Evin sıcağına aldanma. Dışarıda hava soğukmuş, öyle dedi ajans. Maazallah, ciğerlerin netameli zaten. Vizon atkın nerede? Tavşan kürkünü bırak, kahve mantonla uyumlu değil... Siyahla iyi gider o. Yarın takarsın, evet yarın...
Gözün zor seçiyor karanlıkta. Aydınlıkevler’de oturuyorsun sözde. İstanbul’daki köşkten kaçırırken ne demişti rahmetli: “Ankara’nın en güzel yerinde oturtacağım seni.” Zannettin ki ferah feza bir eviniz olacak. Sen altı oda bir müştemilat köşkten çık, tabip babanın dizinin dibinden kalk da gel bu üstü basık şehre. Ah şapşal Gönül ah...
Dışarı çıkmadan saçını tara mutlaka. “Samimciğim gümüş tokamı gördün mü?” Böyle derdin ona. Bir oyundu aranızda. O tokanı saklardı, sen de her seferinde sanki onda olduğunu bilmiyormuşçasına arayıp söylenirdin. Hep koyduğu yerden, yastığının altından çıkarırdı tokanı. Gözlerindeki muzip pırıltıyla.
Onu ilk gördüğünde on beş yaşındaydın. Hatırlar mısın Süreyya Paşa Plajı’nı? Kuzinlerinle yarış ederdiniz, en hızlı kim yüzecek denizin ortasındaki Venüs heykeline diye... Sen hep galip gelirdin. Biraz soluklanıp plaja dönerdiniz. Nefeslenmelerin birinde onunla göz göze geldin. İçinde yıldızlar parlayan gece karası gözleriyle.
Yok, yanaklarını güneş kızartmamıştı.
Gözlerini denizde parlayan gün ışığı kamaştırmamıştı.
Yüzmekten değildi nefesinin kesilişi.
Esmer teni, bembeyaz gülüşüyle Venüs heykelindeki Adonis’ti bunları yapan. Gökten senin yanına düştüğüne inanamadığın...
Ah Samim ah... Süreyya Paşa Plajı’nın en yakışıklısı. Hem sevilen hem de korkulan boksörü. Heykelde gördüğünde bilebilir miydin ömrünün kalanını onunla geçireceğini?
Altı ay sonra evlenip Ankara’ya gelmiştin. İki yıl sonra kucağındaki kızını annenle ve babanla tanıştırdın. Yıllar sonra ilk defa girebilmiştin o köşke. Kızının yüzü suyu hürmetine. Samim ise yolun karşısında beklemişti sizi. Hırsla içtiği sigarasıyla.
Hiç bilmediğin işleri öğrendin. Mesela çorap yamamayı. Sökük dike dike dikişi söktün. Eve üç kuruş para girdi. Samim sakatlanmıştı. Artık ne para kazanabiliyordu, ne şan, ne de şöhret. Samim’in elinden kızmaktan başka bir şey gelmiyordu. Son maçında onu sakatlayan boksörden çıkaramadığı öfkesini sana kusuyordu. Samim söverken sen diktin. Samim bağırırken sen kafanda patron çıkardın. Samim vururken sen kızının gözün kapadın. Morlukların üstüne saçını taradın. Gümüş tokanı bir daha hiç takmadın.
Sutyeninde biriken parayı Samim hiç görmedi. Müşteriye diye diye en güzel kumaşları aldın. Kürkleri toptancısından buldun. “Her şeylerini benden alsalar fena mı, biraz daha para kazanırız,” dedin. Samim bir şey diyemedi alışverişine. Önüne koyduktan sonra mezesini ve rakısını. Bir de sigara parasını.
Enfes tayyörler diktin kendine. Elbiselerine uygun broşlar aldın telkâriden. Sakladın dolabının derinliklerine. Samim evde yokken giyip icabet ettin hayalinin davetlerine...
Önce babacığın, sonra anacığın vefat etti. Neyse ki sana değil kızına bıraktılar mirası. Samim kudurdu, kudurdu sinirinden. İçinden güldün, “Oh,” dedin, ”bari kızımın istikbali kurtuldu.”
Ağzından girip burnundan çıktınız, Samim’i elbirliğiyle ikna ettiniz. Kızını İstanbul’a okumaya yollarken bir yanın onunla gitti; babanın köstekli saatinin tik taklarına, annenin ipek mendillerine, camdan içeri uçuşan beyaz tüllere, salonda piyano çalan hocanın ince uzun parmaklarına, Arap bacınızın sabun kokan ellerine ve sıcacık kucağına...
Müezzinin sesine azıcık da olsa doldu gözlerin. Ağlamadın. Onun cenazesinde de ağlamamıştın zaten. Son günlerde camiden gelen dualar da neyin nesiydi? Üstünde çok durmadın. Onun ölümünün de üstünde durmadığın gibi.
Torununu ilk defa cenazede gördün. Onlar yetişsin diye iki gün beklettin rahmetliyi morgda. Ecnebi babasının dilini konuşan çocuğa sarılmak istedin. O ise sana değil, korkarak annesinin bacağına davrandı. Onun için diktiğin bebek, boynu bükük kalakaldı.
Vizonu buldun sonunda. Kulağına televizyonun sesi çalındı. Hiç kapatmadığın. “Aman yine mi o musibet mikrop,” diye homurdandın. “Altmış beş yaş üzeri...” diye bir şey duydun sanki. Aldırmadın. “Sokağa çıkmaları...”
Aynada mantolu haline baktın.” Çok güzelsin be Gönül,” dedin. Şapkanı özenle başına yerleştirdin. Atkının kopçasını biraz zor buldun, yine de taktın kırmızı ojeli parmaklarınla. Kahverengi güderi ayakkabılarını giydin.
Merdiveni otomat aydınlattı. Kırışmış elin tırabzana tutundu. Önce bastonun tok yankısı sonra hafif ayak seslerin duyuldu. Dış kapının gıcırtısından sonra yüzünü soğuk ısırdı. Eşikten geçtin. Durdun. Derin bir nefes aldın. Gülümsedin.






