Vonnegut’ın yaratma cesaretinde hayat arkadaşı Jane’in önemli payı varmış. Kurt yeterince iyi yazamadığını düşünürken Jane bu konuda gayet net ve ısrarcıymış: Kurt yazar olmalıymış. Hem de büyük bir yazar.
Bizi ısıtan ve yaratıcılığımızı onaylayıp öven gerçek kişilerle birlikte olmak, yaratıcı hayatın akışı için esastır. Aksi halde donarız. .... İnsanın kaç arkadaşa gereksinim duyduğundan pek emin değilim ama hangi alanda olursa olsun, yeteneğinizin “pan de cielo” (cennet ekmeği) olduğunu düşünen bir ya da iki tane arkadaş şarttır. .... Fikirlerimizi destek bulacakları yere götürmemiz gerekir. Çok azımız sadece kendi gücümüzle yaratabiliriz. Melek kanatlarının bulabileceğimiz tüm destekleyici dokunuşlarına ihtiyacımız vardır.
– Clarissa Estés, Kurtlarla Koşan Kadınlar
Mektuplar bakın neleri saklıyor. Kurt Vonnegut’ın yaratma cesaretinde hayat arkadaşı Jane’in önemli payı varmış. Amerikalı yazar Ginger Strand kütüphane ve aile arşivlerindeki mektuplara dayanarak Kurt’ten şifalı ve ısrarlı dokunuşlarını esirgemeyen melek kanatlarının hikâyesini anlatmış
New Yorker’da. Arşivi oluşturan Jane Cox olduğu için kendi mektupları kayıt altında değil, ama sırf Kurt Vonnegut’ın yazdıkları bile perde arkasında kalmış bu yarenliğe ışık tutmaya yetiyor.
Anaokulundan beri tanıdığı Jane, Kurt’ün büyük aşkı ve aynı zamanda en iyi arkadaşıymış. Üniversite için Indianapolis’ten ayrıldıktan sonra da ilişkilerini mektuplar aracılığıyla sürdürmüş ve ortak bir geleceğin hayallerini kurmaya başlamışlar: 1945’te evlenecek, ağzına kadar dolu bir barı olan evlerini sanat ve kitaplarla donatacak, yedi çocuk dünyaya getirecek, evlerinden dostlar hiç eksik olmayacakmış. İkisi de yazma heveslisiymiş. Avrupa ya da Meksiko’ya gidip muhabir, Hollywood’a gidip senaryo yazarı olmaya çalışmak seçenekler arasındaymış. Arka bahçelerinde yan yana iki çalışma odası kurmayı ve orada başyapıtlarını ortaya çıkarmayı düşlüyorlarmış.
Biyografiler bu hayallerin büyük kısmının, öyle ya da böyle gerçek olduğunu gösteriyor aslında. Kurt İkinci Dünya Savaşı’nda, Dresden bombardımanından sağ çıkarak ülkesine döndüğünde, planladıkları gibi 1945 sonbaharında evlenmişler. Üç çocukları olmuş. Kurt’ün daha sonra vefat eden kız kardeşinin dört çocuğunun bakımını da üstlenince evlat sayısı yediye tamamlanmış. Belki kitapla dolu evlerinden dostları da eksik olmamıştır. Yazmaya dair hayallere gelince...
“Cennet ekmeği”
Evlendikten sonra askerliğine devam etmek üzere Kansas, Fort Riley’e gönderilen Kurt buradan da Jane’e yazmaya devam etmiş. Mektupların iki ana konusu varmış: Kurt’ün Jane’e olan aşkı ve hayatını nasıl sürdüreceğine dair belirsizlik. Yirmili yaşlarının başındaki genç Vonnegut gelecekte ne yapacağını tam da kestiremediği bir dönemdeymiş. Bir mektubunda Jane’e olası seçenekleri, biraz da eğlenerek sıralamış ama “zengin adam, fakir adam, dilenci adam, hırsız, doktor, avukat, tüccar ya da şef” arasına yazarı hiç koymamış. Çünkü yeterince iyi yazamadığını düşünüyormuş.
Jane ise bu konuda gayet net ve ısrarcıymış: Kurt yazar olmalıymış. Hem de büyük bir yazar.
Bu kararlılık zaman zaman Kurt’ü ürkütse ve yazarlıktaki başarısızlığının aşklarının da sonu olabileceğine dair kaygılar edinmesine yol açsa da Jane anlaşılan eşinin yeteneğinin “cennet ekmeği” olduğundan hiç kuşku duymamış.
Mektuplar Jane’in, Kurt Vonnegut’ın sadece hayatında değil, yazılarında da önemli etkisi olduğunu ortaya koyuyor. Kurt’ün işlediği pek çok konu ve fikrin, çiftin sohbetlerinden beslendiği de bu yazışmalardan anlaşılıyor.
Jane, askerliği sırasında Kurt’e, aralarında
Karamazov Kardeşler ile
Savaş ve Barış’ın da bulunduğu önemli eserleri okumasını öneriyor ve çift bunları mektuplarında tartışıyormuş. Jane, Kurt’ün Fort Riley’deki boş vakitlerini hikâyeler yazarak değerlendirmesini isterken Kurt, bu kışkırtmalara karşı koyamayıp günün belli saatlerinde yazı masasına oturuyor, ortaya çıkanları düzeltmesi ve temize çekmesi için Indianapolis’e, Jane’e gönderiyormuş. “Bir değişiklik yapmak istersen lütfen yap,” notunu iliştiriyormuş altlarına da. O zamanlar Kurt için yazmak, sonunda ne iş yaparsa yapsın, olası bir ek gelir kapısından fazlası değilmiş.
Bir mektubunda, “Jane, seni okurken ve aniden kederlenerek sevgili kocanın eğitimindeki akıllara zarar boşlukları dünyadan saklamak için bir kalem almaya koşarken görebiliyorum,” diyen Kurt, bir yandan başka işler de bakınıyormuş. Zamanla geleceğine dair olumlu planlar yapmaya başlasa da, olası kariyer seçeneklerini “öğretmenlik, muhabirlik, barı olan bir kütüphane açmak, bir gazete ya da reklam şirketinde çalışmak” diye sıralarken, yazmayı yalnızca boş zamanlarında yapabileceği bir iş olarak görüyormuş.
“Ben oradaydım, oradaki bendim!”
Ve nihayet Kasım 1945’te Kurt Vonnegut eski hevesini tutkuya dönüştürecek o şeyi hissetmiş içinde.
Newsweek’in dış haberler sayfasında muhabirlerin savaş izlenimlerini okurken olmuş bu. Heyecanla Jane’e yazdığı mektupta, “Yüce İsa ben oradaydım, oradaki bendim,” diyen Kurt, kendi savaş deneyiminin içinde bir yerlerde anlatılmak için çırpınıp durduğunu fark etmiş. Bir anlamda, yıllar sonra yazacağı ve büyük ilgi uyandıran meşhur
Mezbaha No.5’in ateşi düşmüş içine. Başına gelen her küçük ayrıntıyı hatırlamaya çalıştığını ve bunları yazmaya karar verdiğini Jane’e bu mektupta muştulayan genç Vonnegut, “Bunu senin yardımın olmadan yapamam,” demiş. Bir hafta sonra daha sakin bir ânında yazdığı mektuptaysa Jane’e minnettarlığını şu sözlerle dile getirmiş:
“Senin beni sevişinden, başka türlü asla mümkün olmayacak ölçüde cesaret buldum. Sen bana yazar olma kararımda cesaret verdin. Bu artık belli. Mezar taşımda ne yazarsa yazsın, yazar olmak artık benim nihai hedefim.”