Yukarı doğru daralan tırabzanın ucunda ters ışıktaki kadın aşağı bakıyor. Sanki iniş yapan bir uçağı kontrol kulesinden izliyor. Tut, diyor, sıkı tut. Anne sen otomata bas, diyor kadın aşağıdan. Basıyorum, sen tut onu, kuş gibi sekiyor, bileklerini kıracak. Adam homurdanarak, bir yandan kadının elinden kurtulmaya çabalıyor, gerçekten de bir kuş gibi kadının göğüskafesinin önünde çırpınıyor, öbür yandan aşağıdaki basamağa sıçrıyor. Her an kırılabilir ve bu hiç de iyi olmaz. O yüzden kadın sürekli yavaş diyor ama adam her basamakta kendini bir aşağıdakine bırakıyor. Yavaş baba dikkat et. Kör değilim, görüyorum. Biliyorum görüyorsun ama acele ediyorsun. Çek elini, çek, çek. Işık yanana kadar bekle, elini bana ver, omzuma yaslan. Hareket edemiyorum, çek omzunu. Kadın, adamın titreşen narin gövdesini biraz serbest bırakıyor. İkisi de nefes nefese. Şapkan nerde? Elini kadının kolundan kurtarıp cebine vuruyor. Yukarıdan ses geliyor. Hiç bu halde maça gidilir mi? Kadın, kollarını tekrar adamın omuz çevresine doluyor, kontrol kulesinden gelen boğuk sesi duymazdan geliyor. Beş numarayı ne zamandır görmedim, sen gördün mü baba? Ne diyorsun? Beş numara. N’olmuş beş numaraya? Ne zamandır yoklar ortada. Nerden bileyim. Acaba evi kiraya mı verecekler? Kim? Beş numara. Kiraya mı vereceklermiş? Öyle söylüyordu son gördüğümde, birkaç ay oluyor. Son basamağa geldiklerinde yukarıdaki kapının kapandığını duyuyor kadın. Adamı demir tırabzanın yanında bırakıp kapıyı açmaya gidiyor. Adam, şapkasını cebinden çıkarıp başına atıyor. Kemikleri erise de başı küçülmüyor. Elbette yağmurda yol üstüne bırakılmış bir parça horozşekeri gibi gözle görülmüyor eridiği.
Dışarısı fazla soğuk değil, güneş ortalıkta görünmese de yağmur izi yok, sadece sıradan, kapalı bir gün. Apartmanın giriş yolundan bahçe kapısına, oradan üç basamak daha tırmandıktan sonra sokağa çıkıyorlar. Adam, bahçeyi yoldan ayıran alçak duvara yaslanıyor, nefesini düzenliyor. Şapkasını silkeleyip önce bahçeye, ardından gökyüzüne bakıyor. Kadın arabayı önünde durdurup adamı almak için dışarı çıkıyor, yüzünde belli belirsiz bir gülümseme var. Adam gülmüyor. Koluna giriyor. Az kaldı, bir adım daha, kaldırıma dikkat. Adam hareket ederken kımıldanışları huzursuz, hem hareket ediyor, hem etmek istemiyor gibi. Beline sarılıp fazla zorlanmadan adamı yerden kaldırıp yavaşça ön koltuğa yerleştiriyor. Bacaklarını düzeltiyor, şapkasını çıkarıp dizlerine bırakıyor. Emniyet kemeri boynuna değmesin diye koltuğu biraz geriye yatırıyor. Oldu, diyor gülümseyerek. Arabanın önünden dolaşırken ön cama bakıyor. Adam dışarıdan görünmüyor. Silecekleri kaldırıyor. Tekrar bakıyor, evet, işte şimdi üstüne ağaçların, gökyüzünün yansıdığı pencerenin ardında görüyor onu. Tekrar gülümsüyor. Sileceklerin altındaki kuru yaprakları çıkarıyor.
İkisi de biliyor. Maça gitmek gerçekten de gerekli değil, özellikle içinde bulundukları durumda. Ne zamandır adamın sadece yatıp dinlenmesi, kendini yormaması, fazla hareket etmemesi gerekli. Tüm bunların arasında maça gitmek kimin aklına gelir. Ama ortaya iki bilet çıkınca gitmek artık bir gereklilik, çünkü bunu yapabilirler. İkisi de yapabilir. Özellikle adam, neden gitmesin ki? Gitmeye karar veriyorlar. Büyütecek bir şey yok bunda, şimdilik her şey olması gerektiği gibi. Doktora gider gibi, tek farkı insan bazen eğlenmek de isteyebilir ve bunu ciddiyetle yapabilir. Bu yüzden ikisi de fazla konuşmuyor. Kadın, radyonun kanallarını karıştırıyor. Adamın hoşlanacağı bir müzik kanalı buluyor, sesini biraz açıyor. Adam rahat görünüyor, başı pencereye dönük, geçtikleri yerleri uykulu bir çocuk gibi pencereden izliyor. Tahmin ettiği gibi, adam yattığı yerden şarkıyı mırıldanıyor. Kadın dışarıda olmanın iyi olduğunu düşünüyor, üstelik maça gitmenin, pazara, doktora, hava almaya değil, maça, bütün itirazlara rağmen. Adam bir sonraki gün eve uğrayan birine anlatabilir bunu. Maçtaydık. Evet, evet, o maçtaydık. Gidiyorum tabii canım, o kadar da değil, kesik kesik gülecek, yok canım, ne zorluk olacak, arabayla gittik geldik, bunları söylerken yaslandığı yerde ayaklarını oynatacak, işte o zaman biraz gülümseyebilir. Ama şimdi gülümsemiyor.
Kadın ikisi için de sıradan bir gün olsun istiyor. Hava biraz kararmış, belki de yağmur geliyor, yine de son derece olağan, bu yaptıklarını her gün bu sırada yapıyorlar sanki. Yanlarından geçen arabalar, üstlerine düşen ağaçlar, perdelerin arasından görünen avizeler, başı pencereden sarkan köpek. Hepsi hem olağanüstü hem de olağan, üstelik adam şarkıyı mırıldanıyor. Baba dürüm yer miyiz? Mırıldanmayı kesiyor. Başını biraz kaldırıp dışarı bakıyor. Köşedeki yeri mi söylüyorsun? Kalabalıktır şimdi orası. Israr etmek istemeden sadece, Daha erken, diyor. Ses çıkarmadan arabanın tavanına bakıyor adam. Sen bilirsin, yiyelim o zaman birer tane. Köpeğin kulakları başının üstünden savruluyor, ağzı çenesine sarkıyor, dili dışarıda. Köpeği orta şeritte bırakıp sağa yanaşıyor. Müziğin sesini biraz daha açıyor. Öndekiler ilerledikçe araba duman ve soğan kokusuna yaklaşıyor. Kadın, motoru durdurup ayak bileğini dizinin üstüne atıyor, ayağını müzikle beraber sallıyor. Sıra geldiğinde, kadın arabadan inip kasaya gidiyor. Siparişi verip beklemeye başlıyor. Kasada babasına yardım eden çocuktan, hazır olanı paketlemeden arabaya bırakmasını istiyor. Çocuk, arabaya yaklaşıp birkaç adım kala dönüyor. Arabada kimse yok, böylece koltuğa mı bırakayım? Kadın kapıyı açmasını söylüyor. Döndüğünde, kasadaki adama, Bıraktım, diyor, küçücük bir adam var içerde. Adam önce kadına bakıyor, sonra oğluna. Kadın aldırış etmediğini göstermek için gülümsüyor. Ödemeyi yapıyor, teşekkür ediyor. Arabaya dönüyor, adam emniyet kemerini çıkarmış, peçeteyi kucağına sermiş, ağzı dolu.
İyiyiz, diyor, gayet iyiyiz. Hayır, fazla trafik yok. Varmak üzereyiz. Az önce dürüm yedik, evet. Canımız istedi. Hayır. O da yedi. Biliyorum ama istedi. Bir şey olmaz. Sonra konuşuruz. Kapatıyorum. Adam, Ruhsuz suaygırı, diyor. Yok, fazla uzak değiliz. Kapatıyorum, direksiyonu tek eliyle tutuyor, suaygırının hönkürerek yan aynada görmeye fırsat bulamadan burnunu önlerine dayadığını görüyor. Yerini verme. Senin tek olduğunu gördü, ne ilgisi var, diyor kadın, bunlar böyle, kadın bu dedi, ben de görünmüyorum. Kadın umursamıyor. Yerini verme. Ne fark eder ki, önümüzde neredeyse yüz metre kuyruk var. Suaygırı bütün ağırlığına rağmen araya sıkışıyor. Şuna bak. Boşver. Adam, başını kaldırıyor, Yaklaş, öndeki arabayı işaret ediyor, kadın sesine gerçekten de biraz boşvermişlik katmak istiyor, bunu gerçekten yapmak istiyor, bırak geçsin. Bana bak, diyor, yaklaş, bas gaza, adam kuru elleriyle koltuktan, emniyet kemerinin altından kendini aşağı kaydırıyor, kadının gaz pedalına giden bacağına vuruyor, bas, bas gaza. Sonuçta sadece bekliyorlar, hiçbir şey rayından çıkmış değil. Tıpkı uçurumun dibinde yatan bizona bakar gibi. Çoktan aşağı düşmüş, sürü gideli çok olmuş, kalkan toz yerine çökmüş. Her şey yerli yerinde. Orada, bizonun yanında uçurumun dibindeymişler, ses yokmuş. Kadın dizini bizona yaslamış. Onlara fazla uzak olmayan kayalık, kıraç çıkıntıya yönelmiş bakışları. Adam eliyle işaret etmiş, bizonun koşarken atlayamadığı boşluğu, aşağı düşerken çıkıntıya çarparak oldukları yere kadar sekişini. Boşluk, aşağıdan bakınca neredeyse iğne deliği kadarmış. Başıyla boynu parçalanmış. Fazla olmamış, demiş adam, belki birkaç saat. Kulağını yere dayamış. Kadın da dipten gelen huzursuz uğultuyu dinlemek için onun gibi eğilmiş. Kalabalık olsalar başkaları da düşerdi. Neden duymadık? İkiye ayrılmışlar, belki de üçe. Adam susmuş, Şuraya bak. Onlara doğru gelen iki adamı görmüşler. Bizon düştüğünden beri mi ordalar? Saklanıp yaklaşmalarını mı beklemişler? Bu bir tuzak mı? Bu bir tuzak mı? demiş küçük adam. Sanmıyorum. Rüzgâr, böcek ve kuru otların alışıldık sesleri dışında ses yokmuş. Şimdi bu seslerin hepsi, son kez duyuyormuş gibi, hem daha tanıdık, hem daha yabancı gelmiş ikisine de.
Biraz daha hareketli bir müzik arıyor. Birkaç kanal arasında karar veremiyor, birini seçiyor. Doğanın onca tehlikesi arasında bir tuzak olduğunu düşünmeden yaklaşmışlar bizona. Hiçbir şey olağan görüntüsünü bozmuş değil daha. Adamlardan biri önden yürüyormuş. Pala hep birkaç adım önden ve biraz daha hızlı yürür, gidecekleri yönü bilirmiş. Böylesi Kızak için daha kolaymış. Pala konuşmuş. Kim bu küçük adam? Kocan mı? Sırıtmışlar. Kadın, Bizon için mi geldiniz? İkisi de kadına bakmış. Kadın, sırtında taşıdığı örgü torbayı omzuyla düzeltmiş. Tekrar sormuş. Bizonu mu istiyorsunuz? Saygısızlar, diyor adam. Kadın, pedalı biraz bırakıyor. Araba ağzı açık canavardan çekinse de biraz öne atılıyor. Hemen ardından frene dokunduğu için birkaç kere ileri geri gidip geliyor, suaygırı bırakmıyor, o da öne atılıyor. Öndeki arabanın tamponuna yapışıyorlar.
Adam koltukta daha dik oturmaya çalışarak kendisini yukarı itiyor ama yararı yok. Dışarıdakiler onu göremez, bunu o da biliyor. Öndeki biraz daha ilerliyor. Yürü, diyor, bas, kadın biraz ilerliyor, suaygırı da. Piç kurusu, seni tek başına gördü, bunu korkuturum, dedi. Yorulan dizleri küçük bir elektrik akımına kapılmış gibi oldukları yerde salınıyor. Suaygırına bakmadan, gülümseyerek konuşmaya çalıyor, üstelik onlara göre kendi kendine konuşuyor. Belki de adamlar bu yüzden sırıtıyor.
Yanıt yok. Önce biz geldik, demiş küçük adam. Pala, Bizonu istemiyoruz. Ne istiyorsunuz? Bizon, kayalığa çarpıp savrulmuş, üstünden geçtiği otları ezmiş. Boynu kırık. Bir bacağını altına alan gövdesi hem köksüz, hem dalsız bir ağaca benziyor. Bizonu mu istiyorsunuz? Bizonu isteyebilirler. Etini kurutur, dağılmış boynu dışında bütün deriyi tek parça yüzebilir, boynuzları alabilirler. Kızak, Hayır, bizonu istemiyoruz. Ne istiyorsunuz? demiş kadın. Hiç, hiçbir şey minik böcek. Korkma, bas. Suaygırının hantal gölgesi üstlerine çörekleniyor. Onu çoktan fark etmiş. Yapış, diyor adam, yapış, çarparız, çarpmazsın, boşluk bırakma. Suaygırının penceresi aralanıyor. Kadın bunu söylemiyor. Onun yerine, yanına dönüp, Söyler misin bu yaptığımız akıl kârı mı? Öteki, kadının etrafında dolanmış. Kadın torbanın kımıldamaması için dirseğini dayamış. Küçük adam, kamasını belinden çekip bileğine yaslamış. Hiçbir şey istemiyoruz. Bir şey istiyor muyuz? Yo, hayır, demiş bizonun kuyruğunu çekiştirerek, bir şey istemiyoruz. Ne istiyorsunuz? Hiçbir şey. Bizonu mu istiyorsunuz? Hayır, bizonla uğraşacak değiliz. Öyleyse gidin. Bizonu biz bulduk, buraya sizden önce geldik. Bizonu istemiyoruz. Kadına bakmış, torbasına. İçerdeki loş karanlıkta yusyuvarlak kıvrılmış, havasızlık ve sıcaktan kendinden geçmiş olmalı. Çıkar onu. Çıkar onu, diye fısıldamış küçük adam. Pala, Neyi çıkaracak? Çıkar onu. Neyi çıkaracak küçük adam?
Kasası pırıl pırıl, çiziği yok, koşmayı bekleyen beygirleri hökürdüyor. Adam camı açıyor. Ne var lan orospu, yol vermiyorum. Kadın camı açmayı, aynı onun yaptığı gibi adama bağırmayı düşünüyor, adamın kızarık boğazını, boğazındaki şişkin karanlık damarını. Gaz pedalının üstünde bekleyen ayağına kramp giriyor. Tekrar geleceğiz, demiş kadın. Pala, dudağını bükmüş, çenesini kaşımış. Biz de buradayız. Bizon için mi? Bakmamaya karar verdiği halde başı yine suaygırına dönüyor, boynundan bozuk oyuncak bir bebek gibi, başı hep aynı yöne dönüyor, sahibi ne kadar oraya dönme dese de, artık sahibini dinlemek istemeyen bir oyuncak gibi, sürekli suaygırının olduğu tarafa dönüyor. Gözleri de sahibini dinlemiyor, çünkü kadın ona, bakma, oraya bakma dese de, gözleri suaygırının içindeki adama bakıyor. Sana bakma dedim. Adam gülüyor, yüzü kırmızı, dişleri beyaz. Geriden öbür adamın başı uzanıyor. Öndeki adamın dili bir saatin sarkacı, dışarıda, sivri ucu altdudağın üstünde, bir sağa bir sola sürünüyor. Kadın, elini torbaya atmış, büzülü ipi bir ucundan yavaşça aşağı çekerek gevşetmiş.
Kadın sırtındakinin ağır ağır yukarı hareket ettiğini duyuyor. İçerden ensesine doğru yürüyor. Bizonu istemiyoruz. Hamleni yap, hamleni yap öyleyse. Kızak, hamlemiz bu, bizonun üstüne ata oturur gibi oturmuş, kuyruğu elinde dizgin tutar gibi tutmuş. Hamlemiz bu, kollarını yana açmış. Bizonu istemediğinizi söylemiştiniz. İstemiyoruz. Torbanın içindeki başını dışarı çıkarmak üzere. Kadın, Öyleyse biz gidiyoruz. Bekle, demiş küçük adam, onlar gitsin, böylesi daha uygun. Sen istersen gidebilirsin küçük adam. Öyleyse biz de gitmiyoruz, demiş adam, kamasını bileğini arkasında saklamış. Suaygırı durduğu yerde hönkürüyor. Yan aynadan simli gözlerini, yanıp sönen alın çizgisini görüyor, içine iki yavru daha alabilir. Neden bizonun önünde duruyorsunuz? Kadın, ayağının altındaki pedalı biraz daha bırakıyor, araba öne kayar kaymaz frene basıyor, kadınla küçük adamın bedenleri ileri geri sallanıyor. İki arabanın arasındalar, ortada dağılan, parçalanan, toplanacak bir şey yok.
Sana yol yok, diye bağırıyor adam, elini bıçak gibi açık pencerenin üstünden kadına doğru tutup havayı kesiyor. Yol onların değil, diyor küçük adam. Bırakma, yol onların değil. Kanalı tekrar değiştiriyor, gülümsüyor. Suaygırı, büyük bir otel odası kadar, bedenlerinin sadece üstü görünüyor, ileri geri hareket etmeye, ileri geri, kahkahalar, suaygırı aynadan sarkan madalyonla, adamların başlarıyla, boğazlarıyla hareket etmeye başlıyor. Koltuklarında öne ve geriye kaykılıyorlar. Ciddiyetle, ne dediğimizi duyuyor musun, anladın mı ne dediğimizi. Anladın. Onlara bakmaya devam etmekle, oyuncak bebeğin boynunu, kıtırt, öbür yana kırmak arasında kararsız. Küçük adamın söylediğini duymuyor. Ne, hayır, ilgisi yok, bazı insanlar, bazı renkler, tek başına, yol açılacak. Ensesine doğru tırmanan artık uyanık, olduğu yerde ileri geri giden suaygırını gösteriyor, dimdik ensesinden yukarı çıkıp, dur, her şey yerli yerinde, iki arabanın arasında. Hayır yol onların değil, diyor kadın. Adamlar birer adım daha yaklaşmış. Biz bizonu istemiyoruz, demiş kadın. Pala’nın sesi alaycı, Bizonu kimse istemiyor. İkisi de uzun boylu ve iriymiş. İkisinin de ayaklarında pars dövmesi varmış, bilekleri kalın, pazıları şişkinmiş, bedenlerinde ölümcül bir yara izi yokmuş ama nedense, belki de tam bu nedenle, esmer bedenleri durgunluktan patlamaya hazırmış. Bizonu orada o adamlarla yapayalnız çürümeye bırakmışlar. Sıradan bir gün ve her şey yerli yerinde. Pencereyi indiriyor, gaza basıyor.