Hiçbir zaman özel olarak farklı şeyler söylemek için uğraşmıyorum. Bunun kendiliğinden olduğunu söyleyebilirim. Bu sadece romanlarla ilgili bir durum değil.
Aynur Kulak: Biyografinle ilgili bilgi toplarken, kendi evin dışında başka bir evde kalamıyor olman dikkatimi çekti. Bununla beraber 05.45 İstanbul romanında, “Bu kitap İstanbul’a ve evi terk edenlere adandı.” diyorsun. Ev, yuva, barınak hepimiz için önemli bir mesele; edebiyatı bir ev olarak düşünürsek edebiyatla olan bağını nasıl tanımlar, nasıl anlatırsın?
Gökçe Bilgin: Eğer edebiyat bir ev olacaksa her evde olmayan ama bahçeli evlerin vazgeçilmezi odunluğu tercih ediyorum. Böylece bu evin sobalı bir ev olduğu gerçeği önümüze çıkar. Şu eski bahçeli evlerden biri, bahçesinde dut ağacı olan konaklardan, odunluk dediğim yerin de bir vakitler konakta çalışanların kaldığı bir oda olduğu netleşir artık. Bundan sonrası kimin hayatı olacaksa bilinmezliğe doğru bükülecektir mecburen. “Bilinmezlik” bu ailenin yoksulluğunu da ötekiliğini de ortaya koyacak sihirmiş gibi kullanıldıkça ortaya değişik hikayeler çıkabilir. Değişik hikayelerin birinde bu ailenin yaramaz kızı babaannesinin sözlerini hatırlamak için robotlara bel bağlar belki. Robotların hafızasını kurcalarsa babaannesinin ailesine, geçmişine ulaşacağını düşünür. Bu kız, bu ailenin ilk çocuğu. O yüzden ondan beklenen çok şey var. Hem rahmetli babaannesinin büyülerini hem de babasının hayalperestliğini bir araya getirmek zorunda gibi hissediyor. Annesinin babasına olan aşkı ile de yer yer alay etmeli ki, bu aşkın onları ne hale getirdiği anlaşılmasın. Böylece erkekleri sevmekten sakınmayan kadınlar yarattığında annesini, kaybettiğini bir an da kazanmak isteyen erkekler düşündüğünde babasını, robotlar, hayali oğlanlar, kızlar, ejderhalar, yer altı insanları yarattığında da babaannesini hatırladığını bileceğiz artık. Biz bunları biliyoruz diye onun evle olan bağı neye tekabül edecek, işte orası da artık gizemden ziyade, parçalanmış ve her bir parçası başka bir yerde unutulmuş hislerin tercümesidir. Bu kızın eve bağlı olduğunu da düşünebiliriz, evden kaçmak istediğini de. Her türlü hikayelerin orta yerine senin de dediğin gibi “Ev, yuva, barınak hepimiz için önemli bir mesele,” yerleştirilecek.

AK: Seni çok etkileyen imgeler, imge dünyan ile ilgili devam etmek istiyorum. Şöyle bir olay veya durum ve bu anlarla ilgili şu imgeler söz konusu olduğunda mıknatıs gibi çekiliyorum diyebileceğin şeyler neler? Çağrışım dünyanı güçlü bir şekilde harekete geçiren imgelerden, atom parçacıklarından, toz zerreciklerinden konuşalım istiyorum.
GB: Sabah daha gün aydınlanmadan evvel uyanır, kahvemi içer, dışarıyı izlerim. Bu döngünün bir sonraki hedefi bir şeyler yazmaktır. O yazılacak bir şeylere öncülük edecek fikirler dışarıdaymış gibi dışarıya gözümü dikersem, aklımı da dışarıya sürükleyebilirmişim gibi hissederim. Müdahalesiz bir yürüyüş, şu kaybolma hissi sonunda beni ilk cümleye götürür. İlk cümleyi bulmuşsam gerisi kendiliğinden gelebilir. Çünkü mühim olanın başlamak olduğunu, başladıktan sonra da devam etmenin gücüne inanırım. Sonuca varmak zorunda hissetmiyorsam mutlaka bir şey elde ederim. Sonucun tembellere göre olduğunu söylerim. Sonuçsuz yolculuğumu över, kendi kendime telkinlerde bulunur ve öfkelenirim. Bir tür iç yazının provası diyelim biz buna. Sonunda beni harekete geçirenin herkesin defalarca görmüş olduğu ama umursamadığı şeyler olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Asla özel şeyler aramam. Beni harekete geçirecek şeyler görünür bir yerde durur. Mesela eğer mutfağın içindeki eşyalarsa söz konusu olan “bıçak” benim dikkatimi çeken eşya olabilir. Evin salonu, erkeklerin fiziksel özellikleri, kadınların hisleri, ağaçların yeşil yaprakları, toplumsal sorunların en görünür hali, bilindik sevgi sözcükleri, öfke, sokağa şöyle bir baksak göreceğimiz sıradan bir öfke nöbeti… Yani kısacası uzağa değil yakına dikerim bakışlarımı, elimden geldikçe de manzarayı süslemeden yazıya aktarmaya çalışırım., Yeterince açıkta durdukları halde fark edilmeyen şeyler etkiler beni.
AK: Porselen Bir Mevzu’dan sonra 05.45 İstanbul ile ikinci romanın da yayımlandığı için tematik yapıda öne çıkan leitmotiflerden de bahsedebiliriz. Her iki romanı da düşündüğümüzde ortak olan ve ayrışan tematik unsurlar nelerdi?
GB: Her ikisi için ortak olan, hayallerini serbest bırakan kadınların belirginliğiydi. Söylemi basit tutarak söylenmemişleri söylemeye çalışan bu kadınlar sıradan insanlardı. İlk kitabımın karakteri Zümrüt kendini şöyle tanımlıyordu: “Belki de adımı sevmem deliliktir. Kitaplara sığınıyor, usulca yağan yağmurları izliyorum. Sessizliği, yaşantımın göbeğindeki sessizliği, otuzları devirdiğim bugünlerde artık yalnızlık olarak değerlendirmiyorum. İnsanlardan kaçtığımı ve kimseye alık alık sokulmadığımı ve yazdıklarımı saymazsak gizlendiğimi, gerçi yazdıklarımda da kimden bahsettiğimin net olmadığını, yazdıklarımı defalarca okuyan birinin bile hakkımda en ufak bir ipucuna erişemeyeceğini de biliyorum. Diğer bir benzerlik kargaşaydı. Bunun nedeni de başroldeki karakterlerin dehalarına olan katıksız inançtı. Bilimsel metotlara olan ilgimi de her iki romanın tekrar eden teması için kullandım. Düşünme süreçlerini romana aktarmak istiyordum. Aklın gelgitlerini, kalbin müdahale etme halini ve toplumsal baskıyı… Ama mutlaka yüzeyden dibe inen okurlar fark etmiştir, toplumsal baskı ile alay ederek baş etmeye çalışan yazarın hınzırlığını da. Karakterlerin kendi iç meselelerini ciddiye aldıklarını göstermeye çalıştım. Bunlar her iki romanın benzeyen yönleriydi. Benzemeyen tarafları adına söyleyebileceğim şey, ilk romanımın biraz daha yerel bir tonda olmasıydı. O romanın karakteri bir roman yazmak istiyordu. Bu yönü ile 05.45 İstanbul onun yazmak istediği romandır diyebiliriz. Öyle ki 05.45 İstanbul’un karakteri Nevin kendini şöyle tanımlıyor: Yedinci gün, İstanbul’un sokaklarını ipinin uzandığı yere kadar gezebilir, istediği kadar İstanbul’u sevebilir. Gördüğü her şeyi, kirin pasın içinde kaybolmuş şeyleri bile içine çeker. Tıpkı bir fotoğraf makinesi gibi, manzaranın karşısına geçer ve her şeyi kopyalar. Ne zaman canı sıkılsa alıp bakacak bu fotoğraflara. Görüntüler tıpkı albümlere eklenen fotoğraflar gibi içinde biriktikçe yalnız olduğunu unutur.
Bu iki alıntının karakterlerin birbirinin devamı olduğunu ortaya koyduğunu düşünüyorum. Sanırım bütün yazın hayatım boyunca böyle olacak. Onların birbirinin içinden ya da dışından ürüyen “yeni” birileri olmasını istiyorum. Onları aynı olmaktan kurtaracak şey, ilerleyen zaman algısı olduğu sürece tekrara düşmem diye düşünüyorum.
AK: 05.45 İstanbul bir üçleme olacağı için Porselen Bir Mevzu ile karşılaştırma noktasında şunu da sormak istiyorum: Farklarının ne olmasını istedin? Çağdaş edebiyatımızın içinde yazan genç yazarlar düşünüldüğünde kulvarının da farklı olduğunu düşünüyorum.
GB: Sıklıkla duyduğum şey farklı şeyler söylediğimdir. Hiçbir zaman özel olarak farklı şeyler söylemek için uğraşmıyorum. Bunun kendiliğinden olduğunu söyleyebilirim. Bu sadece romanlarla ilgili bir durum değil. Kimi insanlar için hayat baştan beri şahsidir. Bu şahsiliği muhafaza etmek için kitaplara bağlandım. Eserlerim arasında yaratmak istediğim fark, temel bir prensibin etrafında şekillenen hayatlara yer vermektir. Merkezde yer alacak şeyi bildikten sonra ona varacak ara yolları bulmak için geriye kalan şeyi yapmam gerekiyor sadece. Bu yüzden mümkün mertebe kafamın içindeki programa uymaya çalışıyorum. Bu programın en önemli özelliği “başka kitaplar” okumalısın, başka kitaplar yazabilmek için başka kitaplar okumalısın Gökçe’dir. Her zaman kendimi kontrol ederim. Varsa bir özgünlüğüm, bunu her ne pahasına olursa olsun muhafaza etmeye çalıştığım “şahsi” tutumlarıma bağlı olduğunu düşünüyorum. Kolaya kaçmam. Eğer bunun meyvesi “farklı” olmaksa mücadelemin boşa gitmediğini gördüğüm için mutluyum diyebilirim. Bu yorum için teşekkür ederim.
AK: Porselen Bir Mevzu’da Beckett’ten bir alıntı yapıyorsun: “Birbirlerine benziyorlardı ama herkes kadar.” (Beckett’ten yine nefis bir söz) İlk romanının epigraf alıntısı bu ama aynı zamanda 05.45 İstanbul’daki karakterler Nevin ve Murat’a da uyuyor gibi. Evet Murat bir robot, evet Nevin bir seri katil fakat çok absürt, uymayan bir benzetme yapmış olabilir mi zihnim? Belki de cinayetler nezdinde bir parçalama ve bütünleme söz konusu olduğu için Beckett’in sözü çağımızda yapay zekaya değil de yapay insana dikkat çekmesi adına da cevher niteliğinde, ne dersin? Demi Moor’un nefis oynadığı Cevher filmi de benim zihnimde bu yönde bir düşünceyi tetiklemiş olabilir.
GB: Yakın zamanda Cevher’i izledim. Filmin olayları ele alış biçimiyle 05.45 İstanbul’un dünyası esasen birbirine uzak değil. 05.45 İstanbul’u yaratırken kendi türünü yok etmek isteyen bir bilge hayal etmeye çalıştım. Yaratılan şeyin sonunda Frankestein’e benzemesini istemiyordum. Cevher’in durumu ise kendini yok etmek isteyen bir kadının kabaca bir imajla, bedenine kesikler atması ve sonunda Frankestein’e dönüşmesiydi. Avangart sanatın kabul edilmiş normları sarsıp sınırları değiştirmek gibi bir amacı olduğu için çoğu zaman absürt sayılacak şeylerin meydana gelmesi olağan fikrimce. Söz konusu olan yaratıcı (Nevin) ile yaratılan (Murat) arasındaki benzerlikse bunun da olağan olduğunu düşünüyorum. Çünkü kendi yarattığına aşık bir yaratıcı vardı karşımızda. Burada aşkı “ele geçirmek”, “kendine benzetmek” gibi de ele aldım. İlişkilerin ister aşk ister aile bağı, isterse arkadaşlık olsun bir tür kendine benzetme arzusu içerdiklerini düşünürüm. İlk başta dikkat çekenin “farklılık” olduğunu ama zamanla “aynılaştırma” için silahların çekildiğini çoğumuz deneyimlemişizdir. Romanın karakteri Nevin’in birçok başarısız, sonuçsuz, yalnız uyumayı engelleyemeyen ilişki tecrübelerinden yola çıkarak robotu yaratmaya karar verdiğini okurken kaçırmamak gerekiyor. Deneyimlediği ilişkilerden geriye kalanları robota aktarıyor. Beğendiği gözler, beğendiği saçlar, onu etkileyen sözler, düşünme motifleri gibi birçok ayrıntının bir araya gelmesi ile meydana getirilmiş bir “bütün” var karşımızda. Her yolculuğun kendine döndüğü bir sabahla bitmesi, bu döngünün, benzerliğin, herkeste olan genel kaygıların buluşma noktası olduğu çok açık ortadaydı sanki.

AK: Madem karakterlerden konu açıldı, Nevin karakterini, sana nasıl çıkıp geldiğini, seni nasıl etkilediğini ve neden böyle bir karakter yazmak istediğini sormak istiyorum. Nevin kim ve dert ettiği şeyler neler?
GB: Nevin tek başına bir şey değil. Yarattığım karakterler genellikle bir tür “toplama”, ayrıntılarla kalabalıklaştırılmış kaotik varlıklar bana göre. Bu yönü ile Nevin İstanbul’a benziyor. İstanbul bana bu üçlemeyi yazmak için fikirler veren şehirdir. Sokağa çıkıp kulaklığımı takıp yürümeye başladığımda yaratmak istediğim robotlara yaklaşırım. Sanki bu şehirden uzaklaşırsam hiçbir şey yazamayacakmışım gibi hissediyorum. Bu söylediğimin hayatımda somut bir karşılığı da var. Bir ara birliktelik nedeniyle başka bir yere taşınmam söz konusu olmuştu. Orada bulunduğum birkaç ay boğulacak gibi hissetmiştim. Tek bir cümle yazamadım. İstanbul’a dönünce, saatimi kurup daha gün aydınlanmadan uyanınca yazı masamın başına geçip 05.45 İstanbul’u yazdım. Bu roman aynı zamanda çocukluk hayalimin de vücut bulmuş hali. Yıllar önce Kadıköy Kız Lisesi’nde okumak için Adıyaman’dan İstanbul’a geldim. O gün Haremden yurda giden minibüsün camına kafasını dayamış küçük kızın istediği şey ileride bir İstanbul romanı yazmaktı. Bu hayali ancak çeyrek yüzyıl sonra gerçekleştirebildim. Bir anlamda o kıza hayallerini önemsiyorum demek istedim. Bunun dışında bir de Nevin ismini Nevin Yıldırım’dan dolayı kullandığım bilgisi var. Bir biyografi yahut kadın mücadelesine sıkı sıkıya sadık bir anlatım kullandığımı iddia etmiyorum. Ama mümkün mertebe bu mücadelenin içinde olduğumu, kendi payıma düşeni kalemimle var etmeye çalıştığımı ifade edeyim. Her gün öldürülen, şiddet gören, yaşamın renkliliğinden alıkonulan kadınlarla beraberim. Unutmayan, hesap soran, yasaların değişmesini isteyen büyük kalabalığın bir parçasıyım. Burada, İran’da, Pakistan’da, Almanya’da, Amerika’da, Afrika’da dünyanın her bir evinde ve sokağında mücadele eden, karşı çıkan seslerin arasındayım. Bunun için karakterlerimin fikirleri ve ifade etme biçimleri yani onların kimliği kompakttır.
AK: Nevin sadece bir seri katil değil, bir düzenleyici de ya da yaratıcı, yeniden inşa edici mi demeliyim? Üstelik yarattığı şey bir robot. Adı Murat. Nevin’in öldürdüğü ve parçaladığı insan uzuvlarından yaratıldığı için canlı kanlı diyebiliriz Murat için ama sonuçta o bir yapay zekâ, öyle değil mi? Fakat aynı zamanda kimliği ve kapladığı alanla var olmuş biri. Hikâyenin çağımızdaki –insan veya yapay zekâ fark etmez– “var olma” durumlarını buradan konuşursak eğer ne söylemek istersin?
GB: Daha önce de belirttim, yapay zekayı korkulacak bir geleceğin tasviri olarak ele almadım. Esasen, yapay olanın ne olduğunu masaya yatırmak istedim. Anlamlara boğulmuş, yüceltilmiş insanın doğallığını sorguladım. Böyle bir meseleyi romanın arkasına alınca hislerin ve aklın ürünü robotların pekâlâ doğal olacakları sonucuna ulaştım. Buradaki esas yapaylığın ne olduğunu seri boyunca sorgulamak istiyorum. Dilerim okur da bu sorgulamada bana eşlik eder. Kısacası neyin doğru- yanlış olduğundan ziyade neyin devre dışı bırakıldığı, neyin dahil edildiği münakaşası beni bir yazar olarak daha çok cezbediyor. Bir okur olarak ne ile ilgileniyorsam bir yazar olarak yazmak istediğimin de o olduğunu söyleyebilirim. Ama tüm yazarların kimseye söylemedikleri sırları da vardır. O sır da (ben gizli şeyleri sevmem) kimse okumak istediğini yazamaz. Olsa olsa okumayı istediğini açık edebilir. Okumayı istediklerimle okuduklarım arasında duran şeyler yazıyorum.
AK: Hikâye tam da 05:45’i işaret ederek başlıyor. Dünya 05:45’te durmuş gibi sanki ama tam olarak zamanı durdurma isteği miydi bunu yapmana sebep ya da zamanda kayma, oynama yapmaksızın, bu anlamda hafızanın yükünü taşımak istemeyerek şimdiki zamana sabitlenmek mi istedin?
GB: Zamanı belirlenmiş bir ana kilitlemek istedim. Bu an, 05.45’ti. Karanlığın ışığa kavuşmadan önceki haliydi bu. Kimsenin müdahale edemeyeceği bir zamandı. Çünkü netti. Yazar daha en baştan, bu hikâye dünyanın her yerinde saat 05.45’te günün aydınlanacağını söyleyen birinin söylediklerinden ibarettir diyor. Buradaki zaman algısı üçlemenin diğer kitaplarında da muhafaza edilecek. Çünkü eğer yeni bir tür yaratılacaksa bu diğer başlangıçlara sadık olma zorunluluğunu ortadan kaldırmakla mümkün olabilir ancak. Onların zamanı 05.45’te başlıyor. Bu benim için ölçüye dikkat etmekle ilgiliydi. Bir deney yapar gibi hareket ettim. Zaman deneyin başlangıcı ile ilgiliydi. Bunun muğlak olmasını istemedim. O zaman, ancak o zaman aklı ve aklın ürünü makineleri ortaya koyabileceğimi düşündüm. Düşüncelerime mümkün mertebe uymaya çalışırım. Ve aynı zamanda programa, plana göre hareket etmiyorsam hiçbir şey yazamam.
AK: İstanbul romanın katmanlarını önümüze seren en önemli unsuru olarak var. Aslında mesele İstanbul’da var olmak meselesi ve bu var olma meselesi çok zorlayıcı noktalarda, öyle değil mi? İstanbul’da geçen bir roman yazmak istediğini söylüyorsun ama bazı şehirlerde “var olmak” ya da ayakta kalabilmek diye de bir durum var. Bizler var olurken, varlığımızı ispat etmeye çalışırken İstanbul nasıl bir etki ile orada duruyor?
GB: Yaratmak istediğim dünya için bir merkez belirlemem gerekiyordu. Bu merkez hem yazınım için yapmak istediklerimi karşılamalı hem de tanıdığım, sevdiğim bir yer olmalıydı. Büyük şehirlerden korkmuyorum. Çünkü ayrıntıları fark etmek için silgiye güvenen bir ressam gibi hareket etmek istemiyorum. Rengarenk, karmakarışık desenler içindeki sarıyı, sevdiğim için görebiliyorsam, koskoca şehirlerdeki küçük hayatları da görebilirim dedim. Çünkü ben de İstanbul’da o küçük hayatlardan birini yaşıyorum. Ne yani kendimi sadece ve sadece sakin, küçük resimlerin içinde mi fark edebilirim? Kendimden sıkılıp onu kaybetmek istediğimde imdada yetişenin bir şeyler yazmak olduğunu, utana sıkıla ifade edenleri de pek yapmacık bulurum. O gibi mütevazi lafların kibirli insanların kibirlerini yumuşatmak için ortaya koydukları oyunun parçası olduğunu düşünürüm. İstanbul fiziki özellikleri, kalabalığı ve tarihi dokusu ile kayıplara karışmanın mümkün olduğu şehirlerden biridir. Bu kaybolma arzusu da bağımsızlığına düşkün kadınların tercih edeceği bir yaşam biçimi bana göre. Kadınlar ancak büyük şehirlerde kaybolabilir. Eğer buradaki “kaybolmak” bir tercih olacaksa, o zaman tüm figürlerin birbirine karıştığı karmakarışık tablolardan etkileniyorum. Karışıklık kadınlara nefes alma aralığı sağlar. Hem de bu aralık için kimsenin yardımına ihtiyaç duymadım. Bu aralık koşulların doğal sonucuydu. Ne varlıklı bir ailenin imkanları ile bir yerlere gidip yazanlardan olacaktım ne de sevginin, özellikle aşkın, evliliğin sağladığı rahatlıktan, korunaklı yerden seslenecektim. Ben İstanbul’da saat 05.45’te sokakta olabilen kadınlardan bahsettim. Sokakta değilse bile sokağı düşünecek kadar özgür hissedenlerden yana kullandım kalemimi. Bu benim hayatım değildi. Bu tanıdığım kimsenin spesifik gerçeği değildi. Ama bu gerçek sokağın fotoğrafından elde edilmişti. Tanıdıklarım o saatte bebeklere süt, kocalara kahvaltı yahut yatakta ne zaman bana sarılacak hesabı yapanlardı belki. Sorun değil, onların istediği gibi, hatta istediklerinden fazlasını içeren bir hayatın içinde olduklarını da söyleyebilirdim. Yani ev, içinde kadınlara nefes alma kolaylığı sunan delikler barındırıyordu. Bu deliklere odaklandım. Memesini emen bebeği bırakıp gitmek isteyen bir kadının diğer gün kışlıkları hazırlamaya girişmesi, bu çarpıklık, bu görünen ve görünmeyen fikirler ve yolculuklar var olmakla ilgiliydi. İstanbul varlığın görünmeyen taraflarını da memnun edecek özelliklere sahipti.
AK: Bir yönüyle bilim kurgu, diğer yönleriyle fantastik ve polisiye diye de tanımlanabilir olan 05.45 İstanbul’u tür olarak nereye yerleştirebiliriz?
GB: Siyasi bir distopya. İçindeki suç ve ceza unsurları bir distopya yaratmak için yazara yardım etmiş olaylardır.
AK: 05.45 İstanbul bir üçleme olacak öyle değil mi? Biraz bundan da bahsedebilir miyiz? Bu hikâyeyi neden bir üçleme olarak düşündün?
GB: En başta sadece bir İstanbul romanı yazmak istiyordum. Sonra yazmaya başladığımda bunun bir üçleme olması gerektiği fikri netleşti. “Giriş- Gelişme- Sonuç. Giriş=İnanç, Gelişme= Aşk, Sonuç= Huzur.” Bu gibi notlarla çalışıyorum. Bu notlar sayesinde bilinç akışı yöntemini gönlümce kullanabiliyorum. Savrulmamı engelleyen bu planlama bana üçleme fikrini verdi.
AK: Okur Gökçe Bilgin neleri okumayı tercih ediyor genelde? Klasik, modern, çağdaş okumayı çok sevdiğin dönem veya masanda elinin altında bulundurduğun kitaplar neler oluyor?
GB: Tam şimdi masamın üstündekiler: Wolfgang Schorlau’dan Karanlık Suskunluk, Kavuran Soğuk, Kreuzberg Blues ve Halldor Laxness’in Özgür İnsanlar’ı. 05.45 İstanbul’un karakterleri de sohbeti röportaj türü ile var ediyorlar. Bu sebeple romanın gerçekliğine de yaklaştık. Büyük bir keyif aldım. Teşekkür ederim.






