Psişik olan her şey, der Jung, kendi içsel koşullarını da beraberinde getirir.
Dünyanın dört bir yanında kuşaktan kuşağa aktarılan anlatılarda tufan mitleri öylesine yaygındır ki, belki de bu mitler bize geçmişteki insan göçleriyle ve hatta beyinlerimizin çalışma şekliyle ilgili bir şeyler söyler.
Antropolog Claude Lévi-Strauss’un Mit ve Anlam isimli kitabında belirttiği gibi , “dünyanın farklı bölgelerinden derlenen mitler arasındaki benzerlik şaşırtıcıdır.” Antik Yunan’daki şehir devletlerinden Amazon ormanlarındaki avcı-toplayıcı kabilelere kadar neredeyse her kültürde canavarlarla mücadele eden kahramanlar, ansızın dile gelen hayvanlar, birbirleriyle kıyasıya savaşan kıskanç erkek kardeşler bulunur ve bütün bu hikâyelerdeki olaylar birbirine aşırı derecede benzer.
Dünya mitolojilerinde en yaygın rastlanan hikâyelerden biri de dünyanın sonunu getiren tufanlar ve bu tufanlardan kurtulmayı başaran seçilmiş kişilerle ilgilidir. Örneğin Gılgamış Destanı’ndaki gemi yapımcısı Utnapiştim’in hikâyesi, İncil’deki Nuh Tufanı’ndan da, semavi dinlerle aktarılan diğer tufan anlatılarında da çok daha eski tarihlidir. Aztek mitolojisinde karşımıza çıkan Tata isimli adam ve karısı Nena’ysa Tanrı Tezcatlipoca’nın uyarısına kulak vererek selvi ağacından bir tekne yapmaya koyulurlar, tıpkı Hindu anlatılarındaki ilk insan Manu’nun bir balık tarafından ziyaret edilip teknesini yüksek bir dağın zirvesine yönlendirdiği gibi.
Bütün bunlar akla şöyle bir soru getirir: coğrafi olarak birbirinden bu denli uzak bölgelerde yaşayan halkların sözlü gelenekleri nasıl oluyor da bu denli birbirine benzer? Antropologlar, psikologlar ve arkeologlar oldukça uzun bir süredir bu sorunun yanıtını arıyor ancak herkesin hemfikir olduğu ortak bir teori henüz bulunamadı.
Kimilerine göre bu benzerliklerin sebebi göç hareketlerinden çok daha eskiye dayanan kültürel bir aktarım. Kimilerine göreyse birbirine benzer deneyimler, birbirine benzer anlatılar meydana getiriyor. Bir diğer yaklaşımsa bu benzerliğin sebebini, insan beyninin çalışma şekli olarak görüyor. Peki bunlardan hangisi doğru?

Dünyanın en eski tufan miti
Arkeolojik araştırmalar türümüzün sahra altı Afrika’da ortaya çıktığını ve Orta Doğu üzerinden bütün dünyaya yayıldığını gösteriyor. Şu an coğrafi olarak birbirine aşırı uzak olsa da, geçmişte bütün kültürler birbirleriyle etkileşime girebilecek denli yakındı ve aşağı yukarı aynı bölgede yaşadıklarından inançları ve pratikleri de birbirine benziyordu. O halde farklı mitolojilerdeki eş örüntüleri tespit etmek, bize erken dönem insan topluluklarını çok daha iyi bir biçimde anlamanın anahtarını sunabilir.
Nitekim bu konuda yapılan çalışmaların sayısı da azımsanamayacak kadar çok. Mesela The Creation Myths of the North American Indians’ın yazarı Anna Rooth, Kızılderili mitolojisindeki üç yüze yakın yaradılış mitini analiz ettiğini ve yakaladığı çoğu ufak detayın bir benzerinin, Avrasya mitlerinde de bulunduğunu belirtir. Rooth’a göre “detaylarla motifler arasındaki özel kombinasyonların varlığı bu mitlerin ortak kökenden geldiğinin kanıtı.”
William Lessa ise Oedipus-type Tales in Oceania isimli kitabında ünlü Yunan tragedyasıyla benzerlik gösteren çok sayıda mitin Avrupa’dan Yakın ve Orta Doğu’yla Güneydoğu Asya’ya ve oradan da Pasifik adalarına kadar uzandığını ancak Orta ve Kuzeydoğu Asya ile Afrika, Avustralya ve Amerika’da benzer örüntüde herhangi bir mitin bulunmadığını ve bunun da kültürel aktarım eksikliğinin bir işareti olduğunu söyler.
Diğer bütün mitler gibi tufan mitlerinin de ortak kökenden geldiğine dair çeşitli teoriler var. Şu ana kadar bilinen eski tufan miti Babil kaynaklıdır ve erken dönem Hristiyanlık tarihçisi Eusebius Caesarea, Babil kayıtlarının medeniyetin şafağından imparatorluğun kuruluşuna kadar uzandığını iddia eden Babilli tarihçi Berosus’un kayıp eserlerinden bahseder.
Berosus’un aktarımlarına göre MÖ 2900 civarında yaşadığı varsayılan Sümer Kralı Xísouthros’un hükümdarlığı esnasında büyük bir tufan meydana gelmiş ve tanrılardan biri tarafından uyarılan Xísouthros, ailesi, arkadaşları ve farklı hayvan çiftleri için devasa bir gemi inşa etmiştir. Bunlar oldukça tanıdık motifler, hele ki yağmur durduktan sonra karayı bulmak için kuşların yardımına başvurduğu düşünülürse Gılgamış’ın ve Nuh’un Gemisi’nin bu anlatıya dayanıyor olması olasılığı yüksektir.

Büyük Yu’nun olası tasvirlerinden biri
Ne var ki, Babil şablonunu dünyanın her tarafındaki tufan mitlerine uygulamamız mümkün değil. Bu yüzden antropolog Clyde Kluckhohn’un Recurrent Themes in Myths and Mythmaking başlıklı makalesinde de belirttiği gibi, Yakın Doğu’dan çıkan mitlerle ötekiler arasında net bir ayrım bulunur.
Hindistan’da ve Orta Amerika’da karşımıza çıkan tufan mitleri, Mezopotamya’daki tufan mitlerine yalnızca tanrılar, gemiler ve şiddetli yağışlar yönünden benzerler. Araştırmacılarca öne sürülen iddialarda göre aralarındaki benzerlikler, farklı ancak karşılaştırılabilir olan bir dizi tarihi vakaya dayanmalarından kaynaklanır. Daha net bir biçimde ifade etmek gerekirse Sümer Kralı Xísouthros’un hikayesinin kaynağı Mezopotamya’da meydana gelen bir sel felaketiyse Aztek ya da Hindu versiyonların kaynağı muhtemelen kendi yakın çevrelerinde meydana gelen sellerdir.
Modern araştırma yöntemlerinin antik dünya jeolojisiyle ilgili çeşitli bulgular ortaya koymasıyla birlikte bu son varsayım çok daha anlaşılır bir hale gelmiştir. Mesela 2016 yılında Science tarafından yayımlanan bir çalışmaya göre antik dönemde Çin’in Jishi Boğazı’nda meydana gelen bir heyelan Sarı Irmak’a saniyede yarım milyon metreküpten daha fazla su dökülmesine sebep olarak ülkenin büyük bir kısmının sular altında bırakmıştır.
Bu çalışmanın en dikkat çekici yönü, MÖ 1920 civarında meydana geldiği düşünülen bu felaketin, selleri konu alan ve aynı dönemlere ait olduğu belirlenen kimi Çin efsanelerine ilham kaynağı olmuş olabileceğidir. Ve bu durum da, Xia hanedanının efsanevi kurucusu Büyük Yu ile ilgili bir mitin niçin öteki tufan mitlerinden kayda değer bir biçimde farklı olduğunu izah eder. Nuh, Utnapiştim ve Tata sular altında kalmamak için devasa gemiler inşa ederken Yu, farklı bir bakış açısıyla tufanın kendisine yönelir ve herhangi bir tanrının yardımı olmaksızın kaosu durdurmak, böylece ovaları kurtararak düzeni yeniden sağlamak için kendi yaratıcılığına güvenir.
Mit ve zihin
Çok daha tartışmalı bir teoriyse mitler arasındaki benzerliklerin sebebinin benzer olaylardan esinle oluşturulmaları değil, dünyayı aynı şekilde anlamlandıran insan zihni olduğunu öne sürer.
Bu teoriyi popüler hale getiren isimse derinlik psikolojisi alanında uzman olan Carl Gustave Jung’dur. Jung’a göre mitler bir dizi fiziksel olayı açıklamak için kullanılan metaforlar değil, ilkel insan zihninin yükselen gel-git dalgalarını ya da büyüyen ekinleri temsil etmek üzere tanrıları ve ruhları kullanmaya meyilli olmasıdır. Robert Segal, Theorizing about Myth adlı kitabında, insan zihninin hâlihazırda tanrı fikrine sahip olduğunu ve mitlerin de bu fikrin bitki örtüsüne ya da gözlemlenen başkaca doğal olaylarına yansıtılması sonucu ortaya çıktığını belirterek Jung’u doğrular.
Psişik olan her şey, der Jung, kendi içsel koşullarını da beraberinde getirir. Dolayısıyla bir mitin salt psikolojik olduğu ve meteorolojik ya da astronomik olayları aktaran bir ifade aracı vazifesi gördüğü ileri sürülebilir. İlkel mitlerdeki tuhaflıklar ve saçmalıklar genellikle ikinci açıklamanın ötekilerden çok daha makul görünmesine sebep olur.
Sonuç itibariyle hangi teori doğru olursa olsun mitler arasında belirgin benzerlikler olduğu bir gerçek ve antropologlar mitler sayesinde geçmişten bugüne kadar gelen inanç sistemlerini, sosyal yapıları ya da aile dinamiklerini aydınlatabilir, bunlar vasıtasıyla eski kültürlerin birbirilerinden nasıl ayrışmış olabileceğini açığa çıkarabilirler. O yüzden belki de bütün teoriler de belli oranda doğruluk payı vardır. Nihayetinde her biri, bugün hepimizin paylaştığı inançlara bir derece ışık tutar.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






