[button]Ruhi Ufuk Karakurt[/button]
Gelecekte alüminyum folyo benzeri tulumlar giyecektik. Etrafta cızırtılı metalik sesler çıkaran robotlar olacaktı. Mikro LED göstergeli şeffaf kasklarımızı kafamıza geçirecek, sırt çantası gibi taktığımız roketlerimizi ateşleyip basen bölgemizden mavi alevler çıkararak uçacaktık. Ama nereye? Burası belirsiz, çünkü böylesine hi-tech bir alemde okula veya işe gitmek fena halde ilkel olurdu. Eh zaten alet edevat da safi eğlence için tasarlanmış gibiydi: havada asılı kalabilen kaykaylar, holografik 3D görüntüler, gezegenler arası ışınlanma kabinleri vesaire.
Bunlar çizgifilmvari şeyler, kim inanır demeyelim hiç. Daha yakın bir zamanda, Türkiye’yi ve diğer gelişmekte olan ülkeleri kurtuluşa erdirecek bir ekonomi-politik teoriyle çıkagelen, saçı sakalı birbirine karışmış bir profesör, son derece ciddi bir yazısında gelecekte insanlar yerine robotların çalışacağını, bizlerinse daha yüce meselelerle uğraşacağımızı müjdelemişti.
Öte yandan distopik bir geleceği ancak ve ancak parlak zihinlerin tahayyül edebileceğini söylemek ne kadar doğru tartışılır. Belki de 12 yaşından büyük hiç kimsenin inanmayı başaramadığı iyimser gelecek hayalleri yerine (havalı deyimle) kültür endüstrisinin geliştirdiği daha “makul” hayallerdir bunlar. İşgücü ihtiyacını genetik kopyalama yoluyla karşılayan ve dünyayı bir teknoşirket oligarşisiyle ele geçirmiş süperbilgisayarlar, zamanda yolculuk yaparak kendilerine ileride sorun çıkaracak insanların peşine düşen robotlar, insan ırkını siberuzay ile uyuşturan ya da atmosferi yakarak dünyadaki yaşama son veren yapay zekalı makineler… Bunlar yıllardır en popüler bilgisayar oyunlarında, filmlerde, bilimkurgularda görmeye alıştığımız senaryo nesneleri. (Bu türden pop bir senaryoda, “Bu dünyadan öteye neresi olursa!” diyen zavallı Baudelaire’miz bile bir pikosaniye huzur bulamaz, çünkü decadance isimli uzay gemisiyle bu dünyanın dışına kaçsa da muhtemelen intergalaktik bir savaşın ortasında kalacaktır). Ayrıca ister kabul edelim ister etmeyelim, onlar da tıpkı, vampirler, fantastik cüceler, gözü morarmış özel dedektifler, ahüzar eden taşra şairleri, sıkıcı şehirlerde hayatın kristalimsi anlamını arayan yalnızlar, röbdoşambrlar ve 19. yy at arabaları gibi edebi klişeler arasına çoktan girdi.
Her neyse. Geçtiğimiz yıllarda bilimkurgulara özgü bir buluşlar serisi önümüze fırlatıldı. Gerçi millenium yıllarından beklenti çok daha büyüktü, ama yine de bize verdikleri ile şimdilik oyalanabilirdik. E-kitap okuyucular, tablet bilgisayarlar, mini bilgisayar cep telefonları… Acaba bunlar iyimser bilimkurgulardaki gibi bize hizmet eden birer ürün müydü, yoksa kötümser bilimkurguların anlattığı gibi bizi simülasyonlara sürükleyecek şeytan işleri miydi? Bazı tartışmalar harlandı ve çabucak alevleri söndü. Velhasıl herkes bu cihazların varlığına alıştı, hatta klasik medya biraz bu cihazlara göre şekillendi falan filan.
Beklenen şekilde en dramatik tepkileri, hem okurların, hem yazarların, hem de endüstrinin ortaklaşa şekillendirdiği tuhaf, jölemsi bir alem olan “edebiyat dünyası” verdi. Kitabın sonu mu geliyordu? Kenarlarına not almadan ve nemli kokusunu içimize çekmeden nasıl okuyabilirdik? Çok değerli, yılların emeğinin ürünü yüzlerce sayfalık bir eseri, kıç cebinde taşıdıkları bir cihaza download eden nesiller o esere gereken kıymeti verecek miydi? Bir taraftan pek çok gereksiz kitap için heba olan ağaçlar artık kesilmeyecektiyse de öbür taraftan internette kitapları dolaşıma sokan sitelerin server’ları megawattlarca elektrik tükettiğinden yine çevreye zarar verilmeyecek miydi? Herkes bir şeyler yazabilirse ve yüzyılların editörlük müessesinin seçme mekanizması devre dışı kalırsa beş para etmez kitaplar edebiyat dünyasını işgal etmez miydi? Bunlar gibi bir nebze duygusallık dozu taşıyan sorular soruldu ve hepsine de aşırı duygusal cevaplar verildi. Ama en dikkat çekici savunmayı Thales paradoksunu aratmayan cümleleriyle Eco yaptı. Kitap, okunmak üzere yapılmış bir nesnenin ulaşabileceği en kusursuz formdu. Nasıl ki tekerlek, kaşık bir kere icat edildikten sonra daha iyisini kimse yapamazsa kitap da öyleydi. Bileşenleri değişse de, basılı harfler yerine yanıp sönen pikseller okunsa bile kitaplar ölmeyecekti işte. (İyi de zaten kitapların öleceğini söyleyenler de sadece basılı kitabın öleceğini söylüyor, yoksa sayfaların içindeki harfleri bir arada tutan kitap fikriyle kimsenin bir derdi yok.) “Edebiyat dünyası” denen şekilsiz yapının bir kısmı bu cevaba dört elle sarıldı. Kitapları klasik süreçlerden geçtikten sonra bildiğimiz nesne olarak basılmış yazarlardı onlar. Bence sorulardan ve cevaplardan daha ilginç olan bu: acaba niçin tiryakiler hariç, okurların pek umurunda değilken, vakti zamanında kitapları basılmış yazarların ezici bir çoğunluğu kitapların ölmeyeceğine inanmak istiyor?