Avrupa’nın çöken hümanizmine, Nazizmi/Hitler’i yoğuran tarihin oluşturduğu yıkıma gönderme...
“Sorun, bazı bireylerin çılgınlığı değil, çağın genel çılgınlığıydı. Zira içinde yaşanan zaman bir çıbandan başka bir şey değildi, iliklerine kadar çamura batmış ve çürümüş bir geçmişin zemininde büyüyordu ve eninde sonunda kaçınılmaz olarak geleceği de kemirecekti, böylelikle hayatı hala az çok katlanılabilir kılan şeylerin nihai çöküşüne yol açacaktı.”
– Robert Seethaler, İsimsiz Kafe
Dünyanın bir yerinde hikâyemize doluşan insan ve şeylerin arasında akışan, ete-kemiğe bürünen hayatımızın efendisi miyiz? Şüphesiz “olduğumuz gibi” bir şeyiz şimdilerde, ancak “olmak istediğimiz” bir hal de var gönlümüzde. Neden bu uyumsuz ikilik söz konusu? “Olduğumuz” ile “olmak istediğimiz” arasında hükmümüz nedir? Belki de dünyanın şurasında değil de başka yerde doğmak isterdik; başka ebeveyn, dil, kültür ve şartın bizi yoğurmasını arzulardık; şimdi ne ve nasıl isek, “ah, başka türlü olabilseydik keşke” diyoruzdur. Hayır, ne doğduğumuz dünyanın ne de kendimizi kıvrımlarında bulduğumuz hikâyenin efendisiyiz. Oysa bu ikisi de çok belirleyici; hem neliğimizi hem de nasıllığımızı kuruyorlar. Doğduğumuz mekân, daha ilk günden üzerimize eğilen ebeveyn, etrafımızdan yediğimiz rüzgârların tümü bize rağmen vardır. Biz yok iken var olan şey(ler)in gölgesinde, ışığında, açtığı yolda var olur, çiçekleniriz. Hayatımız var oluşumuzla başlamıyor; çok önceden var olmuş, şekillenmiş, kıvam bulmuş şeye katılarak beliriyoruz. Bir yıkım ve inşa içinde gözlerimizi açıyoruz. Ölmüş atalar buluyoruz; daha kısılmamış sesler duyuyoruz; devası aranmaya devam edilen dertlerin sızısını çekiyoruz.
Geçmiş’in dadandığı Şimdi’de tutukluyuz. Geçmişin sızıp kurduğu, geleceğin de taciz ettiği ara yerde, ne büsbütün geriye ne de ileriye gidebilen bölünmüş bir formuz. Walter Benjamin, bir tarihin mümkün kıldığı İkinci Dünya Savaşı sırasında, ayaklarının önünde bulduğu yıkımların oluşturduğu yığıntı içinde tarihe ve geleceğe dair o ürpertici yorumunu bir resim üzerinden yapar. Tarih tezini, bu resmin içinde yakaladığı hal ile (tarihin meleği) cisimleştirir. Çokça gönderme yapılan, düşündürtmeye devam eden bu yorum Tarih Kavramı Üzerine’de şöyle geçer:
“Paul Klee’nin Angelus Novus adlı bir resmi vardır. Bir melek betimlenmiştir bu resimde; meleğin görünüşü, sanki bakışlarını dikmiş olduğu bir şeyden uzaklaşmak ister gibidir. Gözleri, ağzı ve kanatları açılmıştır. Tarihin meleği de böyle gözükmelidir. Yüzünü geçmişe çevirmiştir. Bizim bir olaylar zinciri gördüğümüz noktada, o tek bir felaket görür, yıkıntıları birbiri üstüne yığıp, onun ayakları dibine fırlatan bir felaket. Melek, büyük bir olasılıkla orada kalmak, ölüleri diriltmek, parçalanmış olanı yeniden bir araya getirmek ister. Ama cennetten esen bir fırtına kanatlarına dolanmıştır ve bu fırtına öylesine güçlüdür ki, melek artık kanatlarını kapayamaz. Fırtına onu sürekli olarak sırtını dönmüş olduğu geleceğe doğru sürükler; önündeki yıkıntı yığını ise göğe doğru yükselmektedir. Bizim ilerleme diye adlandırdığımız, işte bu fırtınadır.”
Evet, şimdinin tutsaklarıyız; geçmişin doğurduğu birikim olarak geleceğe yazgılıyız. İlk günden bize ev olan annemiz, kalbimize yurt olarak bulduğumuz sevdiğimiz, bize hep yancağız/yurt olmuş dostlarımız ölmüş veya yokluğa karışmıştır. Benliğimizin kabuğu aile, ailenin de oluşturduğu ve bizi de mümkün kılan toplum, vatan diye kabullendiğimiz şey, tam da şimdi, geçmişe köklenen eksiklik ve yarayla malul. Canımızı acıtan, yazgılı olduğumuz geleceğe sırt çevirten ne varsa, hepsi, oradan besleniyor. Önünde durup gördüğümüzü toparlamak, eksikliği tamamlamak istiyoruz; ölmüş olanı diriltmek, onu hayata yeniden çağırmak... Yüzümüz öylece geçmişe kilitlenmiş; muradımız, orada olup biteni anlamak, onu baştan kurmak... Çünkü ayaklarımızın önüne yıkımlardan oluşan bir yığıntı fırlatan geçmiş temize çekilmeden sırt çevirdiğimiz geleceğe dönemeyiz. Felaketimiz olmuştur tarih; hayatlarımıza dadanan yaraların tümüne o sebep olmuştur. Bu yüzden geçmişin eksiğini tamamlamak, yara doğuran yerini sağaltmak şart! Benjamin’in “tarih meleği” gibi geçmişe kilitlenmişiz ama tutsağı olduğumuz şimdi de kararsız, yazgılı olduğu geleceğe doğru titreşiyor. Peki, geçmiş bizde bir yara gibi dururken, gelecek ne vadediyor? Eksiği tamamlanmamış, yarası sağaltılmamış bir geçmiş yüküyle sızılan gelecek, müphemlikle beliriyor. Şimdiyi zehirleyen geçmişin, geleceği de kurma ihtimali korkutuyor. Geçmiş, şimdi ve gelecek, hepsinin toplamı zaman biteviye öldürüyor sanki. Zaman aksın istemiyoruz, müphemliğin belirsizliğiyle kalmak ürpertiyor. Fransız Devrimi sırasında insanlar, zamanın ilerleyişini istemedikleri için saat kulelerine ateş açıyorlarmış. Haklılar, ölmüşlerden kalanız çünkü ve geçecek olan zaman içinde biz de öleceğiz. Geçmişin dadandığı, geleceğin ise ürperttiği şimdinin tutsağı insanın huzursuzluğunu tabi ki Huzursuzluğun Kitabı’nı yazan Pessoa anlatabilir:
“Şimdi, daha önce de birçok kez başıma geldiği gibi, duygusal deneyimlerimle başım belada. Bir şeyleri hissetmenin ıstırabını, burada olmanın huzursuzluğu çekiyor, asla bilinemeyecek olana karşı nostalji duyuyorum. (…) Ve şeylerden berraklıkla ve kusursuz şekilde yayılan ışık, onları gülümseyen, acı bir gerçeklikle süslüyor. Dünyanın, bu bayağılıktan, bu sokaktan bir heykel gibi yontulmuş tüm gizemi gözlerimizin önünde beliriyor. Ah, fırça darbelerimize maruz kalan yaşamın gündelik şeyleri nasıl da gizemli! Yüzeyde, ışığın değdiği yerde, bu karmaşık insan hayatı! Zaman, tereddütlü bir gülümseme, gizemin dudaklarında çiçek açıyor.”

Buraya kadar anlatmaya çalıştığım şey, insanlık durumu, tür olarak verdiğimiz fotoğraf, okuru olduğum romancının (Robert Seethaler) yeni romanı İsimsiz Kafe’de resmedildiğini görünce kendimi bunları düşünürken, bu kadar cümleyi kurarken buldum. Daha önce kendisinden Tütüncü Çırağı, Bütün Bir Ömür, Son Senfoni ve Toprak isimli romanlarını okuduğum Seethaler’ın ne kadar sahih bir yerden gördüğünü, gördüğünü dile çağırdığını fark ettim. Küçük insanların hikâyesi üzerinden büyük bir hikâye anlattığını… İsmi bile olmayan bir kafeye sığınan küçük insanların bağırmayan hikâyelerine sokulduğumda, yerleştikleri tarih ve zamana yakından baktığımda, epey karanlık ve kederli bir tarih gerçeğiyle kaldım. Roman, 1966 yılında Viyana’da, otuzlu yaşlarını sürdüren Robert Simon’un, kenar ve yoksul bir mahallenin pazar yerinde açtığı isimsiz bir kafenin müdavimi küçük insanların hikâyelerine konuk/okur ediyor. Walter Benjamin ve Stefan Zweig’in intiharlarına sebep, büyük hümanizmanın rahmi Avrupa’nın çöküşüne işaret İkinci Dünya Savaşı’ndan yirmi yıl sonrasının Viyanası’nda, yıkımların yükselttiği bir yığıntı içinde gezdiriyor. Yerle bir olmuş şehir yığıntılar arasında kendisinden yeni bir şehir doğuruyor, öylece “yeni dünya”nın kapısını aralıyor. Babasını savaşta, annesini ise savaş sonrası yıkıntıda kaybeden Simon, devletin savaş yetimleri için açtığı yurtlarda büyümüş, eğitimini yarıda bırakmak durumunda kalmış, pazarlarda amelelik ederken ismi olmayan bir kafe açmıştır. Kiracısı olduğu kadın da eşini savaşta kaybetmiş, sonrasında eşinden kalmış bir parçaymış gibi, ait olduğu bütüne b/akan bir şey olarak kalmıştır. Simon’un yanında çalışan Mila, savaş sonrasının yoksunluğu ve kimsesizliği içinde belirir, epey yaralı ve arızalı sığınaklar bulur kendine. Her bir şey, savaşın izini/sonrasını gösterir. Şehir, sağlam erkeklerin azlığı ve hüzünlü kadınların çokluğuyla öne çıkar. İki kişiden birinin Nazi artığı olduğu, yoğun bir Türk işçi göçmenin yaşadığı Viyana’da İsimsiz Kafe kayıp ruhların toplandığı yer gibidir. Oraya sığınanlar, her gün bir cesedin göründüğü Tuna haberleriyle oyalanır. Kafenin tenhasında aralarında fısıldaşan; savaşın, geçen zamanın, beliren yaşlılığın, görünür olan kırışıklık ve yetmezliğin içlere saldığı umutsuzluk ve korkuyla konuşan insanlar olur günün her vaktinde. Kira sözleşmesini uzatmak için ilgililere mektup yazan Simon şöyle bir bahane bulur: “Dünya gitgide daha hızlı dönüyor. Hayatları yeterli bir ağırlık kazanmamış bazı kişilerin savrulduğu da olabiliyor. Böyle zamanlarda tutunabilecek bir yerin olması lazım.” Simon’un isimsiz kafesinde tutunacak bir şey arayan kayıp ruhlar geçmişe bakmadan edemezler. Yıkımlardan oluşan yığıntı içinde anılara kaçmakta çareyi bulurlar. “Kendimi yalnızca anılarımda evimde hissediyorum” der isimsiz kafenin isimsiz kahramanı bir kadın. Hızlıca akıp geçerken kendilerini de çökerten zamanın, dahası felaketler doğurmuş tarihin yıkımlarla doldurduğu şimdinin zehirleyeceği bir geleceğin tedirginliğiyle söylenen kadın şunu da der:
“Eğer bir ömür daha verilseydi, ben olmak istemezdim. Kim olmak isterdim peki? Bir hayvan belki. Ya da bitki. Mürver çalısı örneğin. Bir mürver çalısı, yağmur-sıcak demeden yerinde öylece durur, herkes ona bakmaktan keyif alır ve kötülük yapmayı aklından geçirmez. Bak bu hoşuma giderdi. Ama insan seçemiyor işte. (…) Bugün, yıllar nereye gitti diye soruyorum. Her şey hüzünlü artık. Her şey hoş olmayan bir şekilde dağılıyor, çöküyor ya da veda ediyor. Hiç değilse mezarlık güzel. Pek kimse yok ve olağanüstü sessiz. Kuşlar dışında tabii. Kuşlara her şey serbest. İstedikleri kadar cıvıldayıp çığlık atabilirler, sessizlik yine de kaybolmaz.”
Regaip Minareci’nin çevirisiyle Timaş’tan çıkan İsimsiz Kafe, anlattığı küçük insan melankolisi ve düşüşü üzerinden Avrupa’nın çöken hümanizmine, Nazizmi/Hitler’i yoğuran tarihin oluşturduğu yıkıma gönderme yapıyor. Bağırmayan, usul usul açılan hikâyelerin diplerinde epey koyu ve kederli bir dip gösteriliyor. Öyle değil mi zaten? Bireyin düşüşü, melankolisi ve dahi intiharı, ait olunan toplumun düşüşü, melankolisi ve intiharı demektir. Birey/insan, hayatının efendisi değil ise, -ki değil- efendisinin, kendisini yoğuranın hikâyesini gösteriyordur.






