Bir Sait Faik Portresi

Bir Sait Faik Portresi


Twitter'da Paylaş
0

Hiç eskimeyen, sözcükleri tozlanmayan ve duyurduğu gerçeklik duygusu bugün bile geçerli olan adam. Şehirler değişse, yapılar değişse, yollar, köprüler değişse, insani olanın değişmeyeceğini bilen adam, bildiren adam. Zamansız adam.
Haydar Ergülen
Abasıyanık, Sait Faik: Türkiye’de yayımlanan ansiklopedilerin onunla başladığı adam. “Neden yazıyorsunuz?” sorusuna en hakiki ve sahici cevabı veren adam: “Tütüncüye koştum, kağıt kalem aldım, kalemi yonttum ve öptüm. Yazmasam deli olacaktım” diyen adam. O yazmasa biz ne olurduk, bilinmez. Üstelik şu kısacık, kısa kısa öykü gibi duran yanıtının içinde bir hayat saklayan adam. Hayatı roman değil, hikaye olan adam. O yazmasaydı, İstanbul’un, Adalar’ın, Beyoğlu’nun çakırkeyfinin, çakır renginin eksik olacağı adam. İstanbul’u yazan değil yalnızca, yazanlar içinde de en dipten, derinden yaşayan adam. İstanbul’u, insanlarını, çoklarını azlarını, eski köprülerini, sokaklarını, gecelerini, denizini, balıklarını, balıkçılarını, kayıklarını, Boğaz’ını, yakamozunu, yoksullarını, kuşlarını, hatta kargalarını, sokak çocuklarını, sokak kadınlarını, sokak adamlarını ayrıca, tek tek seven adam. Sevdiği için de zaman zaman onları tıpkı sözcüklerine yaptığı gibi, tatlı-sert azarlayan adam. Kendisini de onlardan ayrı hiç görmeyen adam.
Yazdıklarıyla arasında hemen hiç mesafe olmayan, onlara belki herkesten daha yakın olan adam. Sözcükleri çocukları gibi değil, Mahalle Kahvesi’nden arkadaşları gibi gören adam.
Kitaplarının kitaplıklarda değil, çantalarda, ceplerde, vapurlarda, iskelelerde durması gereken adam. Hem doyamadığı İstanbul’unun eski yerleriyle özlem gidersin, hem de yeni yerlerini görsün de, bakalım ne der diye merak ettiğimiz adam. Edebiyattan çok hayata ait olan adam. O yüzden de kitaplarının canı sıkılmasın diye sık sık denize, yolculuğa, yürüyüşe, sokağa, caddeye, geceye çıkarılması gereken adam. Sözcükleri de kıpır kıpır, küçük büyük balıklar gibi yüzen adam. Yazdıklarıyla arasında hemen hiç mesafe olmayan, onlara belki herkesten daha yakın olan adam. Sözcükleri çocukları gibi değil, Mahalle Kahvesi’nden arkadaşları gibi gören adam. İstanbul için doğmuş, İstanbul için yaratılmış, şimdi de İstanbul’un deniz elçisi, Okyanus Büyükelçisi olmuş olması kuvvetle muhtemel adam. Sözcüklerinin yalınlığından ve içinin açıklığından dolayı, kitabı hiç kapanmayacak adam. Ünlü İtalyan yönetmen Rossellini’nin Roma: Açık Şehir filminden esinle, İstanbul, açık şehir, yazdıkları, açık kitap, Sait Faik, açık adam. Açıp açıp okumaya gerek olmayan, zaten hep açık, apaçık adam. Hiç eskimeyen, sözcükleri tozlanmayan ve duyurduğu gerçeklik duygusu bugün bile geçerli olan adam. Şehirler değişse, yapılar değişse, yollar, köprüler değişse, insani olanın değişmeyeceğini bilen adam, bildiren adam. Zamansız adam. Zamanla hiç alışverişi olmamış, bu yüzden yazdıklarında da zaman korkusu taşımayan adam. Hem eski hem de yepyeni bir adam. İnsanın eski yazının, eski İstanbul’un lezzetini duymak için de okuduğu, ‘bir yazı nasıl eskimez?’ sorusunun da yanıtını yeniden bulduğu adam. Burgazadalı ama adasına çekilmemiş, içine kapanmamış, hep dışına açılmış bir adam. Sanki mahalleden bir mavi adam.
Her şeyi duyan adam. Domatesin kırıldığını, içinden birinin ona ‘hişt hişt’ diye seslendiğini, hayatın seslerini, yazının sessizliğini duyan adam. Belagatlı konuşamadığı için, konuşmak istediği gibi yazan adam.
Bir kez daha sanki çilli bir çocuk mavi gözlerini kırpıştırarak masum sözcüklerle soruyormuş gibi, insanın, dünyanın ahvalini soran adam: ” Bu dünya insan için kafiydi. Bu dünyada insan en güzel, en büyük, en bahtiyar mahluktu…O halde niçin sokakta çıplak çocuklar, aç gezenler, işsiz delikanlılar, titreşen köylüler, yalnız namazlarını ve torunlarını seven ihtiyarlar vardı?” diye sahiden merak eden adam. Ve zamanla eşitsizliklerin, zulmün, sınıf farkı olmaksızın insanın insana, hayvanlara ve tabiata yaptığı kötülüklerin üzüntüsünü, onları yapanlardan daha fazla duyan adam. Her şeyi duyan adam. Domatesin kırıldığını, içinden birinin ona ‘hişt hişt’ diye seslendiğini, hayatın seslerini, yazının sessizliğini duyan adam. Belagatlı konuşamadığı için, konuşmak istediği gibi yazan adam. Bazen de okumak istediği gibi yazan adam. Bu yüzden de masalsı, akışlı, büyüleyici, renkli, yalın, içten, çocuksu, dalgın, sayıklar gibi, sakin, çığlık çığlığa, usulca, içinden, derin, şiirli yazan adam. Hem herkes için hem de hiç kimse için yazmış adam. Yalnızca yazmış adam. Yazmasaydı, belki başka bir yaşamı da olmayacak adam. “Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey” diyen biri, Lüzumsuz Adam sayılır mı hiç? Sait Faik Abasıyanık, edebiyatımız, dilimiz, denizimiz, ülkemiz, dünyamız, şiirimiz ve İstanbul için her zaman ‘lüzumlu adam’.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR