Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

24 Haziran 2021

Öykü

Fıtrat

Aykar Sönmez

Paylaş

2

1


Başımızı kaldırmış ışıklığın kalın, buzlu camında dövüşen kuşların gölgelerini izliyoruz. Yerden yere çarpıyor kuşlar birbirlerini. Biri daha gitti, diyor anneannem selayı duyunca. Sonra kısık sesle çevirmeye başlıyor duyduklarını. Ey halleri ve yılları değiştiren Allahım, bizim durumumuzu en iyiye tebdil et. Yukarıda biri diğerini cama güm güm vuruyor. Biz Allah’a aitiz ve yine ona döneceğiz. Gümbürtü artıyor müezzinin sesi arasında. Boynum ağrıyınca indiriyorum başımı. Pudra yüzüyle devam ediyor anneannem yukarı bakmaya. Ne kadar güçlü hâlâ ve ne kadar güzel…

– Kargalar mı, diyorum.

– Martılar ve kargalar, diyor. Bir karga yakalamış ensesinden demek.

– Ama onlar martı. Martılar çok güzeldir, bunu herkes bilir deyip tekrar yukarı kaldırıyorum başımı sanki martıyı görebilecekmişim gibi arayarak.

Ben fıldır gözlerle bakınırken bu sefer anneannem dönüyor yüzüme:

– O başka o başka. Güzel olunca öldürmeyi bilmez mi? Herkese bir fıtrat bir görev biçmiş.

Dönüp bakıyorum bu pudralı yüze tekrar. Tükürsem mi tokat mı atsam kapanıp ellerine ağlasam mı, sorsam mı biriktirdiklerimi bir bir? Bakabilirim böyle saatlerce. Çekmiyor gözlerini, arıyor içimde. Neyi?

Zil çalıyor. Sen dur, deyip kalkıyor. Kapıcı Salih’n sesi. Sesleniyorum:

– Martıları söyle, martıları! Olmaz böyle! Hem bak, apartman inliyor gümbürtüden.

– İşte yönetici burada, söylesin bir yol. Yapalım hemen. Ben işten kaçmam, diyor. Yönetici diye anneannemi kastederek. Sesi güleç.

Ses kesiliyor yukarıda. Tebdil etti demek martı kargayı.

– Bu sefer benden olsun kahveler, sen otur diyor anneannem.

Oldum bittim sevmem kahve pişirmeyi. Daha el kadar çocukken öğrenmiş, marifet sanmıştım. Çatıda şimdi tıkırtılar, sürükleme sesleri, didiklemeler. Kapatıp küçük odanın kapısını mutfağa geçmek en iyisi. Bakır cezvede yapar kahveyi hep. Bakır cezve olmazsa içmez. Yavaş yavaş bırakacak rayihasını. Şimdi sorsam mı öyle aniden? Sırtı bana dönükken daha rahat sorabilirim ama o zaman da mimiklerini kaçırırım. Bir tek sesi kalır gerçeği anlamam için. Hoş renk de vermez ne yüzüyle ne sesiyle Hanım Ağa! Yakmayacaksın kahveyi, kısık ateşte… Belki yine de gözlerine bakarak sormalıyım. Ufacık bir iz, bir ışık ya da tam aksi bir donuk bakış… Kabarınca kaşıkla dağıtırsın fincanlara köpüğü. Aman dikkat kaçmasın. Derdi günü hep kendi keyfi. Farkında mı acaba ne kadar bencil olduğunun. Sorsan sizin için, der tabii. Sinirlenmeye başlıyorum yine. Yine hesap soramadan döneceğim eve. Köpükler eşit, sinirler değil.

– Sen geç salona ben suları da koyayım geliyorum, diyor.

Pırıl pırıl koltuklar, halılar. Tozun zerresi yok vitrinde. Her zamanki gibi konsolda fotoğraflar gümüş çerçevelerinde mutlu mutlu gülümsüyor. Dayılarım, dedem ve anneme hamile olan anneannem. Büyük dayımın elinde küçük metal bir araba, diğerinde küçük bir kamyon. Kadife perdeler, İskandinav koltuklar, arkalarındaki masada gümüş olduğunu tahmin ettiğim şamdanlar. Her şey siyah beyaz. Hemen yanındaki fotoğrafta annem de var. Fotoğraf annemin ördüğü iğne oyası örtünün üstünde. Dedemin kucağında, öyle tepkisiz bakıyor kocaman gözleriyle. Aslında bir tek o ağlamaya meyilli gibi. Duvarda asılı çerçevelerde dayılarım ve annemin dönem dönem halleri. Hiçbirinde gülmüyor annem. Anneannem hep dayılarımın arkasında, annemse hep kenarda bir sığıntı gibi.

– Lokum tabağı ve badem şekerleri olacaktı vitrinin rafında, diye sesleniyor anneannem.

Büyük, masif, maun vitrine sıkışıp kalmış bir gülücük görüyorum lokum tabağının arkasında.  Yeri değişmiş bu fotoğrafın diye düşünüyorum. Eskiden arkadaki odada örtü ve tespih dolabının üstünde dururdu. Buruk buruk gülümsüyor annem. Üstünde bindallı, ellerini kınalamışlar, kırmızı kumaşlar sarılı. Küçük şirin bir kızın kırmızı eldivenli elleri gibi. Kına gecesinde ama dedem var yanında. Karşısında da babaannem. Biliyorum bu gülüşü hayal meyal. Aklımda kalan ender görüntülerden biri. Yataktaydı ben kapıdan girdiğimde. Sersem sepelek gülümsemeye çalışmıştı biraz doğrulup. İlk karnemdi gösterdiğim. Başımı okşamaya çalışmıştı titrek eliyle. Mutluluktan çok hüzün vardı içimde. Herkesin annesi yanındayken ben babaannemle almıştım karnemi. Yol boyunca pekiyi’lere bakıp bakıp bir an evvel anneme kavuşmayı hayal etmiştim. Karnemi gösterince ilk duyduğum şey anneannemin buyurgan sesi olmuştu: “Annen biraz yorgun.” Hep yorgundu zaten. Özellikle şimdi bunu belirtmenin sırası mıydı sanki. Başımı elinin altından çekmek istemedim. Okşamasa da elini hissetmek güzeldi, hep kalsaydı. Bir yastığa koyar gibi koysaydı elini ve ben hiç kıpırtısız saatlerce orada öylece otursaydım.

– Evet, haydi bakalım! Buyur, afiyet olsun.

 Gülümsemesine bakılırsa normal bir aileymişiz meğer. Lokumları daha dün aldığını, badem şekerlerini ise cuma ziyaretine gelen Hayriye Hanım’ın getirdiğini söylüyor. Artık ne eskisi gibiymiş ki lokumlar olsunmuş. En azından kahveler o kadar bozulmamış ve daha bir sürü şey anlatıyor ben dinliyor gibi yaparken. Dinlemiyorum. Yüzünün kıvrımlarında, kırışıklarında, lekeli ellerinde bir cevap arıyorum. Hayır, dimdik oturuyor koltuğunda. Yurt dışından gezmeye gelen yaşlı turistler gibi sağlıklı görünüyor fakat onlar kadar bile cana yakın gelmiyor gözüme.  Belki bir pişmanlığın bir vicdan azabının izini görürüm diye aniden söylüyorum:

– Annemin fotoğrafını buraya getirmişsin.

– Evet, diyor yüzüme bakmadan ve eliyle hiç de kısa olmayan eteği sanki kısaymış gibi çekiştirerek. Onunla oynamak, üstüne gitmek istiyorum biraz da zevk alarak:

– Ne o, mini giymeyi bilmeyen yeni yetmeler gibi çekiştiriyorsun eteğini deyiveriyorum muzipçe gülerek. Sert bir biçimde kaldırıyor başını ama fırsat vermiyorum.

– Kızma canım, insan saklayacağı, kaçacağı bir şey olduğunda yapar böyle, normal. Sinsice gülmek hoşuma gidiyor, onu apansız kıstırdığımı hissediyorum

– Saklayacak bir şey yok. Lokum aldıkça göreyim istedim, hepsi o. Kahvesiz geçmez günüm benim. Sağ olsun arayan soranım çok. Her gün illa gelir biri kahveye. Bana söylüyor, dokunduruyor; onu sık sık aramadığım için laf sokuyor. Ama üstünlüğü ona vermeyeceğim. Oyunu bu sefer kazanamayacak. Bu zaferi kazanayım sonra sıra babama gelecek.

– Neden her gün görmek isteyesin ki annemi? İnsan akıl hastanesine tıktırdığı kızını neden görmek ister ki!

– Yasemin! Pudrasına rağmen kıpkırmızı olmuştu yüzü. Ben tıktırmadım onu. Sen de biliyorsun. Hem bu nasıl söz böyle!  Tıktırmakmış! Daha geçen gün sana söyledik babanla; ilaç bağımlısıydı annen. Kurtaramadık, olmadı! Kendisine zarar veriyordu. Üstelik size de zarar verebilirdi.

– Ama hiç vermedi. Oradayken de kimseye vermemiş.

– Vermedi çünkü tedavi ediliyordu. Gözetim altındaydı. Hem sen bir anne için bu ne kadar zor bilmiyor musun? Neden, neden böyle konuşuyorsun?

– Peki sen, annesi sağ olduğu halde annesiz olmak nasıl biliyor musun anneanne! Bilmiyorsun, bilemezsin. Okulda, sokakta sorulan sorulara küçük bir kız nasıl yanıt verebilir bilir misin? Bilemezsin.

Elini uzatır o hep dik ve soğuk sesi biraz kırılır bir şefkat, bir özlem emaresi görürüm sandım. Bunu hem istedim hem de o elden nefret ettim. Sadece sabırsız ve bıkkın bir oh çekip az evvel hiddetle kalktığı koltuğa bıraktı kendini. Yüzü tekrar bembeyaz olmuştu. Pudradan da beyaz. Dudakları incelmiş gibiydi, çenesi yukarı kalkık. Baktığımı görünce toparlandı yine dimdik oldu yerinde. Boynunda bir damar şişip şişip iniyordu. Oysa ben daha son şutu mu vurmadım. Ellerinin titrediğini fark ediyorum. Fincan tabağını eline alıp anında bırakıyor şıkır şıkır sesi duyunca. Zayıflık asla ona göre değil. Ne ona ne de onun ailesine uygun bir durum zayıflık.

– Buz gibi oldu kahveler, diyor sesine ayar vermeye çalışıp.

Buz gibi olan sadece kahve mi? Neyimiz sıcak ki! Yerimden kalkarken fincanımı elime alıp bir süre camdan bakıyorum. Annemin oyun oynadığı sokağa, elleriyle çiçekler diktiği bahçeye. Sokağın açıldığı caddeye… Yeni yapılan binalara. Annemsiz büyüyen, gelişen, değişen ne varsa hepsini silip atmak istiyorum. Yirmi beş yılı tutup geri çevirebilmek istiyorum. Bir evlat, üçünün içinden sadece biri, sadece bir kişi neden bu hale gelir bir ailede? Nedir diğerlerinde olup da onda olmayan, nedir eksiği ya da fazlası da delirir? Bir anne nasıl buna izin verir? Ölmüş olmasını acıdan ölmüş olmasını bir yerine felç gelmiş olmasını dileyerek hınçla dönüyorum arkama sormak için. Delici bakışlarıyla karşılıyor beni.

– Beni suçlama seansın bittiyse namazım geçiyor. Yemeğe kalacaksan…

Hayır der gibi bir baş işareti yapıyorum. Ben ne kadar yılgın ve bitiksem o, o kadar diri, güçlü ve hatta güzel. Tepsi elinde çıkıyor salondan. Ayakkabılarımı giyerken geliyor mutfaktan.

Son bir atağa cesaretim var mı diye kendimi yokluyorum ki fark etmiş gibi uzatıyor elini saçlarıma. Hayalet gibi bir el; varla yok arası. Âdet yerini bulsun der gibi. Yine de o an annem olmak istiyorum.

– Üzme kendini. Geçmişi kabul et olduğu gibi ve bırak artık. Bak kaç yaşında kadınsın. Geldik gidiyoruz işte. Kendi dünyanı kuralı çok oldu. İsyanı bırak. Evine, yuvana bak.

Bir annenin sözleri olabilir mi bunlar? Böyle peş peşe tespih çeker gibi diziliverir mi kelimler bu kadar rahat! Bu tevekkülse nasıl bir tevekkül, fıtratsa nasıl bir fıtrat? Çatıdaki gürültüyü hatırlıyorum birden. Yüzüne bakıyorum; tükürsem mi tokat mı atsam kapanıp ellerine ağlasam mı yoksa sorsam mı neden hiç sevmediğini biricik kızını, bilemiyorum.

YORUMLAR

Cabir Özyıldız

Kılçıksız, akıp giden bir su gibi... Kaleminiz daim olsun.

1 Temmuz 2021

Öne Çıkanlar

Ahmet Ümit Yalnız DeğildirT. Erbarıştıran
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

7 Mart 2025

Osmanlı Mutfağından Ramazan Şerbeti Ta..

Ramazan ayının en özel lezzetlerinden biri olan ramazan şerbeti, Osmanlı mutfağının mirası olan ferahlatıcı ve sağlıklı bir içecektir. Gün boyu susuz kalan vücudun sıvısını dengelemek ve iftar sofralarına lezzet katmak için tercih edilen bu içecek hem besley..

Devamı..

Antalya’nın Meşhur Yemekleri

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024