Gonca Şensözen • Kapak
7 Temmuz 2018 Öykü

Gonca Şensözen • Kapak


Twitter'da Paylaş
0

Kapağı azıcık açsam bir şeyler sızıverecekmiş gibi geliyor. Dışardan içeri ya da içerden dışarı. O yüzden onu sımsıkı kapalı tutmalıyım. Bunu yaparken kendime dahi fark ettirmemeliyim. Aksi halde sıkı tuttuğumu sanırken bir yandan da bir bakmışım bırakıvermişim.

Sıkı tuttuğum zaman kalabalığın içinde kayarak ilerliyormuşum hissine kapılıyorum. Bu kapağı daha çocukken arkadaşlarım Serdar ile ilgili sorular sormaya başladıklarında edinmiştim. “Nesi var?”, “Niye bağırıyor?”, “Bize bir şey yapar mı?” sorularını çoğu kez duymazdan gelerek, konu açıldığında yüzümdeki hiçbir kası kıpırdatmadan tekrar sormalarına engel olarak. Bir duvarmışçasına orada durarak. 

En küçüğümüz Serdar dışında bir de huyu suyu bana hiç benzemeyen bir abim var. Ben ne kadar şehrin, evin en kuytusuna kaçarak bu hayata tutunabiliyorsam o da o kadar ana caddelere çıkıp, insanlara karışarak. Bayılır etrafındakilerle konuşsun, yemek yediği restorandaki garsona adı ile seslenip, nereli olduğunu öğrensin, muhabbet kursun, ev sahibi ile kendi muhasebecisini tanıştırsın, boşanmayı düşünen arkadaşına “abi bir dakika, emin misin? İyi düşündün mü? Haydi, bir gece içmeye gidelim senle de şu mevzuyu masaya yatıralım” desin.  

Eşyası az, şehrin havalı olmayan muhitindeki evime yılda en fazla iki kez uğrar abim. Ya annem memleketten bir şey yollamıştır, onu bırakmak için ya da işte tam yılın bu haftasında onun deyimi ile elimden kahve içmek için.  

Önce bacak bacak üstüne atıp, rahat etmeyince, iki bacağını birden dümdüz öne doğru uzatır, “Kızım kaç yıl oldu televizyonsuz? Valla bak paran yoksa ben alayım diyeceğim ama…” der.

Gülümserim. “Sevmiyorum biliyorsun.”

Anlamıyorum der gibi ellerini iki yana açıp yukarı bakarak of çeker.

“Mezarlıklar bu kadar sessiz değil kız!” diye açık açık kızar. “Dur sana telefondan birkaç video göstereyim bari.” Aslında bu videolar bana da iyi gelir her seferinde.

“Annemin yolladığı…”

“Bu sene de dua yapıyormuş.”

“Biliyorum. Arayıp, haber verdi.”

“Şu köpekli videoyu bir daha açsana. Çok komikmiş.”

“Daha komiği de var. Birazdan onu da göstereceğim.”

“Bu Serdarların köpeğine çok benziyor, çok tatlı. Hatırladın mı? Bizim ilkokulun sokağında otururlardı hani?”

“Erdal’lar demek istiyorsun.”

“Ha, evet pardon. Kafam karıştı Erdallar tabi. Bir kahve daha ister misin abi? Ya da çay?”

“Bu altıncı senesi. Her sene yapacak mı sence dua?”

“Bilmiyorum abi.”

“Of dünya! Bir acı kahve içerim. Kendine de yap ama.”

Cezvenin içinde şeker olmadığı halde kahveyi karıştırırım uzun uzun. Bugün benim de seslere ihtiyacım var. İkimizden de farklı doğmuş ve boyu büyüse de yaşamının sonuna kadar bebek kalmış Serdar’ı anımsamamak için.

Abim birileri ile telefonda kavga ediyor. Kendi telefonuma bakıyorum bir yandan. Erkek arkadaşımdan hâlâ ses yok. Acaba gelecek mi bu akşam? Muhtemelen oğlunun yanındadır şimdi. Keşke bana bir haber verse. Gelecekse markete gidip alışveriş yapmalıyım.

Abimi duyuyorum bir yandan. Sesi iyice yükseliyor. “Işıl farkında mısın? Beni hep ikinci plana atıyorsun. Sabırlı bir adamım ama sen de sınırları zorlamasan.”

İkinci plana atıyorsun. Abimle bizi birleştiren cümle. Onun ilkokulda,  “Anne ama tüm anneler geldi okula, sen niye yoktun,” diye ağladığını, sonra annemin ağladığını, ağlarken Serdar’a baktığını, “Kardeşinizi bırakacak kimsem yok çocuklar,” dediğini, sonra abimin ilk ve son kez annem, “Bizi hep ikinci plana atıyorsun,” diye bağırıp evden koşarak çıktığını hatırlıyorum. Bir saat sonra yüzü kan içinde gelmişti. Arkadaşının bisikletine binmiş de freni tutmamış.

Demek artık bu cümleyi Işıl’a, Işıllar’a söylüyor.

Elimde kahveyle odaya girerken, “Bu kadın da istiyor ki ben hep onun işlerine göre kendimi ayarlayayım, “ diyor. “Çok bekler!”

Işıl’dan bahsediyor olmalı diye düşünüyorum kahvesini uzatırken. Tam ağzına götürecekken,

“Çok kızıyorum. Yetmişi devirdi. Kendine çok iyi bakması gereken yaşta artık. Ama hâlâ kendini kahretsin, hâlâ üzülsün. “

Sıcak kahve eline dökülüyor ama sanki farkında değil. Peçete uzatıyorum.

“Hayır, ya önce kendine bir şey olsaydı? Hiç bunu düşünmüyor annem. Yine şanslıyız. Şanslı yani. Annem.”

Aniden susuyor. İkimiz de önümüze bakıyoruz. Yanlış kelimeye denk gelmişiz, oyun dışı kalmışız, dur zili çalmış gibi.

Uzun susmak zor. Abim tüm kahveyi ağzından aşağı boca ediyor. Dilinin yanmamasına şaşıyorum.

“Geçen gün ben de komik bir şey izledim. Dur sana onu göstereyim,” diyecek oluyorum. Hiçbirini duymuyor. Elinde boş fincan, uzaklara bakıyor.

Neden sonra, “İçim sıkıldı senin bu evde. Ne cansız bir muhit burası! Çıkıyorum haydi ben,” diyerek telaşla ayaklanıyor.

Tam kapıya gelmişken, “Dur bir resim çekelim,” diyor, “abi-kardeş.” Son iki kelimede sesi alçalarak. İkimiz de ağzımız sımsıkı kapalı gülümsüyoruz telefon ekranına. Aynı geçen seneki gibi. Ya da bundan önceki beş sene yaptığımız gibi. Yılın hep aynı haftasında. Fotoğraf çekilirken sokuluyor bana. Biliyorum gizli gizli kokumu çekiyor içine. Kendim de öyle yaptığımdan biliyorum.

Uğurladıktan kısa bir süre sonra abimden mesaj geliyor. Çektiğimiz resmi yollamış. Sonra da, “Son yengenle tanışmaya gel bir ara,” yazıp bir de göz kırpmalı bir gülücük koymuş.

“Abi ya!” diyorum kendi kendime gülerek.  “Sen hiç değişmeyecek misin?”

Bir televizyonum olsaydı, onun durabileceği duvardan bir ses yükseliyor gibi oluyor: “Hiç değişmeyecek. Sen değişecek misin ki?”

Telefondaki mesaja bir gülücükle cevap veriyorum. İyi ki televizyonum yok diye düşünüyorum. Bak abi bu evdeki duvarlar hep doğruyu söylüyor.

Kahve fincanlarını mutfağa taşırken abimin kokusunu hâlâ duyduğumu fark ediyorum. Buz gibi suya rağmen uzun uzun yıkıyorum fincanları. Deterjan kokusu içimi yatıştırana kadar.

Ve Serdar bilmeni istiyorum ki ne bugün ne de geçmiş yıllarda tam içime çekmedim abimin kokusunu. Kapağı açmadım Serdar. Yemin ederim.  


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR