet umdum. Ve rakının kendi özünü kaybetmeden suyla ilk karıştığı ana baktım. Sonra Verda’ya, Hakan’a, sonra Seymen’e… Bu karşılıklıktan zengin bir deneyim çıkabileceğini varsaydım. Ancak kendimi bu zenginliği taşıyacak kadar güçlü bulmuyordum henüz. Fırında kızarmış kuzu inciğe abandım ben de. Yapabileceğim en iyi şey, şu anı göğüsleyebilecek bir performans göstermekti sanırım. İnciğini parçalarken Hakan’a baktım. Açık kumral perçemleri gözünün üstüne düşmüştü. İnciği kemiğinden sıyırırken ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha fark ettim. Bir gün bir arkadaşım bu adamlara vadettikleri bela ölçüsünde tutuluyoruz dedi. Bunun üstüne ben, buz prensi Hakan’la birlikte oldum. Vadettiği tek şeyse dünyanın onu yutmasından korkmuş çocuk bir ruhtu. Bu akşam yemeğinde rakısını yudumlayıp içenle aynı ruh yani. Verda, çatal bıçak şakırtılarının kapatamadığı sessizliği cızırtılı sesiyle kesiverdi ortadan. Allah belanızı versin der gibi kamçıladı bu ses hepimizi. Ya da ben öyle sandım. Arayı uzatmayalım ya, daha sık görüşelim, dedi Verda gülerek. Bu arzunun hangi ruhsal ihtiyaçtan kaynaklandığı konusunda bir tahmin yürütebilirim. Sonunda kendisine, bazı şeyleri kabullenmesini kolaylaştıracak bir oyun alanı yaratabilmişti. Şimdilik… Seymen de onu desteklercesine başını öne doğru salladı. Elbette. Bir dahakine de bizde toplanırız o zaman, dedi Hakan. Sözcüklerle arası hiçbir zaman iyi olmadı Hakan’ın. Karanlığa, hırpalanmışlığa, buhrana ve aynı zamanda çabaya, arzuya, coşkuya dokunan ruhunu kelimelerin imkânlarıyla anlatabilmek, açılabilmek isterdi tabii. Bunu biliyorum. Kırılmamak için tüm gücüyle ışığa dokunmaya çabalayan bir dil içinde yaşamak, tüm uğraşısıydı. Ona duyduğum şefkatin güçlü kaynağıydı bu bir anlamda. Şefkat, ilişkimizi belirleyen önemli bir kelime. Artık onun bedenini merak etmememe, cinselliğine duyduğum özlemi kaybetmeme, ondan ve duygularından sancılı bir şekilde vazgeçmeme karşı güçlü bir barikat gibi dikilen şeyin ta kendisi. Seni kaybetmek istemiyorum, yanımda kal, diyemiyor açıkça. Ben kalıyorum yanında. Böylelikle şimdi Yoğurtçu parkının birkaç sokak arkasında kalan yeni evimize, Seymen ve Verda’nın olası ziyaretinin davetiyesini de vermiş olduk. Hakan bundan memnun muydu yoksa lafın gelişi yapılmış gönülsüz teklifinden ötürü pişman mıydı, bir anlam çıkaramadım. Yüzüne bununla ilgili yerleşecek her duyguyu çoktan savmıştı sanki. Kuzu İncik nasıl pişer? Karabiberi uzatır mısın rica etsem? Buz bitmiş, dolaptan alıp geleyim ben. Hakan, rakı doldursana bardağına. Verda bu pilav harika olmuş. Nasıl yani, kaju mu attın içine? Hah, bu harika bir fikir. Kaju, sen, harika fikir… Bu gece bitmesin istiyorum… Bir ara sigara içmek için kalktım masadan. Mutfağa yürüdüm. Seymen dolaptan takır takur buzları çıkarıyordu. Hâlâ mutfak balkonunda sigara içiyorlardı. Bazı şeylerin değişmemesi ne güzel. Buz parçalarının ufak çarpışmalarla kovayı dolduruşuna baktım. Seymen plastik kabı hızla eğiyor, büküyor, fırlayacak olanların üstüne kapaklanıyor, oynuyordu sanki onlarla. Yaklaştım tezgâha ben de. Bu oyunu oynayasım vardı. Bazı şeyleri hatırlayasım vardı. İçerde bıraktığım şefkatten sanki hıncımı alasım vardı. Mutfağa geldiğimi görünce Seymen başını kaldırdı. Karmakarışıktım. O daha serinkanlı duruyordu ama. Belki de öyle görünmeye çalışıyordu. Benimle yalnız kalacağını anlayan bedeni, bu serinkanlılığı yıkmaya çalışırcasına birden hızlanmaya, sağa sola savrulmaya başladı. Arka tezgâha döndü, bir şey aradı, üst dolap kapaklarını açtı. Sonra aniden duraksadı. Gözlerini iyice açtı, bana baktı. Yalnızca bana baktığı zamanlardaki gibi… Bir adım daha yaklaştım. Elleri masanın üstündeydi. Bir şeyler söylemek istiyordum, hissettiklerimi. Ve onlar, zihnimi bölen kırmızı bir çizginin gerisinde, özgür kalmalarını sağlayacak birkaç kelimeyi bekliyorlardı. Özensiz de olabilirdi bu kelimeler hatta saçma. Seni çok özlüyorum. Bak, seninim hâlâ, diyemiyorum. Balkonda bir sigara içeceğim, diyorum. Küllük her zamanki yerinde. Nerede? Ya işte, oyun kutuları var ya onların arasında, biliyorsun ya yerini. Bildiğim ne kaldı ki? Neyi bildiğimin, neyi unuttuğumun üstünde hiç düşünmemişti. Onda aynı kalmıştım. Oyun kutularının arasında bir küllükle balkonda duruyordum öylece. Bir yılı aşkın bir süredir görüşmemiştik Seymen’le. Yapamadık. Hakan vardı. Ne yaşadıysak bununla başa çıkabilmişti o. Geride bırakabilmişti. Bizi bir arada görmek istiyordu. Böylelikle kazandığı gücü test etme olanağı yaratmıştı kendisine. Başımı çevirip ona baktım, Verda mutfağı cıvıldatan sesiyle şak diye içeri girdi hızla. Nasıl tarif edeyim bilemiyorum, bütün vücudumun tutuştuğunu, alev aldığını hissettim o an. Hafif bir titreme. Sonra döndüm sokağa baktım. Söndür şu sigaranı da içeri gel. Paçanga soğursa bir şeye benzemez. İçeri gelmesem, o paçangayı yemesem. Sigaramdan son bir nefes çektim. “Hadi ya, geldim o zaman.”

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR