Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

9 Haziran 2020

Edebiyat

Richard Yates: Karmakarışık Hayatların Sade Anlatıcısı

Umut Dağıstan

Paylaş

0

0


Ertelenen umutlarına bir türlü ulaşamayan savaş gazileri, boğucu odalarda nefes alamayan ofis çalışanları, ölümsüzlük peşindeki taksi şoförleri, hayalleriyle gerçekler arasına sıkışmış kadınlar, işinden atıldığını eşine dahi söyleyemeyen yersiz yurtsuz erkekler, yazarlık hayalleri kurarken mutsuz işlerde çalışanlar geçiyor önünüzden ve Yates o kadar duru, doğal ve sakin bir üslupla anlatıyor ki öyküler bittiğinde ince bir sızı kalıyor içinizde.

Richard Yates sadece kendine has üslubu olan bir yazar değil, aynı zamanda yarattığı atmosfer ve karakter bağlamında kendine has bir kurgu evreni olan bir yazar. Aslında fazla indirgemeci olmayı göze alarak onu hayal kırıklıkların, mağduriyetlerin ve kaybedenlerin yazarı olarak da tanımlayabiliriz. Kurt Vonnegut’un, “Bir neslin sesi,” dediği Yates’in düzyazısında postmodern oyunlar ya da ağdalı cümleler yok, banliyö hayatının sıradan ama çıkışsız üzüntüleri, küçük yaşamların bıktırıcı atmosferi nasıl anlatılması gerekirse öyle anlatılmış. Gösterişten uzak, doğallıkla akan sade cümleler ve son derece anlaşılır ruh çözümlemeleriyle. Bu yönüyle Yates’in Çehov’un akrabası olduğu söylenebilir.

Sadece Türk değil, dünyanın her yerinden okurlar onu Sam Mendes’in ülkemizde Hayallerin Peşinde adıyla gösterime giren filmiyle tanıdı. Yates’in ilk romanı olan Revolutionary Road’un beyazperde uyarlaması olan Hayallerin Peşinde Leonardo Dicaprio ve Kate Winslet’ın olağanüstü performanslarıyla bir yönüyle Titanik felaketinden sağ çıkıp evlenseler bu çiftin başlarına neler gelebilirdi tüm dünyaya gösterdi. Filmden sonra hemen Revolutionary Road romanı, Hayallerin Peşinde ismiyle ve filmdeki afiş kapakta kullanılarak yayımlandı. Bu fazlasıyla ticari kokan zamanlama en azından geç de olsa Richard Yates’i Türkçe okurla tanıştırmış oldu.

Revolutinary Road ilk kez 1961 yılında yayımlanmış, ancak hak ettiği ilgiye son yıllar hariç pek ulaşamamış. Zira Yates’in bütün çalışmalarında okuyucunun canını yakan, onu huzursuz eden unsurlar var. Onun romanlarında hayallerimizin büyük ya da küçük olmasının ya da onlara ulaşmak için ne kadar çabaladığımızın, nelerden vazgeçtiğimizin bir önemi yok. Bizim dışımızdaki şartlar, ait olduğumuz sınıf çoğunlukla kaderimizi belirliyor.

Revolutinary Road genç evli çift Frank ve April’ın arabadaki diyaloglarıyla başlıyor. April’ın da oynadığı kasabanın amatör tiyatro topluluğu, sergiledikleri oyun sonrası evlerine dönüyorlar. Ancak April’ın oyunla ilgili mutsuzluğu ve öfkesi gecenin tadını kaçırıyor. Kocası Frank anlamıyor, ama okur olarak bizler o anda sorunun aslında oyun olmadığını, April’ın son günlerinde hayatına anlam katan yegâne şeyin bitmesine ve bundan sonra ne yapacağını bilmemesine ağladığını anlıyoruz. Yates gerçekten büyük bir hikâye anlatıcısı. Roman ilerledikçe karı koca arasındaki çatışmanın birbirleriyle alakalı olmadığını, iki tarafında temel dertlerinin aslında kendi kişilikleri olduğunu fark ediyoruz. April, Frank ile konuşurken aslında değiştirmeye çalıştığı April’la konuşuyor. Frank, April’a bir şeyleri ispat etmeye çalışırken aslında silik ve değersiz bulduğu kendi benliğini ikna etmeye çalışıyor. Bu mutsuz evli çiftin adım adım trajediye doğru giden sonlarını okurken ve onlar için üzülürken aklımızın bir köşesiyle aslında sadece Amerikan banliyösündeki birçok hayatın değil, aynı zamanda çevrede yaşayıp merkezin kışkırtıcı parlaklığına gıptayla bakan birçok insanın aynı açmazları yaşadığını düşünüyoruz. Sadece Yates’in karakterleri, bu durumu daha fazla sorguluyor. Bu durum da çıkışsızlığın ağırlığını daha da artırıyor. Yoksa kasvet ya da insanların önünde uzanan çıkışsız labirent her yerde aynı.

Yine bir semt adı olan The Easter Palace (Ablamın Mutluluk Fotoğrafı) romanında Yates boşa harcanan hayatları, belirsiz ama bir o kadar da mutlak arzuların nasıl yavaş yavaş sönümlendiğini unutulmaz bir şekilde anlatıyor. Hayata tutunmak için faklı yollar seçen iki kız kardeşin hayatını çocukluktan itibaren adım adım izliyoruz. Yates’in doğal ve sade üslubuyla kurguladığı, büyük olayların olmadığı ve belki de en güzel romanı olan Ablamın Mutluluk Fotoğrafı Emily and Sarah Grimes kardeşlerin hayatlarını son derece konsantre ama yoğun bir tempo eşliğinde anlatıyor.

Sarah evden kurtulup özgür olabilmek için en kestirme ve meşru yolu seçip kalın kafalı bir adamla evlenmiş ve böylece sözde kendi hayatını yaşamaya başlamıştır. Sarah burada Jane Austen karakterlerini akla getirir. Daha doğrusu, Jane Austen’ın evlilik ideasının toplumsal olarak nasıl üretildiğini ve ayakta tutulduğunu gösterdiği örüntünün, 20. yüzyılda hâlâ geçerli olduğunun örneğidir. Sözde ahlaki savlara dogmatik tapınma, erkeksi ritüellere boyun eğme ve asla gelmeyecek olan muğlak güzel günler için şimdiyi kurban etme. Austen romanları kadınlığın bu duygular ve beklentilerle nasıl kodlandığını gösterirken Yates, eli biraz daha artırarak erkeğin de bu kodlanmanın bir tezahürü olduğunu anlatır. Çift taraflı bir kurban hikâyesi vardır aslında önümüzde. Kardeşi Emily ise dönemi için en zor yolu seçip şehre taşınmış, ayaklarının üstünde durabilmek için önemsiz işlerde çalışıp birçok erkekle beraber olmuştur. Ancak dışarıdan özgür görünen bu hayat ona birçok bedel ödetecektir. En önemlisi Emily o aradığı iç huzuru bir türlü bulamayacaktır. Az kelimeyle çok şey söyleyen o özel ama sessiz romanlardan biri olan Ablamın Mutluluk Fotoğrafı çok temel bir soruyu merkeze alır: Bırakın başkasını, bütün hayatımız boyunca acaba kendimizi anlayabiliyor muyuz?

Sessiz Sahil adıyla yayımlanan Cold Spring Harbor Yates’in dokuzuncu, dilimize çevrilen üçüncü romanı. Bir başka deyişle olgunluk dönemi eseri. ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’na girdiği dönemi anlatan roman merkezine Evan Shepard adlı genç ve yakışıklı bir erkek karakteri alıyor. Evan zamansız ilk evliliğinin kısa sürede hüsranla bitmesinin ardından üniversiteye gitme hayalleri kurarken babasıyla çıktıkları bir yolculukta arabalarının bozulmasıyla bambaşka bir kadere sürükleniyor. Bu hikâyede de Yates karakterlerinin planlarını boşa çıkarmakta hayat son derece mahir davranıyor. Telefon etmek için girdikleri evde tanıştıkları aile, hayatlarını bir başka yöne sürüklüyor. Evan, evin uysal, etrafına çaresizlik hissi yayan güzel kızı Rachel’den ilk görüşte etkileniyor. Yates’in sadık okurları, Evan’ın kendi hayatını yaşamaktansa Rachel’in sorumluluğunu er ya da geç şövalyece alacağını kolaylıkla anlayabiliyor. Rachel’in histerik annesinin dozajında zorlamalarıyla evlilik kaçınılmaz bir hâl alıyor. Evan önce hayallerini kısa süre ertelediğini düşünerek kendini kandırsa da çocuk yapmasıyla başka bir hayat yaşayabilme umutları büsbütün suya düşüyor. Orduya yazılma çabaları da sonuçsuz kalınca hayat onun için iyice klostrofobik bir hâl alıyor.

Evan merkez karakter olarak kurgulansa da Yates, romanında minör majör ayrımı yapmadan birçok karakterin bakış açısından olayları anlatarak, hatta arabaları Muhteşem Gatsby’deki gibi anlatının önemli tema ve sosyal göstergelerinden biri yaparak dönemin atmosferini son derece başarılı bir şekilde çiziyor. Ancak romanın Türkçe çevirisinin sıkıntılar barındırdığını belirtmeden geçemeyeceğim. Çeviride gözden kaçan kimi unsurlar el freni işlevi görüyor, bu durum editöryel bir okuma yapılmadığını düşündürtüyor. 

Richard Yates’in dilimize çevrilen Yalnızlığın On Bir Hali isimli bir öykü kitabı var. Savaş sonrası Amerikası'nı, herkesin Amerikan rüyasının peşinden koştuğu yılları anlatan bu seçki ilk olarak 1962 yılında yayımlanmış. Öykülerde her kesimden insanın kalabalıklar içindeki yalnızlıklarını okuyoruz. Ertelenen umutlarına bir türlü ulaşamayan savaş gazileri, boğucu odalarda nefes alamayan ofis çalışanları, ölümsüzlük peşindeki taksi şoförleri, hayalleriyle gerçekler arasına sıkışmış kadınlar, işinden atıldığını eşine dahi söyleyemeyen yersiz yurtsuz erkekler, yazarlık hayalleri kurarken mutsuz işlerde çalışanlar geçiyor önünüzden ve Yates o kadar duru, doğal ve sakin bir üslupla anlatıyor ki öyküler bittiğinde ince bir sızı kalıyor içinizde. Her ne kadar Yates’in kahramanlarının hayat karşısındaki yalpalamalarına üzülsek de anlatıların bazı yerlerinde mizantropik tınılar hissediyoruz. Sanki Yates, kahramanlarının kendi hayallerinden çok kolay vazgeçtiklerini düşündüğünden bazen sempati kurmamızı engellemeye çalışıyor gibi.

Yates’in anlatılarında tekrar eden kimi örüntüler var. Histerik ev kadınları, hayallerini gerçekleştirecek cesareti olmayan silik kocalar, boşa geçmiş hayatlarını çocuklarının üzerinden temize çekmeye çalışan ebeveynler, yolunu kaybetmiş öfkeli ergenler, içkiyle teselli bulan ve yaş aldıkça maziye daha da sarılan kadın veya erkekler, hepsi Amerika’nın banliyösünde nefes almaya çalışan küçük burjuva yaşamların önemsiz, birörnek figürleri.        

Yates, romanlarının teması sorulduğunda bunu basit bir şekilde anlatmasının mümkün olmadığını söylemiştir. İnsanların kaçınılmaz bir şekilde yalnız olduklarını ve bu yalnızlıklarda trajedilerin gizlendiğini ve romanlarında bunun peşine düştüğünü belirtmiştir. Yates bu cevabıyla bile, yine karmaşık olan bir şeyi, tıpkı romanlarındaki gibi doğallıkla ve sadelikle anlatmayı başarmıştır. Kanımca Yates, bize hayatın yaşarken karmaşık, ama üstüne düşünürken ve anlatırken basit olduğunu söylüyordu hep.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Oscar 2022: En Çok Dalda Aday Gösteril..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Çetin Devran

10 Mart 2025

Gerçeklerden Kaçarken Kendimize Söyled..

Eğer hayatınızdaki bazı kalıpları kırmak, geçmişte yaptığınız hatalardan ders almak ve gerçekten daha bilinçli bir şekilde yaşamak istiyorsanız, bu kitap size çok şey katacak.Bazı kitaplar vardır, okuduğunuzda sizi rahatsız eder. Çünkü size, aslın..

Devamı..

Kısa Kısa Roma İmparatorluğu

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024