Kitaplarımda yer alan öteki bütün karakterleri sıfırdan, adım adım inşa ettim. Bir kez karakteri oluşturdum mu, o karakter kendiliğinden otomatik olarak hareket eder.
Yazarla yazım tarzı, yazma süreci ve sayfalarda karşısına çıkan tuhaf yerler üzerine.
Haruki Murakami’nin Tokyo’nun Aoyama Bölgesi’ndeki ara sokaklardan birinde yer alan mütevazı ofisine giderken, “Nasıl biri, kibar bir adam mı,” diye sordu bana eşlik etmek üzere görevlendirilen yönetici. Murakami’nin asistanı beni içeriye alıp da onu, öğle yemeğinde yapacağımız toplantıyı beklemek üzere yakınlardaki bir tren istasyonuna gönderince gururu gözle görülür bir biçimde kırılmıştı. 2010 yılıydı ve o sıralar Haruki Murakami’nin Japonya’daki ünü rakipsizdi. Üç ciltlik dev romanı 1Q84 2009 ve 2010 yıllarında yayımlanmış, sadece Japonya’da altı milyondan fazla satmıştı. 2008 yılında New Yorker Festivali’ne katıldığındaysa biletler dakikalar içerisinde tükenmiş ve sırf onu şahsen görmek isteyen hayranları Japonya, Kore ve Avustralya’dan New York’a gelmişlerdi. Bu denli uzak mesafeleri kat etmelerinin sebebiyse münzeviliğiyle ünlü Murakami’nin bu tür etkinliklere nadiren katılıyor oluşuydu.
Murakami, ilk kurmaca girişimlerinin bu kadar coşkulu karşılanmasından dolayı, “Şaşkına döndüğünden ve kafasının karıştığından,” bahsediyor. Ama bahsettiği karmaşa belki de onun içinde bir şeyleri harekete geçirmiştir. Anlatıları neredeyse her zaman sorgulamalarla ve keşiflerle dolu. Kahramanlarıysa bazen talihsizlikleri yüzünden bazense çeşitli yönlendirmeler sayesinde keşfe koyulur, kimi zaman aşina olduğumuz yerlere kimi zamansa son derece tuhaf yerlere ulaşırlar.
Üslup düşkünleri ve inatçı okurlar için Murakami hem muallaklığın hem de toplum biliminin ustası. Kullandığı dil görünüşte basit olsa da ardında saklı duran bir gizem hep var. Kurmacaları hayali bir koyun, ölüler diyarında buluşan ruhlar, tablodan dışarıya fırlayan ufak insanlar hakkında ancak çağrışımlarla ilerleyen bu rüya benzeri tasvirin altında yer alan, sıklıkla birbirimizi anlamadaki başarısızlığımızın tetiklediği hem komik hem de trajik bir kaçırılmış bağlantılar silsilesi.
Bu söyleşi, Haruki Murakami ile 2008 ve 2018 yıllarında New Yorker Festivali’nde yapılan görüşmelerden uyarlanmıştır.

Haruki Murakami: En son on yıl önce söyleşi yapmıştık ve geçen süre boyunca birçok önemli şey gerçekleşti. Örneğin on yıl yaşlandım. Bu en azından benim için oldukça önemli bir konu. Günden güne yaşlanıyorum, yaşlandıkça kendimle ilgili düşüncelerim gençlik zamanlarımda olduğundan daha farklı bir hâl alıyor. Bu günlerde bir centilmen olmaya çalışıyorum. Senin de bildiğin üzere hem bir centilmen hem de bir romancı olmak kolay değil. Bu bir siyasetçinin hem Obama hem de Trump olmaya çalışmasına benziyor. Ama en azından centilmen bir romancının tanımını yapabilirim: Birincisi, ödediği gelir vergisinden bahsetmez. İkincisi, eski eşleri veya sevgilileri hakkında yazmaz. Üçüncüsü, Nobel Ödülü hakkında kafa yormaz. Dolayısıyla Deborah, lütfen bana bu üç konuda bir şey sorma, aksi halde zorda kalabilirim.
Deborah Treisman: Az önce bütün sorularımı tükettin! Aslında yeni yayımlanan romanın Kumandanı Öldürmek ile başlamak istiyorum. Kitap, karısı tarafından terk edilen bir adamla ilgili. Kahraman yaşlı bir sanatçının, bir ressamın evine yerleşiyor ve eve girdiği ilk andan itibaren tuhaf şeyler yaşanmaya başlıyor. Bu tuhaflıkların bir kısmının kaynağıysa zeminde yer alan bir delik – bir tür boş kuyu. Roman için böylesi bir konuyu nasıl bulduğunu merak ediyorum.
HM: Biliyorsun, hacimli bir kitap, yazılması yaklaşık bir buçuk yıl sürdü ve her şey sadece birkaç paragrafla başladı. Bu paragrafları yazdım, çalışma masamın çekmecesine koydum ve orada olduklarını unuttum. Ardından bu paragrafları bir romana dönüştürebileceğim fikri aklıma geldi ve yazmaya başladım. Önceden belirlenmiş bir planım, zamanlamam ve olay örgüm yoktu: Sadece az önce bahsettiğim paragraflardan başladım ve yazmaya devam ettim. Hikâye beni kendi sonuna götürdü. Bir planın varsa –başladığında sonu biliyorsan– o romanı yazmak eğlenceli olmaz. Bilirsin, bir ressam tuvale geçmeden önce eskizler çizer ama ben yapmam. Önümde beyaz bir tuval vardır, elimde de bir fırça, ve o resmi yapmaya başlarım.
DT: Romanda, Mozart’ın Don Giovanni operasındaki Kumandanın şeklini alan bir karakter –veya bir fikir– var. Niçin kitabın merkezinde bu fikir –bu karakter– var?
HM: Genellikle kitaplarıma kitabın ismiyle başlarım. Bu kitapta Kumandanı Öldürmek ismi ve ilk birkaç paragraf elimdeydi. Bunlarla ne tür bir hikâye oluşturabileceğimi merak ediyordum. Japonya’da Kumandan* benzeri bir şey yok, ismin acayipliğini hissettim ve bu acayipliğin değerini bildim.
DT: Don Giovanni operası senin için önemli mi?

HM: Benim için karakter çok önemli. Genelde örnek teşkil eden modeller kullanmam. Kariyerim boyunca sadece bir kez bir karakter için başkasını örnek aldım – o da çok hoşlanmadığım kötü biriydi ve onunla ilgili bir şeyler yazmak istedim, ama sadece bir kez. Kitaplarımda yer alan öteki bütün karakterleri sıfırdan, adım adım inşa ettim. Bir kez karakteri oluşturdum mu, o karakter kendiliğinden otomatik olarak hareket eder; bütün yaptığım o etrafta dolanırken, konuşurken ve bir şeyler yaparken onu izlemektir. Ben bir yazarım, ve yazıyorum, ancak aynı zamanda ilgi çekici, heyecanlı bir kitabı okuyormuşum gibi de hissediyor, böylelikle yazmaktan keyif alıyorum.
DT: Kitabın ana karakteri operanın yanı sıra kitapta bahsi geçen çeşitli müzikal parçaları da dinliyor. Senin oluşturduğun karakterler genelde belirgin müzik türlerini veya grupları dinliyorlar. Böylesi seçimler onların kim olduğunu bulup çıkarmana mı yardım ediyor?
HM: Yazarken müzik dinlerim. Bu da müziği kendiliğinden yazdıklarıma yerleştirir. Ne tür müzik olduğu konusunda çok düşünmesem de müzik benim için bir nevi gıda demek. Yazmak için enerji sağlıyor. Bu yüzden genellikle müzik hakkında hatta çoğunlukla sevdiğim müzikle ilgili yazarım. Sağlığım için iyi bir şey bu.
DT: Müzik sağlığını mı koruyor?
HM: Evet, hem de fazlasıyla. Müzik ve kediler. Bana çok yardımcı oldular.
DT: Evde kaç kedin var?
HM: Aslına bakarsan hiç. Her sabah evimin etrafında koşuya çıkar, üç ya da dört kediyi düzenli olarak görürüm – onlar arkadaşlarım. Durup merhaba derim ve yanıma gelirler; birbirimizi çok iyi tanırız.
DT: The New Yorker, Kumandanı Öldürmek’ten kısa bir alıntı yayımladığında sana çalışmalarındaki gerçek dışı unsurlarla ilgili bir soru yöneltmiştim ve sen de, “Romanlarımı yazarken gerçek ve gerçek dışı kendiliğinden birbirine karışıyor. Önceden bir plan yapıp da yazarken bu planı izlemiyorum aksine, ben ne kadar gerçekle ilgili ve gerçekçi bir üslupla yazmaya çalışırsam gerçek dışı dünya o kadar su yüzüne çıkıyor. Bana göre roman bir partidir. Katılmak isteyen herkes katılır, ayrılmak isteyenlerse istedikleri zaman ayrılırlar,” diye cevap vermiştin. Peki bu partiye insanları ve öteki şeyleri nasıl davet ediyorsun? Ya da yazarken onların davetsizce çıkageldiği yerlere nasıl ulaşıyorsun?
HM: Okurlar bana sık sık çalışmalarımda gerçek dışı bir dünya olduğunu söyler – ana karakter bu gerçek dışı dünyaya gider ve ardından geri gelir. Ne var ki ben, bahsedilen bu iki dünya arasındaki sınırı çoğu zaman göremem. Dolayısıyla birçok durumda birbirine karışmış hâldedirler. Sanırım Japonya’da öteki dünya gerçek yaşamımıza oldukça yakın ve öteki tarafa geçmeye karar verdiğimiz takdirde bu çok da zor değil. Edindiğim izlenim, öteki tarafa geçmenin Batı dünyası için bu kadar kolay olmadığı. Öteki tarafa geçmek istediğiniz zaman bazı sınamalardan geçmeniz gerekiyormuş gibi.
DT: Öteki taraf genellikle karanlık bir yer mi?
HM: Tam olarak değil. Daha çok merakla ilintili. Bir kapı varsa ve siz bu kapıyı açıp öteki tarafa geçebiliyorsanız, yapmışsınızdır. Sadece merak. İçeride ne var? Ötesinde ne var? İşte, her gün yaptığım bu. Bir roman yazarken sabaha karşı dört civarında uyanıyor ve masama oturup çalışmaya başlıyorum. Bunların hepsi gerçek dünyada yaşanır. İçtiğim kahve gerçektir. Ama yazmaya bir kez başladım mı, başka bir yere giderim. Kapıyı açar, bu yere girer ve orada neler olduğunu görürüm. Gördüğümün gerçek mi yoksa gerçek dışı mı olduğunu bilmem – veya umursamam. Yazmaya konsantre oldukça derine, daha derine inerim – bir tür yeraltı. Ve oradayken tuhaf şeylerle karşılaşırım. Ama gördüklerim, gözüme olağan görünür. Orada bir yerde karanlık varsa karanlık bana gelir. Ve belki de bir mesaj getirmiştir. Mesajı idrak etmeye çalışırım. Bu yüzden etrafıma bakar, gördüklerimi tasvir eder ve geri gelirim. Geri gelmek önemli. Geri gelemezseniz, bu korkutucu. Ama bir profesyonelim, dolayısıyla dönebilirim.
DT: Ve yanında bazı şeyler getirirsin?
HM: Hayır, bu korkutucu olurdu. Her şeyi her neredeyseler orada bırakırım. Yazmadığım vakitlerde oldukça sıradan bir insanım. Günlük rutinime riayet ederim. Beyzbol karşılaşması yoksa saat dokuz gibi uyur, ertesi gün koşar ya da yüzerim. Sıradan bir adamım. Bu yüzden sokakta yürürken biri, “Affedersiniz Bay Murakami, sizinle karşılaştığıma memnun oldum,” dediği zaman bu bana çok garip gelir. Özel biri değilim. Niçin benimle karşılaştığı için mutlu oldu ki? Ama yazdığım zamanlarda sanırım özellikli, en azından tuhaf biri hâline geliyorum.
DT: Kırk yıl önce bir beyzbol karşılaşmasında, önceden bir kez bile denememiş olmana rağmen nasıl bir anda, Ben bir roman yazabilirim, diye düşündüğünü çok kereler söyledin. Ve bu anı Koşmasaydım Yazamazdım’da “Gökyüzünden kanat çırparak gelmiş, bense onu ellerimle yakalamışım gibi hissettirdi,” diye tasvir etmiştin. Bahsettiğin şey yazma kabiliyetiydi – veya belki de en azından yazmayı deneyebileceğin fikri. Sence bu fikir – ya da kabiliyet – nereden geldi? Ve madem bu kadar sıradansın, niçin sen?
HM: Bir tür tezahür ânı – buydu. Beysbolu severim ve sık sık beysbol sahasına giderim. 1978 yılında yirmi dokuz yaşındayken favori takımım Yakult Swallows’u görmek için Tokyo’daki beyzbol sahasına gitmiştim. Açılış günüydü, hava epey güneşliydi. Karşılaşmayı izliyordum, vurucu topa vurdu, ikinci base’e ulaştı, ve işte o an yazabileceğim hissine kapıldım. Belki çok fazla bira içmiştim –bilmiyorum– ama içinde bulunduğum o an, sanki bir tezahür anıydı. Bundan önce pek bir şey yazmış sayılmazdım. Bir caz kulübüm vardı ve kokteyl ya da sandviç hazırlamakla fazlasıyla meşguldüm. Çok iyi sandviç yaparım! Ama bu karşılaşmadan sonra kırtasiyeye gittim, birkaç malzeme aldım, ardından yazmaya başladım ve yazar oldum.
DT: Bu bahsettiklerin kırk yıl önceydi, peki o zamandan bu yana yazmak eylemi senin için nasıl bir değişime uğradı?

HM: Fazlasıyla değişen ben oldum. Yazmaya başladığımda nasıl yazılacağını bilmiyor, tuhaf denebilecek bir yöntemle yazıyordum ama insanlar gerçekten bundan hoşlanmıştı. Yazdığım ilk kitap Rüzgârın Şarkısını Dinle şu an çok da umurumda değil; gereğinden çok önce yayımlandı. Yıllar önce Tokyo’da bir trende oturuyor, kitap okuyordum. Çok güzel bir kız yanıma geldi ve “Siz Bay Murakami misiniz,” diye sordu. “Evet, Ben, Bay Murakami’yim.” “Kitaplarınızın büyük hayranıyım.” “Teşekkür ederim.” “Hepsini okudum ve hepsini çok sevdim.” “Teşekkür ederim, çok memnun oldum.” Ardından şöyle dedi, “En çok ilk kitabınızı sevdim – bence içlerinde en iyisi o.” “Gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz?” Ve dedi ki: “Giderek daha kötü yazıyorsunuz.” Böylece eleştiriye alıştım. Ama hemfikir olmadım. Bana kalırsa giderek daha iyi yazıyorum. Kırk yıldır daha iyi olmaya çalışıyorum ve sanırım oldum da.
Trendeki kız bana caz müzisyeni Gene Quill’i düşündürdü. Ellili ve altmışlı yıllarda ünlü olan bir saksafoncuydu. Ve o da kendi dönemindeki diğer bütün saksafoncular gibi Charlie Parker’dan etkilenmişti. Bir gece, New York’taki bir caz kulübünde çalıyordu ve sahneden ayrılmak üzereyken genç bir adam yanına gelip, “Hey, tek yaptığın Charlie Parker gibi çalmak,” dedi. “Ne,” dedi Gene. “Tek yaptığın Charlie Parker gibi çalmak.” Gene alto saksafonunu uzattı ve, “Al,” dedi, “Charlie Parker gibi çal!” Bana kalırsa bu anekdotta önemli olan üç nokta var: ilki, birini eleştirmek kolaydır; ikincisi, orijinal bir şey yaratmak oldukça zordur; üçüncüsü, yine de birileri bunu yapar. Bense kırk yıldır bunu yapıyorum; bu benim işim. Bana kalırsa olukları temizleyen veya vergileri toplayan biri gibi yapması gereken neyse onu yapan bir adamım. Dolayısıyla biri beni ağır bir biçimde eleştirdiğinde enstrümanımı uzatır ve “Al,” derim, “ al sen çal.”
DT: İlk iki kitabını kolayca yazdığını ama sonrakileri yazmanın giderek zorlaştığını söylemiştin. Seni zorlayan ne?
HM: İlk iki kitabımı –Rüzgârın Şarkısını Dinle ve Pinball 1973– yazarken yazmayı kolay bulmuş ama kitaplardan memnun kalmamıştım. Hâlâ onlardan hoşnut değilim. Ama bu iki kitaptan sonra yazmaya olan hevesim daha da arttı. Yaban Koyununun İzinde’yi, ilk uzun romanımı yazdım. (Diğer ikisi daha çok novella gibiydi.) Epey zaman aldı – tahminimce üç ya da dört yıl – ve kaynağa ulaşmak için gerçekten derin bir çukur kazmıştım. Bu yüzden gerçek kariyerimin Yaban Koyununun İzinde ile başladığını düşünürüm hep. İlk üç yıl, bir caz kulübü sahibi olarak çalışırken yazıyordum. Sabaha karşı iki gibi işimi bitirir ardından mutfak masasına oturup yazardım. Bu çok yorucuydu. İlk iki kitaptan sonra kulübü satmaya ve tam zamanlı bir yazar olmaya karar verdim. Ancak caz kulübünün işleri iyi gidiyordu ve kimse satmama taraftar olmadı.
DT: Düzenli işini bırakma!
HM: Ardından Yaban Koyunun İzinde’yi yazdım. Hacimli bir kitap yazmak istemiştim.
DT: Peki uzun soluklu kitaplar yazmak senin için daha mı kolaydı yoksa daha çok bir tür meydan okuma mıydı?
HM: Yaban Koyununun İzinde’yi yazarken çok heyecanlıydım çünkü bir sonraki bölümde neler olacağını bilmiyordum. Ertesinin günün gelmesini sabırsızlıkla bekliyordum ki, neler olacağını öğreneyim. Sayfaları çevirmek istiyordum ama çevirecek sayfa yoktu. Önce onları yazmak zorundaydım.
DT: Bir sonraki sayfada neler olacağına dair hiçbir fikrinin olmadığı günler oluyor mu? Böyle günlerde masanın başına oturduğunda yazabiliyor musun?
HM: Yazamama, tıkanma halini hiç yaşamadım. Masanın başına bir kez oturdum mu hikâyenin sonraki safhasında neler olacağını kendiliğimden biliyorum. Bilmiyorsam veya bir şeyler yazmak istemiyorsam da yazmıyorum. Edebiyat dergileri sürekli yazı ister ve her zaman hayır derim. Yazmak istediğimde yazmak istediğim şeyi kendi yazmak istediğim gibi yazarım.
DT: Hikâyelerini uykunda tasarladığını düşünüyor musun?
HM: Hayır, sanmam. Rüya görmem. Hikâye hikâyedir; rüyaysa rüya. Benim için yazmanın kendisi rüya görmek gibi. Yazarken isteyerek rüya görebilirim. Başlayabilir, durabilir ve istediğim takdirde ertesi gün devam edebilirim. Uykudayken içinde büyük bir bifteğin veya soğuk bir biranın veya güzel bir kadının olduğu bir rüya görseniz bile uyanırsınız, ve hepsi yok olur. Ama ben ertesi gün devam edebilirim.
DT: Birkaç yıl önce bir roman üzerinde çalışırken aklına gelen fikirlerin ya da “konuşan bir maymun,” “merdiven çıkarken ortadan kaybolan bir adam” gibi nitelemelerin bir listesini tuttuğunu, romanı bitirip de bahsettiğin öyküleri yazmak için oturduğundaysa “Her öykünün bu listeden iki veya üç şeyi barındırması gerektiğini,” söylemiştin. Bu yöntemi sıklıkla kullanır mısın?
HM: Tek seferde altı öykü yazdığım bir zamandı. Bu yüzden anahtar kelimelerin yardımına başvuruyordum. Romanda bunlara ihtiyacım yok. Kuralım, her zaman yeni bir şey denemek. İlk kitaplarımın çoğunda birinci tekil şahıs anlatıcıyı kullandım. 1Q84’te ise üç farklı üçüncü tekil şahıs anlatıcı kullandım ve bu, benim için bir tür meydan okumaydı. Çoğu kez kullandığım anlatıcı, hikâyedeki kahraman, olabileceğim ancak olmadığım bir adam olur. Bilirsin, bir nevi alternatif ben. Gerçek yaşamda ben benim ve öteki insanlar olamam ama kurmacada herkes olabilir, kendimi kolaylıkla bir başkasının yerine koyabilirim. Bunu bir tür terapi olarak da düşünebilirsin. Yazabiliyorsan sabit değilsindir. Herkes olabilme imkânına sahipsin.
DT: Koşmaya hemen hemen yazmakla aynı zamanda başladın. Yürürken zihninden yazmaya devam eden bazı insanlar tanıyorum; yürümenin ritmi bunu yaparken onlara yardımcı oluyor. Koştuğun esnada yazmakla ilgili bir şeyler düşünür müsün?
HM: Hayır, asla. Koşarken sadece koşuyorum. Zihnimi boşaltırım. Koşarken ne düşündüğüm hakkında en ufak bir fikrim yok. Belki de hiçbir şey. Ama bilirsin, uzun süre yazmak için sabırlı olmak zorundasın. Tek bir kitap yazmak o kadar da zor değilse de yazmaya yıllarca devam etmek hani neredeyse imkânsıza yakın. Konsantrasyonun gücüne ve dayanıklılığa ihtiyacın var. Kimi zaman oldukça sağlıksız şeyler yazıyorum. Bu bir paradoks ancak doğru. Bilirsin, bazı yazarlar oldukça sağlıksız yaşamlar sürmüştür – Baudelaire gibi. Ama bana sorarsan böyle günler geride kaldı. Çok karmaşık bir dünyada yaşıyoruz ve kaosun içinden geçip gitmek, hayatta kalmak için çok güçlü olman gerek. Yazar olduğumda otuz yaşındaydım, koşmaya başladığımdaysa otuz iki ya da otuz üç. Her gün koşmaya başladım çünkü neler olacağını görmek istedim. Bence yaşam, her şeyi deneyebileceğin bir tür laboratuvar. Ve nihayetinde koşmanın işe yaradığı fikrindeyim çünkü daha dirençli hâle geldim.
DT: Yazmak, koşmak gibi tek başına yapılan bir uğraş. Etrafında sürekli insanların bulunduğu aşırı sosyal bir ortamdan, bir caz kulübünden çıkıp tek başına çalıştığın bir iş yapmayı seçtin. Senin için hangisi daha konforlu?
HM: Çok sosyalleşen bir insan değilim. Bir sürü plak ve bir sürü kedinin olduğu sakin bir yerde kendi başıma olmayı seviyorum. Ve beyzbol karşılaşmalarını izlemek için de kablolu televizyon. Sanırım bütün istediğim bunlar.
DT: Bir defasında bir kuyunun dibinde oturmanın hayalin olduğunu söylemiştin. Senin karakterlerinin çoğu tam da söylediğin gibi yapıyor –örneğin Kumandanı Öldürmek’teki Menshiki. Niçin?
HM: Kuyulardan çok hoşlanırım. Buzdolaplarından ve fillerden de çok hoşlanırım. Hoşlandığım çok sayıda şey var. Hoşlandığım şeyler hakkında yazdığım zaman mutlu oluyorum. Çocukluğumda evimizde bir kuyu vardı ve sürekli o kuyunun içine bakardım, hayal gücüm böyle gelişti. Raymond Carver’ın kurumuş bir kuyuya düşmekle ilgili bir öyküsü vardır, bu öyküden de çok hoşlanırım.
DT: Hayatında hiç kuyunun içine inmeyi denedin mi?
HM: Hayır, hayır hayır. Bilirsin, tehlikelidir. Bu sadece benim hayal gücüm. Ama mağaralardan da hoşlanırım. Dünyayı dolaşırken ne zaman bir mağara görsem girerim. Yüksek yerlerden değil ama mağaralardan çok hoşlanıyorum.
DT:Yukarıya çıkmaktansa aşağıya inmeyi seviyorsun?
HM: Bazı insanlar bunun bilinçaltıyla ilgili bir metafor olduğunu söylüyor ancak asıl ilgilimi çeken yeraltındaki dünya.
DT: Birkaç yıl önce Paris Review ile yaptığın bir söyleşide öykülerini yönlendiren gücün “kaybetmek, aramak ve bulmak,” olduğunu söylemiştin. Bunun hâlâ doğru olduğunu düşünüyor musun?
HM: Evet. Bu benim kurmacalarımın ana teması – bir şeyleri kaybetme, onu arama ve bulma. Karakterlerim çoğu kez kaybolan bir şeyi arıyorlar. Bazen bir kız, bazen bir sebep, bazen bir amaç. Ancak aradıkları önemli, kritik ve kayıp bir şey oluyor. Bulduklarındaysa bir tür hayal kırıklığı yaşıyorlar. Neden bilmiyorum ama bu benim kurmacalarımın ana fikri hâline geldi – bir şey aramak, onu bulmak, ama mutlu bir son değil.
DT: Hakkında yazdığın erkekler bir biçimde, duygusal veya varoluşsal olarak, kayıp oluyor, yeryüzünde kendi alanlarındaymış gibi görünmüyorlar.
HM: Bilirsin, mutlu bir kahramandan hiçbir surette bir hikâye çıkmaz.

DT: Romanların genellikle bir gizemin etrafında dönüyor. Ve kimi zaman bu gizemi çözüyorsun kimi zaman da çözümsüz bırakıyorsun. Bunun sebebi okur için açık kapı bırakmak istemen mi yoksa çözümün kendisinden her zaman emin olamaman mı?
HM: Kurmaca bir kitap yayımladığım zaman bazen arkadaşlarım sorar, “Sonra ne olacak?” Derim ki, “Son bu.” Ama insanlar kurmacanın devam etmesini bekler. 1Q84 yayımlandıktan sonra bunu istediğim kadar devam ettirebileceğimi anladım. Devamını yazabilirdim ama yazmadım. Jurassic Park 4 veya Die Hard 8 gibi bir şey olacağını hissettim. Bu yüzden hikâyeyi sadece kendime sakladım ve bu çok hoşuma gitti.
DT: Peki hiç ileride yazacağını düşündün mü?
HM: Sanmam. Bence sadece zihnimde kalacak. Serinin devamında kahraman, Tengo’nun on altı yaşındaki kızı. Oldukça ilginç bir hikâye.
DT: O zaman Die Hard 8 değil!
HM: Ve bu kitabın bir de tanıtıcı bölümü var.
DT: Sadece senin zihninde?
HM: Evet.
DT: Bazı yazarlar her kitapta tamamen farklı bir şey yapmayı dener bazı yazarlarsa en iyi taraflarını bileme, keskinleştirme eğilimindedir. Sen hangisisin?
HM: Kazuo Ishiguro arkadaşım ve onun çalışmaları çok hoşuma gidiyor. Ne zaman yeni bir kitap yayımlasa her zaman bir öncekinden çok farklı oluyor. Bu çok ilginç, benim kitaplarımdaysa fikir ve temalar birbirlerinden çok da ayrıksı değil. Devam biçiminde diziler yazmaktan hoşlanmıyorum ama kitaplarımın atmosferi birbirine benzer nitelikte. Ben sadece bir kişiyim, ve kendime has bir düşünme biçimim var, bana kalırsa bunu değiştiremem. Ama aynı şeyi tekrar tekrar yazmak da istemiyorum.
DT: Özgün üslubunda çoğu kez karmaşık ya da yoğun fikirler oluyor ama yazınının kendisi yoğun veya karmaşık değil. Gerçek cümleler oldukça basit ve hafif. Bu kasten oluşturduğun bir zıtlık mı?
HM: Pek çok yazar ufak, yüzeysel meseleleri karmaşık ve zorlu bir üslupla yazıyor. Sanırım yapmak istediğim bunun tam tersi. Ciddi, karmaşık, zorlu meseleleri akıcı ve kolay okunur bir biçimde basit bir üslupla yazabilmek. Bu tip zor meseleleri yazabilmek için aşağıya, derine, çok daha derine inemeye istekli olmak zorundasınız. Yazmaya devam ettiğim kırk yıllık süre boyunca bunun için bir teknik geliştirdim. Zihinsel olmaktan çok fiziksel bir teknik. Bana kalırsa eğer bir kurmaca yazarıysanız ve aşırı zekiyseniz, yazamazsınız. Ama aptalsanız, yine yazamazsınız. Kendinize bu ikisinin arasında bir konum bulmak zorundasınız. Bu gerçekten çok zor.
DT: Üslubunun çevirilere yansıdığını düşünüyor musun?
HM: Evet. Niçin bilmiyorum ama kitaplarımı İngilizceden okuduğumda, Ah evet, bu benim tarzım, diyorum. Ritimler ve üslup aynı – hemen hemen aynı.
DT: Aynı zamanda çeviri de yapıyorsun. F. Scott Fitzgerald, Truman Capote, Raymond Carver ve ötekileri Japoncaya çevirdin, şimdi de John Cheever’ı çeviriyorsun. Bu yazarlarda seni çeken şey ne?
HM: Çok basit, okumaktan hoşlandığım kitapları çeviriyorum. Raymond Chandler’ın bütün romanlarını çevirdim. Tarzından çok hoşlanıyorum. Uzun Veda’yı beş ya da altı kez okudum.
DT: Çeviri yaparken bir başka yazarın sesini benimsemek, mantık itibariyle Fitzgerald, Chandler veya Cheever haline gelmek zorundasın. Aşikâr bir biçimde kendi edebi sesine sahipken bu zor olmuyor mu?
HM: Evet. F. Scott Fitzgerald’ı seviyorum – ve çok sayıda kitabını çevirdim - ama tarzı benim tarzımdan oldukça farklı, çok güzel ve karmaşık. Onun yazınından hâlâ çok şey öğreniyorum – zannedersem dünyaya olan bakış açısı ve tutumu. Raymond Carver’ın tarzı ve dünyasıysa benimkinden epey farklı, ancak ondan da çok şey öğrendim.

DT: Şu an elindeki çeviri projen John Cheever. Niçin Cheever?
HM: Niçin Cheever? Yıllar içerisinde onun öyküleri daha çok hoşuma gitmeye başladı ama Cheever Japonya’da çok popüler değil. Çalışmalarını çok az insan okuyor çünkü çok Amerikan, tahminimce çok fazla ellili yıllar ve çok fazla orta sınıf var. Japonya’da fazla okur bulacağını düşünmüyorum ama yine de benim hoşuma gidiyor.
DT: Öteki yazarlardan öğrendiğin şeylerin hiç kendi yazınına sızdığını fark ettiğin oldu mu?
HM: Sanırım etkilenme var. Yazmaya başladığımda bana yazmayı öğretecek bir hocam veya edebiyat çevresinden akıl danışacağım arkadaşlarım yoktu. Sadece kendim vardım. Dolayısıyla çoğu şeyi kitaplardan öğrendim. Çocukken okumayı severdim çünkü tek çocuktum. Kardeşlerim yoktu. Kedilerim ve kitaplarım vardı – ve müzik elbette. Spor yapmaktan hoşlanmazdım. Okumayı seven bir çocuktum. Ergenlik dönemimde Rus romanlarından hoşlanırdım: Tolstoy, Dostoyevski’ninkiler. Ve bu kitaplardan bir kurmacanın ne kadar uzun olursa o kadar iyi olduğunu öğrendim. Üniversitede yazar olmak isteyen çok sayıda arkadaşım vardı ama ben bu konuda yetenekli olduğuma hiç inanmadım bu yüzden de bir caz kulübü açtım ve müziği mesleğim hâline getirdim.
DT: Hiç tek başına müzik yaptın mı?
HM: Çocukken piyano çalardım ama enstrüman için yeteneğim yoktu. On beş yaşımdayken Art Blakey ve Jazz Messengers Japonya’ya geldi, konserlerine gittim. Bundan önce cazın ne olduğunu bilmiyordum ama o geceden sonra ateşli bir caz hayranı hâline geldim. Elli yıla yakın bir süredir plak topluyorum. Eşim sürekli şikâyet ediyor. Evde çok fazla plak var. Ancak müzikten yazmakla ilgili birçok şey öğrendim. Bence üç önemli unsur var: Ritim, harmoni ve serbest doğaçlama. Bunları edebiyattan değil müzikten öğrendim. Ve yazmaya başladığımda müzik yapıyormuş gibi yazmayı denedim.
DT: Ebeveynlerinin ikisi de edebiyat öğretiyor. Yazmaya karar vermen onları mutlu etti mi? Doktor veya mühendis olmanı istemişler miydi?
HM: Sanmam. Benden beklentilerinin ne olduğu konusunda bir fikrim yok.
DT: Seninle son konuştuğumuzda 11 Eylül’ün bütün dünyayı – sadece gerçek dünyayı değil aynı zamanda senin kurmacalarındaki dünyayı da – değiştirdiğini söylemiştin. Başka krizlerin de bu tip etkilerinin olup olmadığını merak ediyorum –2011 yılında Japonya’da meydana gelen tsunaminin veya Fukushima’daki nükleer felaketin senin kurmacanı değiştirdiğini hissettin mi?
HM: Evet. 1995 yılında Kobe’de meydana gelen depremden sonra bir dizi öykü yazdım ve hepsini After the Quake ismi altında topladım. Kobe çocukluğumu geçirdiğim, büyüdüğüm yer ve ailemin evi de dahil olmak üzere bütün şehir tamamıyla tahrip oldu. Deprem esnasında Massachusetts’teydim. Dört yıldır Amerika’da yaşıyordum ve zoraki bir göçmendim. Deprem görüntülerini televizyonda izledim. Ve bir romancı olarak depremle ilgili neler yapabilirim diye düşündüm. Hayal kurmaya başladım. Çoğu durumda romanlarımı yazarken araştırma yapmam çünkü hayal gücüm benim en değerli varlığım, armağanım. Onu tam kapasite kullanmak isterim. Ancak aynı yıl, iki ay sonra Tokyo’da bir metroya sarin gazı saldırısı oldu. Yine Japonya’da değildim. Bütün dergi ve gazetelerde yayımlanan makaleleri okudum ama asıl bilmek istediklerimi gazetelerde bulamadım. O gün, o trenlerde gerçekten ne olduğunu öğrenmek, kapalı bir vagonda gaz kokusunu duymanın neye benzediğini duymak istiyordum. Böylece merak ettiğim bu bilgileri kendim bulmaya karar verdim. Sarin gazı saldırısını yaşayan kurbanlarla söyleşi yaparak onlara kendi sorularımı yönelttim. Neler olduğunu anlatmışlardı, saldırıyı yapanların ne türden insanlar olduğunu. Bütün bu anlatılanları yazdım ve Underground ismiyle kurmaca dışı kitap kategorisinde yayımladım. Bunu yaptım çünkü başka hiç kimse yapmamıştı. Kendi sorularım ve kendi merakım vardı. Bu söyleşilerin tamamlanması yaklaşık bir yıl sürdü ve sanırım o bir yıl beni değiştirdi. Başlı başına bir deneyimdi. O yıl başka hiçbir şey yazmadım. Sadece sesleri dinledim. Hâlâ içimdeler. Onlara, o gerçek seslere güveniyorum. Metrodaki insanlar sıradan insanlardı, herhangi bir özellikleri yoktu. Sabah sürekli kullandıkları metroya biniyorlar ve biri aniden sarin gazı dolu plastik poşetleri bırakıyor, ve içlerinden bazıları ölüyor. Durum oldukça gerçek dışı, dinlediğim seslerse olabildiğince sıradan. Aum Shinrikyo isimli tarikat üyeleri sıradan insanlar değildi, dahil oldukları oluşumun içerisinde bir tür hakikat veya mutlak hakikat arayışındaydılar. Ama kurbanlar evinden işine giden sıradan insanlardı. Tarikat içinden insanlarla da söyleşi yaptım, ama onların sesinde beni etkileyen hiçbir şey olmadı.
DT: Neden depreme kurmacayla sarin gazı saldırısına ise gazetecilikle yanıt verdin?
HM: Çünkü Kobe, çocukluğumu geçirdiğim ve büyüdüğüm yer, benim için oldukça hassas bir noktaydı. Orada yaşayan çok sayıda arkadaşım vardı. Onlarla söyleşi yapsaydım aşırı üzülür, aşırı depresif bir ruh hâline girerdim. Kurmaca söz konusu olduğundaysa kendi dünyamı oluşturabilirim, dolayısıyla bu benim için çok daha kolay. Şiddet, bedeninizde ve zihninizde bir delik oluşturup çok önemli bir şeye doğru kendine bir yol açabilir. Depremden önce zeminin sert ve sıkı olduğunu düşünüyorduk ama artık öyle düşünmüyoruz. Kararsız, öngörülmez, yumuşak hâle gelebilir. Bence asıl yazmak istediğim buydu. Sonraları daha birçok felaket meydana geldi – 11 Eylül, tsunami ve ötekiler. Bu felaketlerde kendime acı çeken insanlar için ne yapabilirim diye sordum ve düşündüm ki, yapabileceğim iyi kurmacalar yazmak. Çünkü iyi bir öykü yazdığımda birbirimizi daha iyi anlayabiliriz. Sen bir okursan ve ben de bir yazarsam, seni bilmem ama kurmacanın yeraltı dünyasında aramızda gizli bir geçit var: Bilinçaltında birbirimize mesaj gönderebiliriz. Bence bu yolla insanlara katkı sağlayabilirim.

DT: Yazarak bir mesaj gönderiyorsun peki mesaj başladığı yere nasıl dönüyor?
HM: Bilmem, belki günün birinde bir yolunu bulurum.
DT: Sahilde Kafka yayımlandıktan sonra insanların kitapla ilgili sorular sorduğu veya sana kitapla ilgili teorilerini anlattıkları, senin de içlerinden bazılarına yanıt verdiğin bir Web sayfan oldu. Bunu neden yaptın? Niçin bu kitapla?
HM: Meraklanmıştım. 2015 yılında sınırlı bir süre için benzer türde bir çalışma yaptığımda çok sayıda e-posta aldım. Kaç tane olduğunu anımsamıyorum – otuz bin belki de. Ama hepsini okudum – gözlerim bozuldu! Ve belki üç bin tanesine cevap verdim. Zor bir çalışmaydı ama sanırım ne tür insanların kitaplarımı okuduğu ve onlar hakkında neler düşündükleri konusunda müphem fikirlerim vardı. Bazıları aptalca sorular sordular. İçlerinden biri bana mürekkep balığının kollarıyla ilgili bir soru sordu; mürekkep balığının on kolu vardı ve bunların el mi yoksa ayak mı olduğunu bilmek istemişti. Bana niçin böyle bir soru sormuştu ki? Cevabım şöyleydi: Mürekkep balığının yatağına on tane eldiven ve on tane çorap koy. Uyandığında çorapları ya da eldivenleri seçecek ve sen de cevabı bulmuş olacaksın. Bir mürekkep balığının yatakta yatıp yatmadığını bilmiyorum… Ama soruların çoğundan hoşlandım.
DT: Bu, okurlarınla iletişim kurmanın bir yoluydu. Ama Japonya’da etkinliklere katılmaktan hoşlanmadığını biliyorum. Peki niçin?
HM: Ben bir yazarım ve çalışırken yazmak benim özelim. Zamanında başka bir şeyi değil, yazmayı seçtim – bu benim kararımdı. Ama son günlerde DJ’lik yapmaya başladım. Teklif Tokyo’da bir radyo istasyonundan geldi, bu yüzden şu anda bunu yapıyorum.
DT: Niçin kabul ettin?
HM: Bana sevdiğim plakları seçebileceğimi ve elli beş dakika boyunca sevdiğim şeyler hakkında konuşabileceğimi söylediler. Ben de düşündüm, neden olmasın? Çaldığım şeyler oldukça eklektik - Billie Holiday’den Maroon 5’a kadar.
DT: Sanırım bir keresinde Japonya’da yazar olmanın bir tür gösteriş olduğunu söylemiştin. Yaptığın iş oldukça kamusal ve sen sıradanlığında ısrarcısın. Bunları nasıl birleştiriyorsun?
HM: Dürüst 0lmak gerekirse başlangıçta Japonya’daki edebiyat dünyasından hoşnut değildim. Üçüncü şahıstım – kara bir koyun, ana akım geleneksel Japon edebiyatında davetsiz bir misafir. Kimi insanlar Japon edebiyatında yeni bir ses olduğumu söylerken kimileri beni punk olarak adlandırdı. Bu yüzden kafam karışmıştı, şaşkındım. Neler olup bittiğini bilmiyordum. Alice Harikalar Diyarında gibi bir şeydi. Bu yüzden Japonya’dan kaçtım ve yurt dışına gittim. Önce İtalya ve Yunanistan’a, oralarda iki ya da üç yıl geçirdim, ardından İmkânsızın Şarkısı’nı yazdım, Japonya’da insanlar bu kitaptan nefret ettiler.
DT: İki milyondan fazla sattı!
HM: İki milyondan fazla sattı ama insanlar benden nefret ettiler, bu yüzden tekrar yurt dışına gittim. New Jersey, Princeton’a. Sıkıcı bir yer – güzel ama sıkıcı. Ardından Boston’a gittim – Tufts Üniversitesi’ne. Orada bir beyzbol stadyumu vardı –Fenway– bu yüzden güzeldi.
DT: Depremden ve sarin gazı saldırısından sonra Japonya’ya dönmek gerekiyormuş gibi hissettin mi?
HM: Evet. 1995 yılında dönmeli ve insanlar için yapabileceğim bir şeyler olup olmadığını görmeliyim diye düşündüm. Ülke için değil, ulus için değil, toplum için değil ama insanlarım için – benim anlayışım bu.
DT: Senin için ikisi arasındaki fark ne, ülke ve insanlar?
HM: İnsanlar kitaplarımı alır. Ülke almaz.
DT: Çalışmaların Japon geleneklerine mi daha yakın yoksa Bayı edebiyat geleneğine mi?
HM: Bu tarz düşüncelerim yok. Öykülerim sadece öykü. Herhangi bir kategoriye ait değiller. Ama Japonca yazıyorum, ve karakterlerimin çoğu Japon. Bir Japon yazarı olduğumu düşünüyorum. Ama sanırım kitaplarımın tarzı herhangi bir kategoriye ait değil.
DT: Başlangıçta Japonya’daki okurlarının büyük bir kısmı zannedersem gençlerden oluşuyordu. Gençlerin arasında epey takipçin var.
HM: Ah, evet, bu oldukça tuhaf. Yazmaya başladığımda okurlarım yirmilerinde ve otuzlarının başlarındaydı. Kırk yılın ardından okurlarımın çoğu hâlâ yirmilerinde ve otuzlarının başlarında. İyi olan, ilk kuşak okurlarımın hâlâ kitaplarımı okuyor olmaları ve onların yanı sıra kızları ve oğulları da okuyor. Aynı aileden üç ya da dört kişi aynı kitabı okuduğunda bunu duyduğum zaman çok mutlu oluyorum. Arkadaşlarımdan birinin, biri ergenlik döneminde ötekiyse yirmili yaşlarında iki çocuğu var. Arkadaşım, çocuklarıyla ebeveyn olarak iletişimlerinin çok az olduğunu söyledi. Sohbet ettikleri tek konuysa benim kitaplarımmış.
DT: Kumandanı Öldürmek’ten alıntılamak istediğim bir sahne var:
Kumandan bir şey hatırlarmış gibi, bir süre avucuyla yine sakalını sıvazladı. Sonra, “Franz Kafka yokuşları çok severdi. Her tür yokuş hoşuna giderdi. Sarp yokuşların ortasında inşa edilmiş evlere bakmayı severdi. Yol kenarında oturup saatlerce evlere öylece bakar dururdu, gözünü ayırmadan. Hiç bıkmadan, boynunu bir yana eğip doğrultarak bakardı hep. Tuhaf bir adamdı. Bunu biliyor muydun?” diye sordu. Franz Kafka ve yokuş mu? “Hayır, bilmiyordum,” dedim. Bunu hiç duymamıştım. “Öyleyse bunu öğrendiğine göre, onun geride bıraktığı eserleri de daha doğru değerlendirebilir misin şimdi acaba?” **
Senin acayipliklerini bilseydik –örneğin yokuşları izlemeyi sevdiğini– bu eserlerini daha doğru değerlendirmekte bize yardımcı olur muydu?
HM: Franz Kafka yokuşları severdi: bu bir yalan, bunu ben uydurdum. Ama iyi değil mi, üstelik Franz Kafka’nın yokuşları seviyor olması da yüksek bir olasılık.
DT: Mümkün.
HM: Biliyorsun, bazı insanlar bunu alıntılıyor ancak bunu ben uydurdum. Birçok şey uydurdum.
DT: Kurmacadan bahsediyoruz. Uydurabilirsin. Peki ya gerçekse? Örneğin kedileri sevdiğini biliyorsak bunu bilmek, çalışmalarını daha iyi anlamamızı sağlar mı?
HM: Eşime sorun!
DT: Seni tanıdığı için çalışmalarını daha iyi mi anlıyor?
HM: Bilmem, favori yazarı değilmişim. Ama çalışmalarımı her zaman ciddi bir biçimde eleştirir. O benim ilk okurum, bu yüzden yazmayı bitirdiğimde ilk nüshayı eşime veririm, okur, ve taslağı üzerindeki iki yüze yakın post-it ile beraber geri verir. Post-it’lerden nefret ediyorum. “Bu bölümleri tekrar yazmalısın,” der.
DT: Tekrar yazmalısın dediğinde yazıyor musun?
HM: Evet, ardından ona geri veriyorum ve bu sefer üzerindeki yüz post-it ile birlikte geri veriyor. Daha az post-it – bu iyi bir şey işte.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan
Deborah Treisman The New Yorker’ın kurmaca editörü ve Fiction Podcast’in yürütücüsü.
* Commendatore, İtalya tarafından verilen beş devlet nişanından biridir ve bu unvanı taşıyan asker ile Japon samuraylarının komutanı arasında farklılıklar mevcuttur.
** Alıntıda Türkçe çeviriye sadık kalınmıştır. (Haruki Murakami, “Kumandanı Öldürmek”, Japoncadan çev. Ali Volkan Erdemir, Doğan Kitap, İstanbul, 2018, s.378)


.jpg)



