Güzin Ayan • Orta Sehpa
16 Kasım 2017 Öykü

Güzin Ayan • Orta Sehpa


Twitter'da Paylaş
0

Daktilo kursunun üçüncü ayı. Dört ay sonra sertifikamı alıp çalışabileceğim. Daha kendime ait bir daktilo alamadım ama kurstakini kullanabileceğimi söylemişlerdi. Ben de öyle yapıyorum. Dersler sabah sekizde başlıyor. Bir saat erken gelip bir önceki gün öğrendiklerimi tekrar ediyorum. Bazen de böyle aklıma gelenleri yazıyorum. Harflerin çoğunda şimdiden iyiyim ama hiç bakmadan yazamıyorum henüz. Daha çok devlet dairelerinde işimize yarayacak tarzda resmi belgeler yazdırıyor öğretmen. Çok sakin ve disiplinli. Köydeki öğretmenlerim gibi sert değil. E ben de artık çocuk değilim. Dilekçe nasıl yazılır, toplantı notları nasıl tutulur, fatura bilgileri derlerken nelere dikkat edilir gibi büyüklerin dünyasındaki işleri öğreniyoruz. Kendimi en çok dilekçe yazarken yetişkin hissediyorum. Resmi kıyafetlerimin içinde büro işleri için masa başında oturduğumu, işleri zamanında ve özenli yaparak takdir topladığımı hayal ediyorum. Vay be diyorlar, kendini nasıl da geliştirmiş. İyi ki bizimle çalışıyor. Ama ben en çok mektup yazmayı sevdim. Ne zaman yeni bir şey öğrensem bunu daktiloda mektup şeklinde yazıp Snijana’ya göndermek istiyorum. Anlatacak o kadar çok şey birikti ki. Burada bir çocukla tanıştığımı duysa çıldırır. Üstelik yakışıklı ve buralı. Şehirde büyümüş. Bir ay önce bir dans gecesinde tanıştık. Neler oldu neler. O yüzden günlük tutuyorum. Dönünce unuttuklarım olmasın diye. Hiç duymadım ama belki daktiloda günlük tutanlar da vardır. Varsa da hiç iyi bir fikir değil. Çok gürültü çıkarır. Çat çut. Tak tuk. Gizlice odana çekildiğini düşün. Herkes duyar, fazla dikkat çekersin. Roman yazanlar olduğunu biliyorum ama. Ben yazamasam da. Hem daktilom yok hem de ona şimdi daktilo şeritleri, mürekkep, kâğıt falan almak gerekir. Uzun ve pahalı bir uğraş olur. Babam burada memurluk için değil roman yazmak için daktilo öğrendiğimi duysa ânında alır beni. Ama diyelim ki kısacık sürede yazdım ettim, yayınlandı, başarılı da oldu, falan o zaman bir şey demez. Sonuçları sever babam. Boş hülyalara dalmayı sevmez. Zaten ben de babama hak veriyorum. Bizim gibilerin harcı değil bu işler. Bizim gibiler derken Türkleri kastediyorum. Kimse Türk birinin gidip kitabını okumaz. Bırak okumayı basmaz bile. Bulgarca yazıp adımı değiştirirsem belki. Snijana, kalabalık ortamlarda, sokakta mesela, Türk olduğum anlaşılmasın diye, Hihi diye sesleniyor bana. Hem böylece o da Türk arkadaşım var diye utanmamış oluyor. Bu lakabı kullanabilirim belki. Ama yok yok bu da bana uymaz. Böyle işte, benim hayatımda her şeyin bir “ama”sı var. Zaten ben çoktan bıraktım uçuk hayaller kurmayı. Çocukken insan böyle her şeyi yapabileceğini düşünürmüş. Yine de babamların yanına dönmeyi düşünmüyorum. Burada kalıp çalışacağım. Nakliyatçı evde kalan son eşyaları yüklediğini söylediğinde Kerime sandığın yanı başında oturmuş, bir kâğıt tomarı arasından sıyırdığı bu satırları okuyordu. Bulgarca harflerle Türkçe yazılmıştı. Zorlanarak okuyabilmişti. “Abla, var mı daha taşınacak bir şey? Abla?” Son cümleyi bitirdiğinde nakliyatçının neredeyse onuncu kez seslenişiydi. Bütün kapı ve pencereler açıktı. Perdesiz camlar evi çıplak bırakmıştı. Zeminde, eski dolap altlarında, kapı arkası gibi sıkışık köşelerde, güneş almayan kuytu yerlerde, eşyaların gidişiyle ortaya çıkmış toz kütleleri salınıyordu. Öbek öbek. Açılan her kapı bir toz öbeğini harekete geçiriyordu. Şimdi biri yürüdükçe denizde savrulan çöp yığınları gibi bir oraya bir buraya yüzüyorlardı zeminde. Süpürge makinesinin kutusunu nakliyat kamyonuna çoktan yüklemişlerdi. Bir bu sandığı sona bırakmıştı. Eski usul oymacılık zamanlarından kalma desenleri vardı üstünde. Adını bilmediği çiçeklerin yaprakları sandığın yüzeyinde kıvrılarak bir sarmaşık gibi olabildiğince  ilerlemiş, büyümeyi bırakmış, sabitlenmişti. Gıcırtıyla açılıyordu. Cilası solmuştu ama bu ona otantik bir hava katıyordu. Kamyondaki eşyalar ihtiyacı olan bir aileye verilmek üzere yüklenmişti. Sandığı ise evine götürmek amacıyla kendisine ayırmıştı. Daha sağken annesinden defalarca istemişti bu sandığı. Hep çok beğenirdi. Annesinin evinde, sevdiği nadir eşyalardandı. Yeni evinin oturma odasında orta sehpa olarak kullanmayı istemişti. Ne zaman bunu dile getirse, annesi artık daha güzel şeyler yapıldığını söyleyip hep vazgeçirmişti onu. Yatak odasında kullanmadığı nevresim, yorgan ve yastıkları istiflediği bir yüklüğü vardı. Onu bu sandığın üzerine örmüştü. Kimsenin örtünmediği battaniyeler, yatılmayan yastıklar, kullanılmayan nevresimler üst üste, anılardan bir duvardı. Katiyen yüklükteki hiçbir şeyin yerini değiştirmezdi. Onlar yokken havalandırırdı bazen. Öyle bir günün sonunda bitkin düşer akşam yemeği işlerini geçiştirirdi. Şimdi sebebini anlıyordu. Daha okumadığı bir tomar kâğıt vardı. Telaşla sanki yanlış bir şey yapıyorken yakalanmış gibi, kâğıdı sandığa attı. Nakliyatçıya başka bir şey kalmadığını söyleyip sadece sandığı aşağı indirmek için yardım istedi. Arabanın arka koltuğuna yerleştirdiler hep beraber. Yaşlı sayılabilecek nakliyatçı kan ter içinde kalmıştı ama yorgun görünmüyordu. Kısa kollu gömleğinin sırtı, ensesi, koltukları, ıslak ter halkaları ile gerçek renginden daha koyu bir maviye dönüşmüştü. Ağustosun en sıcak günlerinden biriydi. Rüzgâr ılık ılık esiyor, serinletmiyordu. Sıcaktan bayılmadığına şükretmeliydi. Nakliyatçının brandaları örtüp, emniyet halatlarını güzelce bağlamasını seyretti kaldırımda. Sonra apartmanın bulunduğu kaldırımın karşısına geçti. Üçüncü kattaki perdesiz pencerelere bakıp bu boşluğun apartmanda nasıl bir zıtlık yarattığına baktı. Camları silmemişti. Son yağmurdan kalma toz ve çamur, yağmur damlacıklarının şeklini alırken yüzeye yapışmıştı. Dediğini yaptı. Sandığı oturma odasının ortasına yerleştirdi. Kapağını örtecek boyutlarda bir cam kestirerek onu bir sehpaya dönüştürdü. Üzerine kahvesini koyuyor, kitap ve gazetelerini seriyor bazen de televizyon izlerken ayaklarını uzatıyordu. İlk ve son olarak okuduğu o kâğıt parçasından sonra içindekilere hiç dokunmamıştı. Annesini bildiği haliyle hatırlamak, ona veda ederken düşündükleriyle kalmak istiyordu. Sinirlenince ya da canı sıkılınca kendini konuşmaya verirdi. Kendi kendine söylenirdi. Herkesle konuşmazdı, yakın hissettikleriyle sadece. Sözlerini çok tutmazdı. Ruh hali kararlarının önüne geçerdi çoğu zaman. En çok gidememekten korkardı. Bir yerde kalmaktan. Gidince de hemen dönmek isterdi. Daralırdı çok uzun kalırsa. Elinden geleni yapmıştı bu hayatta. Fazlasında gözü yoktu. “Komünistti babam,” derdi usulca dedesinden bahsederken. Ben de komünistim demek yerine babasından bahsettiğini bilirdi. Yasaklarla, yasak olduğunu düşündüğü fikirleriyle böyle baş ederdi. Başkalarından bahseder gibi yaparak. “Babam her şey kararında olunca güzel,” derdi içki içerken. Abartmazdı hiçbir şeyi. Kararında gülmüş, kararında ağlamıştı.  Daha ötesini bilmesine gerek yoktu. Aylarca böyle düşüncelerle oyalandı. Onlarla boğuştu. Onlarla barıştı. Durmadan annesiyle konuştu. Bardağın sehpanın cam yüzeyinde bıraktığı lekeleri sildi. Yeni kitaplar aldı. Bacağını sehpaya uzatırken nazik olmaya çalıştı, usulca koydu ayaklarını. Bir sebep bekliyordu. Onun dışında bir şey. Ondan daha büyük bir şey çünkü karar vermek ona göre değildi. Kendini beklenmedik karşılaşmalara, önlenemez tesadüflere bırakırdı. Bir karar alıp işler yolunda gitmediğinde bununla baş edemeyeceğini düşünürdü. Şimdi yine onu etkisiz hale getirecek o gücü bekliyordu. Muazzam bir döngünün içine girecek, belki onun büyüklüğünden yararlanacak, belki de bu büyüklüğün altında ezilecekti ama bunun sorumlusu o olmayacaktı. Neyi kaybetmekten korkuyordu? Annesini mi? Ona olan sevgisini mi? Kâğıt tomarlarını okumak şimdiye kadar yaşadığı aile çemberinin tamamını yıkabilirdi. Peki bu onu hayata bağlayan tek şey miydi? Ailesi için mi yaşıyordu? Kendine ait hiçbir şeyi yok muydu bu eski sandıktan bozma sehpadan başka? Günler art arda dizilen ama bir hikaye etmeyen kelimeler gibi ardında diziliyordu. Bir şey olmuyordu. Hiç olmayacaktı. Dünya ona örtülü mesajlar göndermiyordu. Günlük sıradan olayları birbirine bağlamak daha yüce bir anlama götürmüyordu. Okuyup bir sonuca varabileceği bir metin değildi dünya. Kış gelmiş, evin havasını değiştirmişti. Sıcaklar yüzünden yazın kaldırdığı halıyı oturma odasına tekrar sermişti. Koltukların yüzeylerini yün battaniyelerle örtmüş, kuzey cephesine bakan, soğuk rüzgârların aşındırdığı bu odayı ısıtmaya çalışıyordu. Apartmanın otantik havasını bozmamak adına koruduğu ahşap çerçeveli pencereleri plastik Pimapenler kadar korumuyordu. Mevsimler eskisi gibi değildi. Kar fırtınaları kısa sürede ve aniden camları zorla açmaya çalışan uğultusu ile bastırıyordu. Evin içinde oda sayısında daha az kalorifer peteği vardı ve mutfak bu ısıtmasız odalardan biriydi. Bu akşam öyle soğuktu ki işten gelip yemek yapmak için burada zaman dahi geçiremedi. Kahvaltılık çabuk bir şeyler hazırlayıp çay demledi. Mutfağa gidip gelmek yerine demliği sehpaya getirdi. Çığlıkla karşılık verdiği bir patlama sesini duyması aynı anda oldu. Yüzey oluk oluk, kristalden şimşeklerle dolmuştu. Kaynamış çaydanlığı buraya koymanın hiç iyi bir fikir olmadığını anlaması bir salise dahi sürmedi. Daktilo kursunun sonuncu günü. Babam yarın sabah erkenden gelecek ve bana bir daktilo almaya gideceğiz. Söz verdi. Yoksa işe başlayana kadar öğrendiklerimi unuturum. Tuşlara bakmadan seri bir şekilde yazabiliyorum. Öğretmen, dün, sertifikalarımızı alacağımızı duyururken sınıfın en iyi öğrencilerinden biri olduğumu söyledi. Kurs çıkışı hemen babamı arayıp haber verdim ve işte o zaman bana daktilo sözünü verdi (babamın sonuçları sevdiğini söylemiştim). Daktilo almaya gidince Snijana’ya ve annemlere belki küçük hediyeler almaya da ikna edebilirim. Şu dans partisinde tanıştığım çocuk. Onu unut gitsin. Züppe ve geri kafalının biri çıktı. Hem kitap okumuyor hem de kadınların çalışmasına karşı. Birkaç kez yemeğe çıktıktan sonra konuştukça ortaya çıktı. Oysaki başta hiç böyle birine benzemiyordu. Gitsin kendine yemek yapmaktan başka bir şey bilmeyen birini bulsun. Ben bugüne bugün artık bir daktilo virtüözüyüm. Yemeği herkes yapar. Tomardaki kâğıtlardan bir destesi dilekçe, ikisi fatura, geri kalanı resmi mektuplardan oluşuyordu. Ortada bir sır yoktu. Dünya onu sorularıyla baş başa bırakırken annesi ardında bir cevapla (belki de cevapların biriyle) gitmişti. Kararında bir hayattı onunki. Sandığı orta sehpa olarak kullanmaya, cam yüzeyi olmadan devam edecekti.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR