Beter Bilal’in meyhanesine girdiğinde ters çevrilmiş sandalyeler henüz yerleştiriliyordu. Garson çocuk uyuşukça kafasını çevirdi ama onunla ilgilenmedi. Yavaş hareketlerle yaptığı işi sürdürdü.
Limanı gören, her zamanki yerine doğru yöneldi. Sandalyelerini indirip masayı eski yerine doğru çekti. Bankonun üzerine düzgün istiflenmiş masa örtülerinden birini alıp kendi masasını hazırladı. Yapılacak çok işi olduğunu düşündüğü yorgun garsona seslenmeden kendi konfor alanını oluşturdu. İçeriden gelen tabak çanak seslerinden Bilal’in mutfakta olduğunu anladı. Kim bilir ne beter acılar koyuyordur mezelere, diye geçirdi aklından.
Semih üniversite öğrencisiydi, bir sahafın yanında yarım gün çalışıyordu. İşine giderken yolu üzerindeki köylüsü Bilal’in yerine uğramayı alışkanlık haline getirmişti. Onunla birer sabah kahvesi içip sohbet eder, oradan işine geçerdi. Onun işini bitirmesini beklerken de mutlaka kitabından birkaç satır okurdu.
Kitabını masaya bırakırken gördü onu. Başını ellerinin arasına almış, dirseklerini masaya koymuştu. İki bacağını birden sallarken sandalye gıcırdıyordu. Belli ki düşüncelerine ritim tutmuştu. Tepesine ittiği gözlüğü o sallandıkça güneşin yansımasıyla bir parlıyor bir kararıyordu. Bu parlaklık göz alıcıydı.
Sıkıntılı, diye düşündü.
Karşı masadaki adamın sıkıntısını kendine dert edindiği için kitabına odaklanamadı. Onun her hareketini bakışlarına hapsetti. Az sonra yabancı başını kaldırmadan alnında kırışıklıklar oluşturarak gözbebeklerini yukarıya kaydırdı. Karşılıklı bakıştılar, ondaki değişikliği gördü Sinan. İçi titredi, üşür gibi oldu, montuna daha sıkı sarıldı. Bir süre karşılıklı bakıştılar.
Az sonra yabancı onun masasına geldi. “Benden korktuğunu düşünüyorum, doğru mu?” dedi.
“E-evet,” diye kekeledi.
“Korkma! Benim adım Alfa. Oturabilir miyim?”
Sandalyeyi çekerek ona yer gösterirken, ” Benimki de Sinan,” dedi.
“Öğrenci misin, ne okuyorsun?”
“E- evet. Psikoloji.”
“Hımmm… benim davranışlarımı incelemenden anlamalıydım.”
“Sizi rahatsız ettiysem özür dilerim.”
“Sonuçta arkadaş olduk, artık önemi yok.”
Alfa sürekli konuşuyordu. Ekonomik krizden siyaset bilimine, edebiyattan kişisel hakların korunmasına her şeyden konuştu. Her konuda fikri olan insanlardandı ama bilgiliydi de, gerçekleri anlatıyordu.
“İlgiyle baktığına göre gözlüğümü beğendin.”
“Güzel…” dedi, titremesine engel olmaya çalışarak.
Bir eliyle onun omzunu tuttu. “Seni sevdim, bunu benden bir armağan kabul et,” diye başının üstündeki gözlüğü Sinan’a verdi. Vedalaşarak meyhaneden ayrıldı. Gözlük başparmağında, bakışları gidenin arkasında asılı kaldı. Sonra elindekini incelemeye başladı.
“Çok garip! Saplarındaki bu işaretler de ne ola ki,” diye şaşkınlığını dillendirdi.
Gözlüğü taktı, elini çerçevesinde gezdirdi. Birden karşısında köyünün görüntüsü canlandı. Evlerinin bahçesindeydi. Elmalar kızarmış, olgunlaşmıştı. Uzanıp almak istedi ama avucu boş kaldı. Gözlüğün farklı yerlerine dokundukça mekân değişiyordu.
Sinan’ın yüreği, heyecan ve sevinçten yerinde duramıyordu sanki. Bir boğazında, bir karnında, bir beyninde geziniyordu. Gözlük de öyle… Dokunduğu her noktasında onun tanıdığı başka bir mekânı yansıtıyordu. Köyünde, okulunda, sahafta, sevdiği kızın yatağında dolaşmak onu çok mutlu ediyor, geriye dönmek istemiyordu. Yıldızlara kadar uzanan seyahatler yaptı, hiç durmadan dinlenmeden. En son girdiği sınavın doğru yanıtlarını bile aldı, gözlüğün yansıttıklarından.
Sinan, sahip olduğunun keyfini çıkararak bir de Avrupa gezisi yaptı. İstediği şehrin ismini söylemesi, hatta aklından geçirmesi bile yetiyordu. Hemen görüntü değişiyordu. “Rüyada mıyım acaba?” diye şüphelenerek kendine bir çimdik bile attı. Her şey gerçekti. Çok gezmekten acıkmıştı da. Bir İtalyan mutfağını tercih ederek Roma’ya gitti. Muhteşem lezzetlerden ve pastalardan da yedi. Ödeme mi? O, en kolayıydı. Gözlüğün burun üstü atkısı, kredi kartıydı. Sağ kulak arkası sosyal bilimleri, sol kulak arkası ise fen bilimleriyle ilgili tüm verileri içeriyordu. Sağ gözün alt çerçevesinden istediği müziği dinleme şansı da vardı. Sol gözün alt çerçevesi ise siyasetçilerle görüşmesini sağlıyordu. Çerçevenin üst kısımları tamamen ekonomiye aitti. Dünya ve ülke ekonomisinde halktan saklanan ne çok şey varmış meğerse…
Sinan bütün sırları çözmüştü. İnanılacak gibi değildi. Bu gözlük sihirliydi! Hemen bu kıymetli eşyasını gerektiğinde kullanmak üzere saklamalıydı. Gözlüğünü çıkardı montunun iç cebine özenle yerleştirdi.
“Yeğenim kusura bakmayasın, bugün biraz geciktim. Zaman nasıl geçmiş anlayamadım…” diyerek iki elinde iki fincanla gelen Bilal’in sesiyle o yana döndü. Sakladığı şeyden dolayı kendini suçluymuş gibi duyumsuyordu.
Gözlüğümü tam zamanında sakladım, diye geçirdi içinden.
Karşılıklı kahvelerini içtiler. Sinan konuşmaları işitmiyordu çünkü kulakları zonkluyordu. Gitmesi gerektiğini söyleyerek montunun cebini tuttu. Tam dışarıya çıkacakken,
Bilal, “Yeğenim, bugün çok dalgınsın, kitabını unuttun,” dedi. Sinan gelinceye kadar yüksek sesle kitabın kapağını okudu.
“Metaverse nedir?”
Sinan bir elinde kitabı, diğer eliyle gözlüğünü korumaya alarak seri adımlarla uzaklaştı.






