Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

18 Aralık 2024

Edebiyat

Cam Deneme

Sezen Ergen Breitegger

Paylaş

4

1


Ne yaptığını tam kavradığım anda Anne Carson’ın yazdıklarına bir anda bütünüyle, sırılsıklam ve çok büyük bir şiddetle âşık oluyorum.

"Bana ne kadar acımasız davrandığını şimdi anlıyorum, ne kadar acımasız davrandığını ve nasıl aldattığını. Neden beni hor gördün? Neden kendi kalbini de yanılttın, Cathy? Seni avutacak tek söz söylemeyeceğim. Bunu hak ettin. Sen kendi kendini öldürdün. Evet, beni dilediğin kadar öpüp ağlayabilirsin, benden de karşılık görebilir, bana da gözyaşı döktürebilirsin; bunlar seni yakıp bitirecek, seni kahredecek. Beni seviyordun – öyleyse beni bırakıp gitmeye ne hakkın vardı? Çünkü ne yoksulluk ne alçalma ne ölüm, kısacası Tanrı ile Şeytan'ın elbirliğiyle üzerimize yığabileceği hiçbir şey bizi ayıramayacakken, bunu sen kendi isteğinle yaptın. Senin kalbini ben kırmadım, onu sen kendin kırdın; kendininkini kırarken benimkini de kırdın. Güçlü oluşum benim için daha da kötü. Yaşamak istiyor muyum? Benim için bu nasıl bir yaşam olacak, sen... Of, Tanrım! Ruhum mezardayken bedenim yaşamış, ne yapayım?" 

Bu satırları ilk kez okuduğumda yaşım yirmi, yirmi bir olmalı. Daha romanların mutlak etkisi altında yaşadığım yaşlardayım. Bu etkiden kurtulabilmek için roman okumayı bırakmam gerekecek, bunu biliyorum ama daha uygulayamıyorum. Roman bitince Heathcliff âşık olduğum kurmaca karakterlerin arasında kolaylıkla bir numaraya yerleşiyor. Herkesin kolayca sevemeyeceği biri o. Terry Eagleton bile onu benim romanı okumamdan neredeyse yirmi yıl sonra kabadayılıkla, zorbalıkla suçlayacak, hiç anlamayacak onu. Öyle değil halbuki, Heathcliff’in yalnızca Cathy’yle birlikte benim görebildiğim altından bir kalbi var, insan romanı okudukça Heathcliff’in yaralarını sarmak, onu iyileştirmek istiyor. 

Yukarıdaki pasajı günlüğüme yazıyorum, bu yaşımda bile hâlâ hem İngilizcesini hem Türkçesini ezbere bildiğim bir pasaj. “Why did you betray your own heart Cathy?” Heathcliff, Cathy’nin ölümünden sonra önce dik durmaya çalışsa da sonrasında dayanamayıp vahşi bir hayvan gibi aşkından, ağlıyor, inliyor, Cathy’nin ruhunu geri çağırıyor. Kendimi Cathy’yle mi özdeşleştiriyorum Heathcliff’le mi bunu bir türlü ayırt edemiyorum. Sonra ben hukuk kitaplarına gömülüyor, aşkı romanlarda yaşamayı bırakıyor, gerçek hayata karışıyorum. Romanları da kahramanlarla özdeşleşmeden okumayı öğreniyorum. Yıllar yılları kovalayacak, ben edebiyata mesafe alacağım ya da alabileceğimi sanacağım. Alınmıyormuş. 

İnsanın aklına bir yazı fikri düşünce, hayat da o kişinin üstüne tesadüf çiçekleri atıyor sanki. Bu yazıyı düşünürken yazar bir arkadaşımın paylaşımına denk geliyorum. Gülten Akın’ın sözlerini paylaşmış: “Düşlerle, imgelerle beslenen aşk dolu bir yapım var. Hep coşku içinde oldum. Biz susmaya, sakin durmaya, coşkuyu belli etmemeye eğitildik. Özellikle benim yaşımdakiler ve özellikle kadınlar. Aşk dolu, coşkular içinde bir ufacık kadın ama aynı zamanda dengeli, tutarlı, kurallı olmaya çalışıyor, çoğu kez de başarıyor. İşte size sürekli gerilim. Şiir yazmak ya da resim yapmak, ya da müzikle uğraşmak zorundaydım; benim ağır yaşamım içinde şiir daha bir uygunlukla yerini aldı.” 

Masanın üstünde bir çerçeve, çerçevenin içinde benim yaptığım bir resim ve hemen onun yanında duran yayımlanmış ilk şiirime bakıyorum. Masanın üstünde onları okumamı bekleyen sözleşmeler de var, çamaşır makinesinin bitme sesini duyuyorum ama yerimden kalkamıyorum. Gülten Akın’la yan yanayız sanki, söylediklerini bana söylüyor, o yalnızca fotoğraflardan bildiğim dingin gülümsemesi yüzünde. 

Telefonumda bir sesli kitap uygulaması var. Kitapları dinlemeye hâlâ alışamadım ama uygulamada e-kitaplar da bulunuyor. Birkaç hafta önce bir kitaba denk geliyorum, yazarı Anne Carson. Eros the bittersweet, an Essay; Buruk Eros, Bir Deneme diye çevirebilirim sanırım. Kitap çok sevdiğim Sappho’dan bahsederek açılıyor, kitabı seveceğimi hemen anlıyorum. Benim köklerim de Sappho’yla aynı yerden, mübadiliz biz, ailemin bir tarafı Midilli adasından geliyor. Kitabın yazarı Anne Carson bir akademisyen, ben de Sappho hakkında akademik bir inceleme okuyacağımı düşünüyorum elbette. Yanıldığımı hemen anlıyorum. Aşk tanrısı Eros’a buruk sıfatını yakıştıran ilk kişi Sappho’dur diyor kitap ve ekliyor, hayatında bir kez âşık olmuş hiç kimse bu konuda onunla tartışmayacaktır. Böylece kitabın akademik sınırlar içinde kalmayacağını da anlamış oluyorum, ilgimi iyice çekiyor. 

Anne Carson Sappho’nun fragmanlarını açıklamaya devam ediyor. “Tanrılara eş bana sorarsan karşında oturan adam” diye başlayan fragmanın aslında kıskançlıkla ilgili bir şiir olduğundan bahsediyor, dediklerini sindirebilmek için sayfaları tekrar tekrar okuyorum. Kitapta okurken heyecandan, cümlelerin güzelliğinden gözlerimin dolduğu bölümlerle karşılaşıyorum, Anne Carson, Sappho üzerinden hayat hakkında duyulmamış şeyler söylüyor. Gülten Akın’ın bahsettiği coşku var onun içinde de, satırlarda ilerlerken görebiliyorum. Sappho’ymuş, denemeymiş, bunlar işin bahanesi. Akademik görünümlü bir metinde, “Eros müsaderedir, bedeni uzuvlardan, özünden ve bütünlüğünden mahrum bırakır; âşık, geriye eksilmiş bir halde kalır. Aşk, kişinin özünden bir şey kaybetmeden gerçekleşmez. Âşık her zaman kaybeden taraftır” diyen satırlar okumayı beklemiyorum doğrusu. Anne Carson, bu kitabı yazdığında henüz şair değilmiş, o aslında bir akademisyen. Sonradan hakkında yazılmış bir eleştiride okuduğum gibi çirkin ördek yavrusu bir denemeciden kuğu şaire dönüşecek. 

“Sebald’ın karşılaştırmalı edebiyat alanında uzman bir akademisyen olarak, birdenbire, 50 yaşından sonra birtakım kurmaca metinler üretmeye başlaması, yazarın etrafında oluşan halenin, efsanenin en önemli parçalarından biridir. Ne olmuştu da eleştirel metin, bir aşamada, yetmemeye başlamıştı?” Carson beni elektrik gibi çarpıyor, harflere, el yazısına duyduğumuz tutkudan da bahsediyor kitapta. Kitap bitiyor ama ben Carson’a doyamıyorum, hemen araştırmaya devam ediyorum öbür yazdıklarını. 

Anne Carson’ın bütün kitapları metinlerarası göndermelerle dolu. Cem İleri’nin Sebald hakkında sorduğu soru, Anne Carson için de sorulabilir. Ne olmuştu da deneme bir aşamada, yetmemeye başlamıştı? Katman katman kurduğu, denemeyle şiiri zaten iç içe geçirdiği yazı biçiminde cevabı arıyorum. Türlere sığamayıp taşan yazarlar hep çok ilgimi çekiyor. “Sebald’ın metni bir yeri tarif ediyor. Geçmişe, çok gerilere giden bir yer burası. Arkeolojik yıkıntıların, molozların, kalıntıların üst üste bindiği, farklı dönemlerden, çaplardan izlerin biriktiği, katman katman, zamanın geçişini gövdesinde hisseden bir yer. Hepsinin üstüne yeni, çağdaş bir yapı inşa ediliyor” diyor kitabın bir yerinde Cem İleri, Sebald’ın metni için. Anne Carson da işte tam bunu yapıyor, Sappho’nun, uzmanı olduğu bütün antik Yunan eserlerinin üzerine görüp görebileceğimiz en modern şiirleri inşa ediyor. 

Ben bunları düşünürken kurutma makinesi de işini bitirmiş, kalkıp çamaşırları katlıyorum, kulaklığımda müzik, bir yandan da bağıra çağıra şarkı söylüyorum. Metinlerarasılıktan beslenen kitaplardan keyif almaya başlamak bir süreç, okuduklarımızın birikmesi, belki bizim de biraz yaş almamız gerekiyor diye düşünüyorum. Yalnızca anlattıkları hikâyeye odaklanarak çok çarpıcı eserler verebilen yazarlar da var elbette, bir kitabı okuyup sevmek için bütün edebiyat tarihine hâkim olmak gerekmiyor. İlkokulda izlediğim bir film geliyor aklıma, Robin Williams’ın oynadığı Kanca filmi. Filmde Peter Pan büyümüş, avukat olmuş, işkolikliği yüzünden elinden telefon düşmüyor. –Nedense hayal gücünü öldüren bütün kurmaca kahramanları avukat yapıyorlar.– Sonrasında aslında onun Peter Pan olduğu ortaya çıkıyor ve bir sahnede en sonunda Peter, hayal gücünü kullanabilme yeteneğini anımsayınca boş tabaklarla dolu sofradaki birbirinden iştah açıcı hayali yemekleri gerçekten görmeye başlıyor. Metinlerarası bağları görmek de biraz buna benziyor. 

Hayali şatolara her okuduğumuz kitapla yeni burçlar, poternalardan geçerek ulaşabildiğimiz kanatlar ekleniyor. Çamaşırları katlayıp yerine yerleştiriyorum, sözleşmelerin zaten üzerinden geçtim. Çok ciddi işlerim var, dengeli, kurallı, tutarlı olmalıyım. Oysa ben Fransızların hayal kuranlara dediği gibi İspanya’da şatolar inşa etmek istiyorum. Anne Carson’ın en ünlü şiirlerinden biri The Glass Essay’miş, adı Cam Deneme ama şiir formunda yazmış. Şiirin açılışında duraksıyorum, bir ayrılık şiiri bu, ayrıldığı sevgilisinin adı da Law, hukuk mu yani diyorum. Okumaya devam ediyorum. “Bütün gün trenlerde seyahat ederim ve yanımda birçok kitap taşırım – bazıları annem için, bazıları benim için, aralarında Emily Brontë’nin Toplu Eserleri de var. Bu benim en sevdiğim yazar.” Nasıl yani, Brönte’nin şiirde ne işi var? Heyecanla okumaya devam ediyorum, ayrılık şiiri sandığım şey bir ayrılık üzerinden şiirde konu edilen kadını anlatıyor bir katmanında. Diğer katmanı ise, işin deneme kısmı, şiirin içinde Anne Carson bir yandan da Emily Brönte’nin hayatını inceliyor.  Şiirin bir dizesinde masada üç kişi sessizce oturuyor, Anne Carson, annesi ve Emily Brönte. Şair öyle sanıyor, aslında ben de masadayım, Gülten Akın da öyle. Şiirdeki kadın annesinin yanında, ayrılığı atlatmaya çalışıyor. Sonra şu dizeleri görüyorum. 

“Ama bu sabah erken saatlerde, annem uyurken
ve aşağıda Uğultulu Tepeler'de Heathcliff’in fırtınada pencere kafesine
tutunup,
kalbinin sevgilisinin hayaletine “Gel içeri! Gel içeri!” diye hıçkırarak seslendiği
kısmı okurken,
ben de halının üstüne diz çöküp hıçkırarak ağladım.”

Heathcliff geri gelmiş, beni yokluyor. Eros iş başında. Ne yaptığını tam kavradığım anda Anne Carson’ın yazdıklarına bir anda bütünüyle, sırılsıklam ve çok büyük bir şiddetle âşık oluyorum. Anne Carson da zaten bunu diyordu, Eros yalnızca insanlar arası aşk için değil, tutku duyduğumuz her konu için vardır. Şiirlere, harflere, kelimelere de âşık olabiliriz. Hayatı yazmak için yaşayan Annie Ernaux’nun aksine, edebiyat Anne Carson üzerinden can buluyor. Annie Ernaux daha çok işin hikâyesini anlatma peşinde bir yazar. Anne Carson öyle değil, metinlerarası katmanlı bir dünya yaratabilmek için kendini, şiirini ve metinlerini feda ediyor, kendini bir aracıya dönüştürüyor. Onun için önemli olan şey hikâye değil, ikimizin de büyülendiği bu metinlerarasılık. Carson’ın yazdıkları, dilimize Kocanın Güzelliği adıyla çevrilmiş olan otobiyografik olmadığını kitabın kapağında belirttiği şiir romanı, ki olmasına da gerek yok zaten, metinlerarasılığı iletebilmek için bulduğu araçlar. Bu dünyanın en büyüleyici konusunu anlatabilmek için türlere sığamıyor, eski eserlerden ve yazarlardan bahsettiği için deneme yazmak zorunda. Ama içinde daha ilk kitabından kendini belli eden, akademiye dil çıkaran Gülten Akın’ın tarif ettiği o coşkulu kadın da var, onu da şiirle ifade edebiliyor ancak. “Kabuğu kaldırsan derinleşir yara” diyen Gülten Akın’a karşılık, 

"Her yara kendi ışığını saçar
der cerrahlar
Bütün lambalarını söndürsen evin
pansuman yapabilirmişsin yaraya
kendinden ışıyanla." 

diyen Anne Carson. Cam Deneme'nin sonunda kendi vücudunu, hepimizin vücudunu bir iletkene dönüştürüyor.

Aslında varmak istediği yer Emily Brönte’nin hayatındaki eksiklikleri nasıl da Heathcliff’e yansıttığını göstermek. 

Anne Carson kitapların yarattığı o görkemli yapıyı bize iletebilmek için şiirinde soyunuyor, ayrıldığı adamın yanında nasıl çaresizce kıyafetlerini çıkardığını, onunla tekrar birlikte olabilmek için gurursuzca nasıl çırılçıplak kaldığını anlatıyor. Aslında varmak istediği yer Emily Brönte’nin hayatındaki eksiklikleri nasıl da Heathcliff’e yansıttığını göstermek. Âşık olan insan ne yapar, gece gündüz âşık olduğu kişiyi düşünür, aklını başka şeylere veremez, baktığı her yerde onu görür. “Bazı kadınlar için aşk / Şöyle bir rüyasız sere serpe / Şöyle bir korkmadan uyumadır.” Yatıp kalkıp Anne Carson’ı ve yazdıklarını düşünüyorum. Yaptığı bir konuşmada Descartes’tan bahsediyor, “Cogito ergo sum’un aslı dubito ergo cogito ergo sum’dur, Dubito hep unutulur, hiç bilinmez diyor. Yani şüphe ediyorum öyleyse düşünüyorum öyleyse varım.” Âşık olduğum için onun söylediği sözleri de bir mantra gibi tekrar ediyorum günlerce. Dubito ergo cogito ergo sum. Bir akşam yemeğine gidiyoruz, arkadaşlarımız davet etti. Yunan restoranıymış, yeni açılmış. Ellerimi yıkamak üzere ilerlerken duvarda bir yazı görüyorum. Dubito ergo cogito ergo sum yazıyor. Gülten Akın, ben ve Anne Carson, iki avukat ve bir akademisyen, oturup uzo içiyoruz.

Yararlandığım kaynaklar: 
Uğultulu Tepeler, 2021, çev. Naciye Aksakal Öncül, s. 197
Okurun Belleği, Cem İleri s. 416
Şiiri Düzde Kuşatmak, Gülten Akın s. 125
Kestim Kara Saçlarımı, Gülten Akın s. 28
Beni Sorarsan, Gülten Akın s. 57
Kocanın Güzelliği, çev. Aslı Biçen 
The Glass Essay, Anne Carson
Eros the Bittersweet, an Essay, Anne Carson 
Wuthering Heights isn’t a love story-Terry Eagleton
https://unherd.com/2024/10/why-jacob-elordi-is-heathcliff/
 

YORUMLAR

Figen Uğur Dölek

Üslubu, kurgusu, içeriğiyle çok lezzetli bir seri oldu, sonrasını merakla bekliyorum.

19 Aralık 2024

Öne Çıkanlar

Yazarların ilham kaynaklarıOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

1 Mart 2026

Başkentten Akdeniz’in Mavisine: Ankara..

Ankara, gri bir palto gibi insanı sarmalayıp korusa da her zaman biraz mesafeli bir şehir olmuştur. Memuriyetin ciddiyeti, Kızılay’ın kalabalığı ve bozkırın o bitmek bilmeyen vakur duruşu şehrin çehresini büyük oranda açıklıyor. A..

Devamı..

Bodrum'da Tatil Yaparken Bilmen Gereke..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024