Evdeki eksikler için çarşıya yürüyerek giderim. Hava yağışlıysa veya kuvvetli rüzgar varsa yürüyemem, otobüse binerim. Hastalığa davetiye çıkarmanın alemi yok. Ama hava güzelse, yaz veya kış fark etmez, yürürüm.
Aylardan temmuzdu ve güneşli bir gündü. Yürümeye başladım, ama iyi fikir değilmiş. Hava hem sıcak ve hem de nemliydi. Henüz yolun başında terlemeye başladım.
Yürüdüğüm cadde, uzun bir caddedir. Her iki yanı altı-yedi katlı apartmanlarla doludur. Binaların arası çok da geniş değildir. Yirmi metre ya vardır ya da yoktur. İşlek bir caddedir, zaman zaman karşıdan karşıya geçmek zor olur. Yolun her iki yanı da otopark gibidir. Neredeyse yirmi dört saat araçlar park halindedir. Biri gitse, hemen yeri dolar.
Gölge düşen kaldırımdan yürüyerek, ilgimi çeken mağazaların vitrinlerine baka baka yürüyordum, hiç acele etmeden. Sıcak beni bunaltmaya başlamıştı. Biraz ileride işlettiği mağazasının önünde bir arkadaşımı görünce gülümsedim.
"Hayırlı işler!" diledim, fırçayı yedim.
Bu sıcaklık da neymiş! Mahvolmuş. Ne olacakmış bu havaların hali…
Hava durumu benim işim, ama sanki güneşin kumandası bende, bir klima çalıştırır gibi, güneş ışınlarının miktarını ben ayarlıyormuşum gibi beni azarladı.
"Temmuz ayındayız, normal!" dedim. Azarın dozu arttı.
"Nesi normal yahu! Şuraya bak, her yerim sırılsıklam."
Gömleğini gösteriyordu. Gerçekten bazı bölgeleri terden ıslanmıştı. "Piştik arkadaş!"
Arkadaşımı duyan tanımadığım biri sohbete katıldı;
"Sıcaklık 40 derece var herhalde" dedi.
"Yok, 32 derece" dedim.
"Nem yüksek, değil mi?" diye söze karıştı bir başkası.
"Evet, yüksek. Daha sıcak hissetmemize neden olur" dedim.
"Sen 32 diyorsun ama, bizim termometre 45 gösteriyor" dedi öbürü. Bunu öyle bir söyledi ki, beni azarlıyordu. Üç gündür çölde kalmış ve su içememiş gibiydi. Gözlerinden alevler fışkırıyordu. Bana öyle öfkeyle bakıyordu ki, birazdan yumruklarıyla beni yere serecek sandım.
"Nerede ölçtün 45 dereceyi?" diye sordum.
"Benim arabadaki termometre 45 gösteriyor, gel de gözünle gör!" derken sigarasından sinirle bir nefes çekti.
"Olabilir" dedim, "ama meteorolojinin değeri..." diye açıklamaya çalışırken bir azar daha geldi.
"Ya bırak, meteorolojiymiş!" dedi. Sigarasından öyle bir nefes çekti ki, sigara yok oldu. Belki de sigarayı yedi, göremedim.
"Arızalı herhalde sizi termometre, baktırsanız iyi olur!" dedi arkadaşım. Daha başka şeyler de söylendi.
“Eski teknolojidir…”
“Yenilemek gerek…”
“Adamlar uzaydan ölçüyor sıcaklığı, biz hâlâ…”
Sonradan düşününce adamlara hak verdim. Sıcaktan bunalmışlar, burunlarından soluyorlardı. Ama unuttukları bir şey vardı, ben de aynı sıcak havanın içindeydim ve ben de bunalmıştım. Beni bu kadar sıkıştırmayacaklardı.
"Sizin termometreler yanlış yerde arkadaş!" diye çıkıştım.
Birden sustular. Tane tane anlatmaya başladım;
"Şu köşede bir ekmek fırını var. Ekmekleri pişiren ustaya soralım bakalım, onun termometresi kaç dereceyi gösteriyormuş? Böyle ölçüm olmaz! Biz havanın sıcaklığını gölgede ölçeriz. Yoksa fırının havasını veya sizin caddenin havasını ölçmeyiz… Etrafınıza şöyle bir baksanıza, nerede yaşıyorsunuz? Beton binalardan neredeyse gökyüzü görünmüyor… Bu caddeye yıllarca üst üste kaç kat asfalt döktüler acaba? Bu kadar betonun içinde, kat kat asfaltın üstünde bunalırsınız tabi... Hadi binelim senin arabana, 45 derece gösteriyor dedin ya, en yakın köye gidelim, bakalım kaç derece gösterecek?"
Uzun bir sessizlik oldu. Yıllardır böyle bir caddede yaşadıklarını yeni fark etmişler gibi, sağa sola bakınmaya başladılar; binaların tepelerine, caddeden korna çalarak geçen araçlara, yanımızdan geçen insanlara…
"Yok, 45 derece göstermez" dedi arkadaşım sonunda. Az önce sigarasını yiyen adam, parmaklarının arasında yeni bir dal tutuyordu, ama henüz yakamamıştı. Şaşkınlıktan ağzı açıktı.
"Bu cadde aslında yaşanılacak bir cadde değil. Bu kadar betonun içinde bunalırsınız elbette. Size daha az beton, daha çok yeşil alan gerek."
Öylece, kendi hallerine bıraktım onları uzaklaştım.
Gömülmüşler betonun içine, beni azarlıyorlar…






