Hanım
1 Mayıs 2019 Öykü

Hanım


Twitter'da Paylaş
0

“Geldin mi?”

Bu, onun anahtarlığının sesiydi.

“Geldim!”

Evdeki herkesi ya ayak sesinden ya da kapıya taktığı anahtarlığın şıkırtısından tanırdı. Üstüne kim bilir kaç kat yağlı boya vurulmuş sokak kapısı kalınlaşmıştı. Melahat’tı bu, küçük kızı… Küçük derken dört çocuğunun ikisi erkek ikisi kızdı. Kızları büyük, Melahat iki kızdan küçük olanıydı. Arada bir yerde olduğundan mıdır nedir sarı, dalgalı saçları ve süt beyaz teni ile güzelce; küçükken tam bir ateş parçası olup onu iş yaparken masanın bacağına bağlayacak kadar yaramaz, gençliğinde İspanyol paça pantolonuna taktığı erkek kemerleri, üstüne üstlük bitirim havasıyla da sanki evin üçüncü oğluydu. Arada tam karşılarındaki sinemaya gelen açık saçık film afişlerinde adını gördüğünden midir bilinmez, sevmezdi adını.

“Bu iş nereye kadar böyle sürecek? Valla bıktım ben mavi kâğıt almaktan,” dedi Melahat. “Karaoğlan ne vakit derse, o zaman.”

Adı Hanım’dı. Anne ve babası sanki ona ismini vasiyet etmişlerdi. Çocuk yaşında üç kardeşi ile hem öksüz hem yetim kalmış, Çankırı’nın yarısı yaz yarısı kış Ağustos’unda, adına bir çocuk şarkısı yapılmış ulu bir dağın eteğindeki köyünde başlarını sokacak birer dam aranmış, nihayet üç kardeş üç aileye evlatlık niyetine verilmişti. Hanım’ın verildiği evde kendisiyle yaşıt bir oğlan olduğundan köylünün, “İyi, güzel, uşakları bir yere sığdırdık ama bu böyle olmaz, ateşle barut yan yana durmaz!” fısıltılarına daha fazla kulak tıkayamayan kaynatası Mustafa Efendi’nin kararı ile sığındığı bu damın altındaki Hasan ile dünya evine de girivermişti…

Beyaz, büyükçe bir çarşaf atılmış yatağın üstüne. Kenarda duvara yaslanmış duran ütü masası ile Hoover. Tam karşıdaki duvarda kimi bölmeleri camlı dolap. Burada fotoğraflar olurdu. Açıp kapıyorum birkaç kapağı, çekmeceyi… Bez keseler var birinde, birinin içinde tarhana var;  belli, tüm oda kokuyor o kapağı açar açmaz. Buluyorum fotoğrafları iki albüm. Rahatlıyorum. Siyah beyaz fotoğrafları eskidikleri için atan anneannemin bunları gözünden kaçırdığını düşünüyorum. Albüm kapağında bir kız çocuğu çiçekten bir salıncakta sallanıyor, gözlerinde uzaklara dalmış hülyalı bir bakış. Sol üstteki fotoğrafı yapışkanından ayırıp alıyorum. Uzunca bakmak istiyorum. Uzunca ama ıslak bakabiliyorum. Anneannem kendine acır gibi gülüyor. Dedem gözlerini kısmış gözlük camının ardından. Keyfimiz yerinde olduğunda sorduğum soru geliyor aklıma. “Ya anneanne doğru söyle dedemi sevdin mi? Yoksa insan sırf köylü istedi diye bir erkeğin koynuna nasıl girer?” Utanıyor böyle konuşmalardan. Kestirip atıyor. “Nem ben.” Ne bileyim ben demeyi kestirmeden söylediği gibi.

Anneannem Hanım, dedem Hasan, teyzem Melahat ve dayılarım Mustafa ile Nihat’la Kıbrıs Barış Harekâtı’nın karartma gecelerini Ankara’da birlikte geçirdiğimiz ev banka bloklarındaydı. Rakamla isimlendirilen apartmanlar altı katlı on iki daireydi. Hepsi birbirinin aynı, nohut oda bakla sofa evlerin ufacık pencereleri, banyoda kurnaları, buzdolabını oturma odasına koymak zorunda bırakan tek kişilik mutfakları fakat hepsinin ayrı bir kokusu vardı. Bizim ev sabahları yumurta, öğlenleri taze fasulye, akşamüstleri çay ve parmak bisküvi, akşamları sarımsaklı yoğurt kokardı…

Akşamüstü serinliği bedenimi ürpertiyor. Dalların rüzgârda çıkardığı ses kulaklarımda hafiften bir yel estiriyor. Tam ortasında duruyorum evin. Vakitsiz yanan sokak lambaları erken inen karanlığı gölgelendiriyor. O denli sessiz ki her yer boğulur gibi oluyorum. Elimde fotoğrafla büyük yekpare ön cama yürüyüp bir sigara yakıyorum.

“Elektrikler kesilmeden şu kâğıtları cama yapıştırayım bari,” dedi teyzem. “Oğlanlardan hiç hayır yok.” “Gız, gızım yok bir de okuldan gelip yardım etselerdi sana.” Oğullarına hiç laf söyletmezdi. Teknik lisede okurdu ikisi de. Geçen yıl Nihat dayım parmaklarını makineye kaptırmış, sağ elinin üç parmağı kopmaktan son anda kurtarılmış ama o parmakları felç kalmıştı. Anneannemin bu haberi aldığındaki feryadı kulaklarımdan hiç gitmez. “Abari!” Kıyamazdı onlara. Hepimiz bilirdik ki Nihat’ın iyi huyluluğu, Mustafa’nın deli akan kanı kayırılmasına yeterdi. Bana da kıyamazdı. Annem ve babam beni ona emanet etmişlerdi, gözünü benden ayırmazdı.

“Mumları da kolay yere koy ki akşam aramayalım!” Akşam yavaş yavaş olurken dayılarım zile basarak haber verirlerdi geldiklerini. Anneannem onları görünce farklı bir sevinç duyardı. “N’aber, kız fıstık,” diyen büyük dayım Mustafa, o gün beni çiğ çiğ yiyeceğini söyleyen karşı komşu Önder abiyi şikâyet edip yedirme beni dediğim Nihat dayım. Birisi hayta diğeri ana kuzusu. Evde bir hareketlenme olur, büyük dayım sokağın köşesindeki kahvenin önünde bekleşen kalabalığı 5. kat balkonundan sarkarak kolaçan eder, akşam yemeğini yarım ekmeğin arasına doldurur, içtiği sigarayı cebine atar, çıkardı. Öyle hızlı hareket ederdi ki anneannem bu evde iki Mustafa olduğundan şüphelenirdi. Başka şeylerden de şüphelenirdi. Polisin bile girmeye korktuğu o karşı mahalleden kendisi gibi delikanlı arkadaşlara karışması an meselesiydi. Her yıl birkaç ikmale kalır, Hanım hanımlığını bir kenara koyar, “Sen emekli öğretmen değil misin? Git hocalarından geçirmelerini iste,” diyerek kocasına terslenir, kendine bunu asla yediremeyen dedem işte bir tek o vakit kapıyı hızla çarpar çıkardı. Karınca incitmez gibiydi Hasan Hoca. Dedemin eve girdiğini ancak salona geldiğinde anlardık. Ne kapıyı çalar, ne karşılama ister ne de kimseyi yorardı. Eli hiç boş gelmezdi. Samanpazarı’ndan, Ulus halinden aldığı kesekâğıdındaki erzakı mutfağa bırakır, 41 numara ayakkabılarını ayakkabılığa kendisi koyardı.  Bana ne getirdi diye ellerine baktığımı bilirdi. Sağ yanağımdan öpüp “Bal sürmüşler buraya”, sol yanağımdan öpüp “Yağ sürmüşler buraya” tekerlemesinden sonra nihayet fok dondurmamı verirdi. Adının dondurma olduğuna bakmayın Beyazıt Pastanesi’nin yaz kış eksik etmediği bu pasta başka hiçbir yerde yoktu. Kimi vakit blokların ortak bahçesindeki ağaçlardan değişik bir yaprağı ya da şansı varsa bir dal çiçeği arkasına saklar, usulca uzatırdı bana…

Sinema kapanmış. Duvarında üst üste yapıştırılan afişler birbirine karışmış. Türkâan Şoray, Bruce Lee ile aynı filmde oynuyor sanır, bir kez bakıp geçen. Samanpazarı yokuşunu tırmanan kırmızı körüklü otobüs, egzozundan çıkan dumanda görünmez oluyor. Yok, çıkamayacak durur gibi bir ileri gidiyor, biraz geri geliyor, sigaramın dumanını o tarafa doğru üflüyorum. Birkaç yolcu iniyor yorgun belki aç. El kol hareketi yapıyorlar, yaka silker gibi usanmışlar gibi.

Saat çok geç olmadan, sofranın bereketi kaçmasın diye çok konuşulmadan yenirdi akşam yemeği. Başka bir yaşamın aktığı uzak ve her şeyden mahrum bir yerde kendi dillerini bilmeyen çocuklarla gönül dilinden konuşup öğretmenlik eden anne ve babam; işte, tam bu vakitler gelirlerdi aklıma. Anneannemin gözünden kaçmazdı birden düştüğüm durgunluğum. Benim gibi okuma yazma bilmezdi, “İki kere daha yatacaz kalkacaz gelecekler üzülme,” derdi…

Sokak işten dönenlerle hareketleniyor. Bloğa birkaç kişi giriyor. Birini tanıyorum Çalıkuşu Sebahat teyze. Başını kaldırıp bu tarafa bakmıyor. Oysa laf atmadan geçmezdi. İnsanoğlu varlığa da yokluğa da ne de çabuk alışıyor.

“Durun tamam mumu buldum, şimdi kibriti de bulursam. Hiçbir zaman bıraktığım yerde olmaz ki…” “Gız yavrum, neredesin hala, çocuk şimdi korkacak.” “Al buyur şimdi işin yoksa el yordamı ara da bul, şu mutfağın düzenini bozanı bulursam onu muma çevireceğim.” Zamanlı zamansız kesilen elektrikler koca bir şehri görünmez yapar, mum ışığında aydınlanan minik camlar ateşböcekleri gibi yanıp sönerdi. Hepimiz salonda toplaşırdık. Teyzem elinde mumla salon kapısından girince olduğu yere çöküverirdi. Karanlıktan değil ama mumun titrek ve solgun ışığında hareket eden bedenlerin duvarlarda gezinen gölgelerinden korkardım. Dışarıda karartma olur, evde bir tıp oyunu başlardı. Tıp! Ne kadar susarsan kazandığın oyun. Bizim evde kural değişikliğine uğrar, diller değil, bedenler tıp derdi…

Kale’nin ışıkları yanıyor. Yüzümün yarısı aydınlık yarısı karanlıkta, yarısı çocuk yarısı kocamışlıkta kalıyor. Bir sigara daha yakıyorum. Çakmağın ateşinde duvara düşen gölgeme bakıyorum. Gölgeleri çoğaltmaya çalışırcasına biraz hareket ediyorum. Olmuyor. İnsanın aklına en olmadık yerlerde en zamansız hatıralar gelir ya… Casper geliyor aklıma. Sevimli hayalet duvarlarda gezinir, canı hiç acımadan içlerinden geçer, istediği her yere davetsizce girerdi. Keşke Casper benim arkadaşım olsa, hatta ben olsam. Bir solukta annemle babamın yaşadığı o uzak yere varsam, habersizce yanlarına sokulsam diye hayal kurarken baktığım bu duvara şimdi sıkı bir yumruk indirmek istiyorum. Çakmağı söndürüyorum.

Ortalık aydınlanınca vaktin geldiğini anlardım. Televizyonun düğmesine basıp geri çekilir, sanki içinde bir duman varmış da onu tepesinden bırakacakmış gibi içinde dolandıran ekran netleşince dimdik durarak ellerimi iki yanıma sımsıkı sallardım. Televizyondaki koroyla birlikte İstiklal Marşı’nı kimi eksik kimi fazla, bağıra çağıra söylerdim. Sonra ajans dinlenirdi. Çoğu asık yüzlü adamlar, askerler, silahlar, sonra başka şeyler anlatılırdı. Acıklı bir hikâyeyse anneannem, “Bencileyin,” derdi. Her acıklı ve üzüntülü şeyde kendini görürdü. Onu daha çok severdim. Dişleri kesmediğinden mis gibi kokan papağan çekirdeğinden yiyemiyor da canı çekiyordur diye gizlice çekirdek içlerini bir avuç dolusu oluncaya kadar çıkarır ona verir, kanepeye yanına oturur, onu izlerdim. Saçlarımı okşardı. Acıtırdı bazen canımı. Çekinmeden, “Anneanne ya, saçlarımı bozdun hem acıtıyorsun!” diye çıkışırdım…

Kolçakları ağarmış kanepeye bıraktım kendimi. Üstüne atılmış beyaz çarşafı sıyırdım altımdan uzandım. Bir yerlerde akşam ezanı okunuyor. “Ezan okunurken yatılmaz,” derdi anneannem. Dinlemiyorum sözünü. Sanki az önce yokuşu çıkamayan o körüklü otobüsü arkasından ben itmişim gibi kolum kanadım kalkmıyor. Acıktığımı hatırlıyorum. Hanım’ın 250 gıram kıymadan altı kişilik ailesine yaptığı beş çeşit yemeğin tadı geliyor sigaradan acılaşan dilime.

Bir yerden eğlenceli bir müzik sesi yaklaşıyor. Bir Ankara havası bu, birkaç el çırpma sesi ile birlikte geldiği gibi uzaklaşıyor. Hava mevsime uyuyor sarı ve hışırtılı bir sonbahar kışa dönmemek için can çekişiyor. Dalar gibi oluyorum. Gözlerimde bir ağırlık beyaz çarşafın altında büzüşüyorum. Kilitte sanki bir anahtar boşa dönüyor. Kalkmaya mecalim kalmamış. Soluğumu tutuyorum. “Geldin mi?”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR