Bu roman, anı ve kurmaca arasında salınırken değişen tekniğinin mükemmelliği, çocukluğa ve unutulmayan imgelere dair hissettirdikleriyle benim için unutulmazlar arasında.
Edebiyatımızda yazılamayan çocukluk
Çok uzun zamandır üzerine düşünüp temellendiremediğim fikirlerim var. Son on yıldır ne zaman çocukları anlatan bir roman, öykü okusam Batı’da, özellikle Amerika’da ve Avrupa ülkelerinde nasıl bambaşka bir çocukluk geçirildiğine şahit oluyorum. Bunu ilk Roy Jacobsen’in Harika Çocuk romanında düşündüm sanırım. Romanda anlatılan çok yoksul bir aileydi ama eve sonradan gelen üvey kızkardeş ve oyuncaklarının detaylı anlatımı, annenin çocuğa karşı son derece hassas oluşu, kafamda soru işaretleri oluşturdu. Anlatılan dönemler hemen hemen benim çocukluğuma denkti ve bizde çocukla oynamak istisnalar dışında pek görülmezdi.
Geçen sene okuduğum Lars Saabye Christensen’in Üvey Kardeş adlı romanı da böyleydi. Savaş yıllarında geçmesine rağmen çocukların olabildiğince çocukluklarını yaşamalarına gösterilen özen şaşkınlık vericiydi. Çocuğa çocuk gibi davranıldığı için olsa gerek romanlar, öyküler, filmler çocuk dilinden, gözünden başarıyla aktarılıyordu da. Sonra bizim edebiyatımızı, bir türlü anlatıcı olamayan çocukları, olsa da çocuktan çok sahibinin sesi misali yazarı yansıtanları, yapay diyalogları, illa bir yere giriveren mesaj kaygısını, yetişkin gözüyle anlatılanları düşündüm. Sanırım çok az istisnası olsa da pek çok okur benimle hemfikirdir, edebiyatımızda yaşlı ve çocuk temsilinde sorun var. Kim bilir belki de bu doğru düzgün çocukluk yaşamadığımız içindir. Son on yirmi senede büyüyenlerle değişecektir bir şeyler…
Oğlum yedi sekiz yaşlarındayken Sunay Akın’ın kurduğu Oyuncak Müzesi’ne gitmiştik. Orada oyuncakların nereden geldiği de yazılıdır. Müze çıkışına yakın oğlum son derece haklı olarak şu soruyu sordu: “Neden oyuncakların çoğu yabancı ülkelerden?” Bunun o karmaşık cevabını anlayamazdı elbette, ben de daha üzerine şimdiki kadar düşünmüş değildim ama herhalde ülkemizde 1980’lere kadar oyuncağı olan kesim küçücük bir yüzdeydi. O kesimin de hepimizde bulunan saklamayıp atma illetinden mustarip olması çok mümkündü.
Köylü nüfusun çoğunluğu ve çocuğun oyun oynamayıp işe koşulması gerekliliği öncelikli toplumsal sebeplerden tabii. Bunu düşünürken hep babam geliyor aklıma. Tek oyuncağı, içine çaput doldurduğu meşin bir topmuş. Sonra babasından bisiklet istemiş, o da alınmamış. Çok yoksul değiller bu arada, onu eklemem gerek ama köydeler ve zihniyet belli. Babam bize çocuk yaşımızdan itibaren bisiklet aldı, boy boy, sonra torunlarına… İçinde kalmış bu heves hiç geçmedi. Ama yine de büyüdüğü şartlardan dolayı oğlumun onlu yaşlarda hâlâ deliler gibi oyun oynamasına alışamıyordu. Çok güldüğümüz bir anı var. Oğlum tiyatro kursunda Karagöz Hacivat kuklası yapmış ve gelmiş dedesine göstermişti. Babam otomatikman, “Aman be yavrum, işin gücün oyun,” dedi. Çünkü kendisi o yaşlarda evin küçük oğlu olarak sabahtan akşama hayvan güdüyormuş. Sanırım edebiyatımızda çocuğun temsil edilememesini işte on yaşındaki çocuğa söylenen bu cümlede aramalıyız.
Konuyu çok uzattım ama dediğim gibi uzun zamandır bu konular üzerine düşünüyorum. Üçüncü dünya ülkelerinde çocuk temsilinin genelde benzer olduğuna da değinebilirim ama şimdilik oralara uzanmaya gerek yok. Son yıllarda aslında pek de bir şeyden bahsetmeyen edebiyatımızdaki bu eksikliği yeteneksizlikle açıklamak mümkün değil, bu nedenle toplumsal arka plana eğilmeliyiz. Oyuncak şart değil elbette, ilgilenilmek, insan yerine konulmak gibi bambaşka biçimlerde çocuğa verdiğimiz değeri gösterebiliriz ama düşününce, her şeyin ötesinde, çocuk sevmiyoruz sanki. Dönüp dolaşıp geldiğim yer burası.

Hassas kalpler için büyümek zorlu bir savaş
William Maxwell dilimize ikinci kez çevrildi. Kırlangıçlar Gibi Geldiler, Maxwell’in erken dönem romanlarından. Jaguar Yayınları’nın önce yayımladığı Hadi, Yarın Görüşürüz yazarın son romanı ve ustalık eseri. Bu roman, anı ve kurmaca arasında salınırken değişen tekniğinin mükemmelliği, çocukluğa ve unutulmayan imgelere dair hissettirdikleriyle benim için unutulmazlar arasında. Hakkında yazdığım yazı, Geri Döndüğüm Yerler’e en önce girenlerden.
1937’de yazılan Kırlangıçlar Gibi Geldiler, William Maxwell’in çocuk zihninde dolanmayı seveceğini işaret ediyor. Roman üç kitaptan oluşuyor, Tanrı anlatıcıyla yazılmasına rağmen ilki sekiz yaşındaki Bunny’nin, ikincisi on üç yaşındaki Robert’in, son kitap ise babalarının duygu ve düşüncelerine odaklanıyor. Hepsinden bahsedeceğim ama özellikle ilk iki kitapta çocukların yaş ve kişilik farklarına uygun dili ve detayları öylesine ince bir biçimde işlemiş ki William Maxwell, hayran kaldım diyebilirim. Roman 1918’de geçiyor, Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesine yakın bir dönemde, Illinois’de yaşayan, Bunny olarak çağırılan Peter ve Robert adlı iki oğulları bulunan Morison ailesinin huzurlu yaşamlarının ortasına bomba gibi düşen İspanyol gribi, olay örgüsünün en önemli unsuru. Roman bu kısmıyla epey otobiyografik çünkü William Maxwell de 1918’de, on yaşında İspanyol gribini atlatabilse de anesini salgına kurban veriyor. Bu olayı da hep büyülü, korunaklı, hayal dolu çocukluğunun sonu olarak anımsamış.
Birinci kitap Kimin Melek Oğluymuş başlığını taşıyor. Yağmurlu bir pazar sabahına uyanılan bölümün daha başında Bunny aşağıdan annesinin sesini duyunca şöyle hissediyor: “Yüreği hopladı, sanki içinde kurulmuş bir yay boşalıvermişti.” Tüm gün gözünü annesinden ayırmayan Bunny hassas kalpli bir çocuk. Annesinin yanına koşup geldiğinde kendi dertlerine dalan annesi uzun süre onunla hayalini kurduğu gibi ilgilenmiyor. Bu yüzden elini ayağını nereye koyacağını şaşırıyor adeta. “‘Bunny, gel buraya.’” diye kendisini çağıran annesinin karşısında durduğunda aklı karışmış, taşa dönmüş bir halde bekliyor. “‘Kimin melek oğluymuşsun sen bakalım?’ Bu sözlerle ve bu sözlere eşlik eden, aslında hiç beklemediği bir öpücükle eli ayağı yeniden tutmaya başladı. Gözleri güven içinde annesininkilerle buluştu. Tepesinde çırpılan kanatlar, trompet ve davul sesleriyle kahvaltısına döndü.”
Bunny evde bir tek annesine böyle bağlı ama hizmetçileri Sophie’yi de, onun erkek arkadaşı Alman Karl’ı da, teyzesi Irene’i de çok seviyor. Kendisini günde en az on kere ağlattığını söylediği Robert’e ise sinir oluyor. Bunny gibi yumuşak kalpli bir çocuğu üzdüğü için biz de oluyoruz. Ama kısa bir süre sonra William Maxwell bizi üst kattaki banyoya, Bunny’nin gözünden Robert’i izlemeye çıkaracak. “Üzerindeki giysinin kolları dirseklerine kadar sırılsıklamdı, her ikisi birden. Çorabında bir yırtık vardı, kahvaltıdan beri duran. Ve bacaklarından biri kaskatı sallanıyordu.” Burada biz okurlar Robert’e sinir olmakta erken bir yargıya vardığımızı anlıyoruz ama sonuçta her şeyi Bunny’den dinledik. Görüyoruz ki bir bacağı kesik ergenlik çağındaki bir abi söz konusu olan.
Tanrı anlatıcı Bunny’nin bildiği kadarını bize aktarıyor. Buna dikkat çekmek istiyorum. Geçmişte olup biteni tüm gerçekliğiyle aktarmıyor yazar, anlatıcısı bir çocuğu anlattığı için, sadece onun bildiği kadarını öğreneceğiz. Maalesef bizim romanlarımızda bunun tam tersiyle, başından sonuna her şeyi açıklayan anlatıcıyla karşı karşıyayız çoğu zaman. Parantezlerle araya girerek bu ustalıklı anlatım üzerinde duracağım.
“Yıllar önce, Bunny daha ufacık bir bebekken, hâlâ yastıklar üzerinde taşınmak zorundayken (Bu, olayı kendisine anlatan yetişkinlerin cümlesi ve küçük bir çocuk bu cümleyi aynen böyle kopyalar.) Robert yaralanmış. Bunny sadece kendine anlatılanları biliyordu. (Bence bu cümleye bile gerek yok.) Robert’in nasıl bir faytonun arkasına asıldığını ve bacağının ezildiğini. Bacağını dizin on santim kadar üzerinden kesmek zorunda kalmışlardı. İşte o yüzden Irene Şikago’ya gitmiş ve o harika askerlerle, süvarilerle dönmüştü; hani Robert’in kimsenin kolay kolay erişemeyeceği kitaplığın üzerinde sakladığı askerlerle. (Çocuklar dünyanın en bencil yaratıklarıdır, o nedenle bu olayın Bunny için asıl trajik kısmı Robert’in olan oyuncaklar.)”
İlk bölümde Bunny’nin etrafındakilerle ilişkisi dışında sürekli gerilim ögesi yaratan olay, ortalığı kasıp kavuran İspanyol gribi. Babanın okuduğu gazete haberlerinde, Bunny’nin okulunda, mahalle bakkalında hep bu konu var. Sahnede gösterilen silahın patlaması misali ilk bölüm minik tavşanımız Bunny’nin hastalanmasıyla sonlanıyor.
İlk çocuk olmak zor zanaat
İkinci kitap Robert adını taşıyor. İlkine göre çok daha mesafeli. Robert okuldan eve geldiğinde Bunny’nin hastalandığını görüyor. Doktor sürekli kontrole geliyor, annesi hamile olduğu için Bunny’nin odasına girmesi yasak, Irene yardım için evde, babası Robert’le yine büyük bir adammış gibi ciddi ciddi konulardan konuşuyor. En büyük çocuk olmak çok zordur. Bunu sanırım herkes kabul eder. Robert’in ailenin ilk çocuğu olarak avukat olması şimdiden kararlaştırılmış, ilerleyen günlerde babası annesinin doğumu nedeniyle gidecekleri yolculuktan bahsedip yokluklarında Bunny’yi ona emanet edecek, annesi eskiden beri bacağı kesik değilmiş gibi davranıyor ve Bunny’e gösterdiği yumuşak anaç tavrı ona göstermiyor. Tüm bunlara hem yaşanan anlarda hem de ara sıra geçmişi anımsayan Robert’in düşüncelerinde tanık oluyoruz. Bütün en büyük çocuklar gibi Robert anne ve babasının sağ kolu, yaşından olgun, kardeşi için kaygılı.
Bu kez anlatıcı daha mesafeli çünkü ergenlik çağındaki bir oğlan mesafelidir. Düşündükleri de öyle. En başta Bunny’nin gözünden okuduğumuz Robert’in, kesik bacağına rağmen beyzbol oynayan, bisiklete binen, kardeşini başka çocuklardan dayak yerken kurtaran Robert’in iç dünyasına giriyoruz.
“Bunny ya hep resim yapardı ya da bloklardan bir şeyler. Belli ki tek istediği şey de buydu. Ne beyzbol oynardı ne bilye, ne de diğer oğlanların yapmayı sevdiği şeyleri yapardı. Teneffüslerde onlar oyun oynarken o kenarda durur, zilin çalmasını bekleri. Eğer biri yanına gelip de onu rahatsız edecek olursa da ona vuracağına ağlardı. Bunny iyi değil, demişti babası. Onunla oynarken dikkatli olmalısın Robert. Sen onun yaşındayken daha güçlüydün, Bunny o kadar güçlü değil… Dikkat ediyordu ki zaten”
William Maxwell, Robert’in Bunny hakkındaki sızlanmalarının sonuna isyan cümlesi kondurarak yine ustalığın detaylarda saklı olduğunu belli etmiş. Ne olursa olsun karşımızdaki çocuk on üç yaşında, sırtında abilik yükü olan, üstelik engeline rağmen engelsiz gibi yaşamaya alışmış biri. Kardeşi hastalandıktan sonra arkadaşlarıyla beyzbol oynaması yasaklanan, okulu belirsiz bir süreliğine kapanan Robert içindeki isyan duygusuyla herkesten kaçıp çatıya çıkmaya karar veriyor. Arkadaşları onu oynamaya çağırdıklarında görünmemeye çalışıyor ve keşke bacağı kesilen, aşağıda hasta yatan Bunny olsaydı, diye düşünüyor. Biz okurlar yine bir an şaşırıyoruz, oysa yukarıda da söylediğim gibi çocuklar bencildir ve isyankâr bir ergenden her şey beklenir. William Maxwell bunu çok iyi biliyor.
Sonrasında Robert’in hayallerinde oyalanıyoruz ki bu hayaller onun aslında ne denli sevgiye muhtaç bir küçük çocuk olduğunu gösteriyor bize. Kemik büyüten ameliyat, dizinin çıkması, sonrasında bacağının uzaması, kendisine çok iyi davranan hemşire, çok acı olan ilacı her gün cesurca içmesi ve bunları mutlulukla düşünmesi ilk kitapta kalbimizi kazanan Bunny kadar etkiliyor bizi. Üstelik kardeşi iyileşince oyuncak askerlerini de verecek oynaması için ki veriyor, bu detay yine romandaki en incelikli noktalardan.
Doktorun sevinçle duyurduğu gibi “annesinin melek çocuğu” iyileştikten sonra, anne ve babası doğum için gittiklerinde onlarla kalacak olan Irene son anda kaytarıyor. Oğlanların dindar enişteleri ve katı halalarının yanında kalması gerekiyor. Bir anda hazırlanıp yola çıkıyor ve vedalaşıyorlar. “Robert hole geldiğinde annesi paltosunu giymiş, şapkasını takmış, boy aynasının önünde duruyordu. Tam annesine doğru bir hamle yapmıştı ki Bunny ondan önce davranmış annesini çekiştiriyor, annesinin boynuna sarılmış çılgınlar gibi ağlıyordu. (…) Robert tereddüt etti. Babasının saatini cebinden çıkardığını gördü. ‘Güle güle,’ dedi, gerçi muhtemelen annesi onu duymamıştı. ‘Güle güle anne. Dikkatli ol.’”
Annesine veda edecekken bile Bunny’nin rol çalması ve bunu Robert’in olgunlukla karşılaması bu kez kalbimizdeki pusulanın yönünü değiştiriyor. William Maxwell önce Bunny’ye sonsuz bir şefkat duymamızı ve annesiyle arasındaki ilişkiyle yüreklerimizi eritmeyi başardı. Sonrasında ise gayet haklı olarak mesafeli olduğumuz Robert’in ne kadar babasının oğlu olduğunu, omuzlarındaki yükü, ciddiyetini ve aslında annesine duyduğu o sevgiyi göstermeye fırsat bulamadığını gösterdi birer birer. Yazarlar bunu yapar. Yarattığı dünyaya bizi inandırır ve bizim duygularımızla oynayabilir. Burada her iki çocuğu da tam yaşına uygun düşünceleri, farklı kişilikleri, takıldıkları detayları, düşkün oldukları insanları öylesine derinlikli vermiş ki kitabı bitireli uzun süre olmasına rağmen bir Bunny’ci oluyorum bir Robert’çi, karar veremedim.
Bundan sonrasını yazarın yaşam hikâyesinden de tahmin etmek mümkün. Ailedeki herkes teker teker İspanyol gribi oluyor ve biri atlatamıyor.
Yuva nedir?
Üçüncü kitap Pusula Üzerinde adını taşıyor ve anlatıcı, baba James’e odaklanıyor. Olan bitenin ardından eve dönmesi, kalabalık trene binmek zorunda olduğu için kendisini suçlaması derken evin ilk iki kitaptaki sevgi dolu yuva olmaktan çıktığı hissediliyor en önce. Daha fazla detay vermeye gerek yok ama babanın anında çocuklara bakamayacağını ve onları halalarına bırakmayı düşünmesi, teyze Irene’in onu bundan vazgeçirmesi, anne Elizabeth’i anarken değinilen nüanslar, sevgi dolu bir kişiliğin çocukları da, babayı da, evi de nasıl etkilediğini gösteriyor bize. Birinci ve ikinci kitapta ayrı ayrı tanıyıp sevdiğimiz Bunny ve Robert’in kısacık verilen, kendilerine özgü yasları ise bizi şaşırtmıyor ama duygulandırıyor. Gerçekte ne olduğunu ise yine yazarın yaşamından tahmin etmek mümkün.
Yazının başını çok uzattım, sonunu kısa keseyim. 1937’de yazılan bu romandaki çocuk temsili, çocukların iki ayrı bölümde son derece özgün ve çocuklara özgü detaylarla, ustalıklı tahlillerle okura sunulması, anlatıcının hiçbir zaman odaklandığı kişinin dışına çıkıp olmadık açıklamalar yapmaması, William Maxwell’in büyük yazar olacağını belli etmiş. Çiğdem Erkal’ın hiç teklemeyen çevirisi Kırlangıçlar Gibi Geldiler’i edebiyat şölenine çeviriyor.
Son olarak bu romanın odak noktası İspanyol gribini, alınan önlemleri, okullar değil de kiliseler kapatılınca isyan edenleri, halktaki korkuyu geçtiğimiz senelerde yaşadığımız pandemiyle karşılaştıran bir yazı okusak keşke. Benden söylemesi.






