Evime Hoş Geldin
17 Eylül 2019 Öykü

Evime Hoş Geldin


Twitter'da Paylaş
0

Anna bana sorular soruyor. Anna’nın soruları kuzeyden. Sarışın mavi gözlü insanların ülkesinden. Kendimi hayata gözlerini yeni açmış gibi hissediyorum onunlayken. Daha nerede olduğumu anlamadan yürümeye başlamışım. Ayaklarım beynimin komutlarını yerine getiremiyor.

Sağ bacağıma yasladığım, elektrik şarj yeri bir süre önce çalınmış artık elektriksiz bisiklet. Her parçasında biraz yeşil. Bir zamanlar çevreye dosttum ben, diyor.

Bisikleti güç bela trenin özel vagonuna çıkardım. Uzun süre ne yaptığımı çaktırmamaya çalışarak kilidinin nerede olduğunu aradım. Anna’nın turuncu kapüşonundan, şaşkın bakışlarından hoşlanmıyorum. Ona soracağıma  bisiklet bacağıma dayalı giderim daha iyi.

Buraya gelmeden bisikletli hayata alışmak amaçlı izlediğim bir videoda görmüştüm. Bazılarına kelepçeye benzeyen kilitler takıyorlardı. Tekeri sabit tutarak hırsızın sürüp götürmesini engelliyor. Bu mükemmel icattan bizde yok tabii.  Çalmayı kafaya koymuş insan bir masum kelepçe yüzünden vazgeçecek değil. Sırtlandığı gibi kaşla göz arasında götürür.

Daha en az on durak var. Kararımdan cayıp huzur içinde pencereden bakan Anna’ya seslendim, Bunun kilidinin nerede olduğunu biliyor musun, diye sordum.

Oturduğu yerden işaret parmağıyla selenin altını  gösterdi. Bana bakarken şaşkın olmasına alıştığım gözlerinde alay var. Tanıştığımızdan beri duyduğu şaşkınlıkları biriktirmiş, hepsini bir yerde toplamış. Elektrikli bisiklet görmemiş olmama, onun bildiği sporları bilmeyişime, otuzumdan sonra ülke değiştirmeme, bu soğuk ülkede umut dolu oluşuma şaşırıyor.

Tanışıklığımız iki hafta öncesine dayanıyor. İnternetten bulduğum evin diğer odasında Hollandalı bir kadının kalacağını duyunca sevinmiş, yirmi iki yaşında olduğunu öğrenince önyargılara kapılıp üzülmüştüm. Yine de bana biyoloji dersinde mikroskopla bakarken hayretlere düşülecek bir türmüşüm gibi davranacağını düşünmemiştim hiç.

Tanıştığımızdan beri sorduğu soruları cevaplarken türlü türlü şey geçiyor aklımdan. Kimi zaman onun rahatlığına hayran oluyorum. Batı Avrupa’nın doğusu yok ona öğretilenler arasında. Bulgar nedir duymuş ama yakın temasta bulunmamış. Dünya  turistik binaları fotoğraflayan Japonlardan ibaret sanıyor. Gana nerede biliyor, ama bir Ganalıyla aynı evde yaşasa Ganalı yaratılışını sorgular, onu Batıya atan rüzgâra lanet okurdu. Kimi zaman hayatımla ilgili cevapladığım soru başına ücret almayı düşünüyorum. Cevaplamakta zorlanmayacağım belli başlı konular var. Orta Doğulu nedir, nasıl davranır. Asya ile Avrupa arasındaki köprüde fena halde sıkışıp kalmış, kimselere yaranamayan bir kültür ve bu kültürün insanları neler hisseder isimli, birincinin devamı niteliğinde ikinci bir konu. Bunca sene faydalandığı ücretsiz eğitim sistemi işe yaramamışsa belki de artık bir miktar para ödemesinin zamanı gelmiştir.

Dün mutfakta denk geldiğimizde, dilim kırılsaydı da söylemeseydim, son beş yıldır yüzme havuzuna hiç gitmediğimi söyleyiverdim. İkide bir okulda yüzme öğrettiği öğrencilerden ve Amsterdam’da üye olduğu olimpik havuzdan bahsediyordu. Şaşkınlıktan yuvasından fırlayan gözlerle, birkaç farklı şekilde ciddi olup olmadığımı sordu. Şaka yapmak isteseydim inan bu yüzme havuzuyla ilgili olmazdı, dedim ben de. Kebap döner şakası yaparım, Tarkan şakası yaparım, o da olmazsa Sneijder-Yolanthe şakası yaparım. Ama bizde yüzme havuzuyla şaka olmaz. Hele olimpik olanıyla hiç. Bana bazı yerlerde ayağım yere değse bazılarında değmese kafi. Önemli hissetmeme yeter de artar bile.

Bisikletin kelepçesini yerine oturtmayı sonunda başardım. Benim bisikletim de artık sokak ortasında başıboş duranlar gibi kilitli ve biri sırtlanıp götürmeyeceği için oldukça emniyette.

Anna’ya doğru ilerledim. Yanı dolu. Arkasındaki boş yere geçtim. Onu arkadan seyrederken sever gibi oluyorum. Suratında soru dolu, alaycı ifade olmadan ne tatlı. O da bana diyor mudur ne manyak çıktı bu Türk kadın diye. Bir günlüğü varsa eğer, ona anlattıklarımı heyecandan çirkinleşen yazısıyla, bazen sinir bazen yeni keşfinin neşesiyle not alıyor mudur defterine.

Gürültülü bir yağmur var dışarıda. Sabahın köründen beri yağıyor. Ağaçlar yemyeşil, yollar düzenli. Sel riski yok.  Bu sabah evden çıkmış, bir anlık heyecanla planladığımız seyahatten kuşku duyarak istasyona doğru bisiklet sürerken,  tanıştığımız andan beri Anna’nın sorularından neden bu kadar rahatsız olduğumu düşündüm. Ne var sanki, cevaplamak zorunda mıyım. Az önce kanaat getirdiğim parasız eğitim sisteminden hakkıyla faydalanamayan o değil de ben miyim yoksa. Sorulardan rahatsız, cevapları tedirginlik dolu. Soru sormaya çekinen biri. Denk geldiği en ufak bakışta, Batılı tarafından Doğulu olarak küçümsendiğine emin oluyor. İşine geldi mi Doğulu işine geldi mi Batılı oluyor bir de. Bulunduğu ortama ve yanında olduğu kişiye göre değişiyor konumu. Doğudan bakınca oranın Paris’i İstanbul’da, cenk eder gibi ama coşkuyla yaşamış. Batıdan bakınca asgariden az gelirle, o trafikte ve bir ülke nüfusunda insanlarla dar alanda iyi hayatta kalmış.

Onun baktığı pencerenin hizasından bakıyorum. Biliyorum ki bambaşka şeyler görüyoruz. Ben hayat, huzur, düzen, doğa görüyorum. O çocukluğunu, tanıdık sarışın-mavi gözlü suretleri, kendi evine giden yolları görüyor. Aynı pencereden bakmayı beceremiyoruz aslında. Becermemiz de gerekmiyor.

Yaklaşık iki dakika sonra ineceğimiz durak gelecek. Gözümü durakları gösteren haritanın geriye sayan sayacına diktim. Anna’dan yardım istemeden bisikleti aşağı indireceğim. Yardım edeyim mi diye de sormayacak muhtemelen. Ama kabalığından değil. Ona da sorulmadığından belki. Onun penceresinden bakınca sorulması gerekmediğinden.

Tren durunca kelepçe kilidi açıp bisikleti önüme kattım. Anna ezberlediği yoldan inmiş bile. Bisikletine oturmuş beni bekliyor. Yanına gidince etrafına uzun zamandır görmemiş gibi iç çekerek baktı, Evime hoş geldin, dedi.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR