Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

12 Mart 2017

Öykü

Hasan Erbay • Demirkazık

Hasan Erbay

Paylaş

40

0


“Dur çocuk!” dedi arkamdaki zabit. “Dur! Yoksa yakarım çıranı!” Sırtımda lodos, alnımda güneş vardı. Sabahın erken bir vaktinde, bilmediğim bir yerdeydim. Henüz on beş yaşındaydım. “Ne tarafa gittiler? Söyle çabuk!” “Kim?” Kim, diyebildim kekeleyerek. Kim? Aslında biliyordum zabitin kimi sorduğunu. Ama söyleyemezdim. Söylememeliydim. Sorduğu soru hakkında hiçbir bilgim yokmuş gibi davranmam gerekiyordu. Soru yanlış kişiye sorulmuş olmalıydı. Öyle yapmaya çalıştım. Yorgundum. Geceden beri yürüyordum. Bir eşekle üç öküzün ardı sıra bütün gece boyunca yürüdükten sonra ancak buralara kadar gelebilmiştim. Sırtımda, ucu bana çevrilmiş bir namlu vardı. Çevremde altı yedi asker. Duymak istedikleri cevabı biliyordum. Üstelik yalan söylemeye de alışık değildim. Babam yalan konusunda çok hassastı. Fark etti mi yalanın zerresini, affetmezdi. Ama ilk kez dün gece, alelacele ayrılırken yanımdan, bildiğim hiçbir şeyi söylememem gerektiğini sıkıca tembihledi bana. İcap ederse yalan söylememi istedi. “Biliyorsun kimleri kastettiğimi? Hadi söyle, hangi yöne gittiler?” “Ben ne bileyim kumandan!” dedim. “Canımın derdindeyim ben. Aha şu üç topal öküzden başka ne bilirim ki?” “Göreceğiz,” dedi. “Yürü bakalım!” On beş yaşındaydım. Hicri 1288 senesiydi. Buhariye’den Buldan’a kıvrılan patika yolların birindeydim. Yalnız değildim. İkisi topal üç öküz, bir eşek ve eşeğin sırtında, allı morlu entarisiyle kız kardeşim Iraz vardı. Iraz o zaman beş yaşındaydı. Gece çiğ yağmıştı. Otlar, çimenler, ağaçlar ıslaktı. Ninemin öğrettiği tekerlemeyi söylüyordu kardeşim:  Yağmur yaprak, Islak toprak, Çakmak çakmak Dolu gözlerim… Askerler bizim küçük kervanı durdurdu. Yük adına ne varsa hepsini indirip ince ince aradılar. Ne olabilirdi ki zaten? Ne beklenirdi iki çocuğun yürüttüğü kervandan? İştahı yerinde birine iki üç gün yetecek kadar azık ile iki çuval dolusu elbise. Yörük olduğumuz için oradan oraya göçmeye, bir yerde bir müddet kalıp yine yola revan olmaya alışıktık. İlkbaharda bir yaylada, sonbaharda başka bir obada geçerdi ömrümüz. Sonra pılıyı pırtıyı toplar öteki beldeye göçerdik. Ancak bu sefer vaziyet bambaşkaydı. Göçmekten ziyade kaçıyorduk. Kaçmalıydık çünkü. Babamlar, amcamlar, yengemler, çocuklar, dedeler; yani neredeyse bütün sülale kaçıyorduk. Bir gecede karar verilmişti. Ya gidecektik oralardan ya da kadı efendinin ve adamlarının zulmüne rıza gösterecektik. “Sarın bakalım şu yükleri” dedi zabit. “Bakalım nereye kadar gidebileceksin?  Darmadağın olmuş eşyaları gelişigüzel doldurdum çuvallara. Iraz, korkudan titreyen yaşlı gözlerle bakıyordu askerlere. Yarısı ıslanmış, yarısı çamura bulanmış çuvalları yükledim cılız eşeğe. Kardeşimi, koltukaltından kaldırıp bir hamlede kondurdum eşeğin semerine. Hangi yöne gideceğim konusunda hiç tereddüt etmeden yeniden yola koyulduk. Geceleyin nasıl yol bulunacağını babamdan öğrenmiştim. Bizim rehberimiz Demirkazık yıldızıdır.* Demirkazık. Yıldızların piri. Gökyüzünün en parlak ve asil yıldızı. Ben, uzun yaz gecelerinin yalnız dağ başlarında öğrendim gökyüzünü okumasını. Öyle ki önüme bir atlas serilmiş de ona bakıp yön tayin eder gibi bilirdim gökyüzünü. Nereye gideceğini bilemedi mi işi zordur Yörüklerin. Sabahına çıktığımız bu gece de öyle yapmıştım. “Demirkazık’tan üç parmak gündoğusuna devam et yavrum,” demişti babam. Üç parmak gündoğusuna doğru devam ettik. Bizimkiler o istikamette bir yerlerde olacaklardı. Öyle kavilleşmiştik. Bizden hızlı gitmeleri gerektiği için önden gitmişlerdi. Göçün en yavaş halkası bizdik. Muhtemel ki iki çocuğa kimse karışmaz diye düşünmüş olmalıydılar. İki kardeş geceli gündüzlü, inişli çıkışlı, zor bir yoldaydık. Askerler bir müddet daha ardımız sıra bizi takip ettiler. Sonra ne olduysa, ayrılıp gittiler peşimizden. Derin bir nefes aldım. Benim gibi kardeşim de çok acıkmıştı. Selamet, açlık ve sefaletten mühimmiş. Bunu o gün öğrendim. “Ben çok acıktım abi,” dedi Iraz, boynunu bükerek. Adım atacak dermanım yoktu. Ama durmak olmazdı. Bir an bile durmamalıydık. Mademki kurtulmuştuk askerlerin takibinden, olabildiğince süratli uzaklaşmalıydık buralardan. Ama nereden bilebilirdim ki bu yolu, Sisifos gibi defalarca inip çıkacağımı? Yufkadan bir dürüm yapıp tutuşturdum kardeşimin eline. Birini de kendim için sardım. Yürürken bir şeyler yiyip içmek, bizde ayıplanacak şeydir. Annem her seferinde ikaz ederdi bizi “Otur da ye oğlum, şeytan çekmesin altından!” Şeytan çeker mi altımdan bilmem, ama yokuş yukarı tırmanırken çok acı çektim. Ayaklarımın altı zonkluyordu. Baldırım beni taşıyamayacak kadar acıyordu. Güneş gök kubbenin en tepe noktasına ulaşmıştı; bizse hâlâ hedeflediğim menzile ulaşamamıştık. Yeşilin onlarca tonunu barındıran, kuş cıvıltılarının doldurduğu muazzam bir tabiat içinde ilerliyorduk. Ara sıra kaşımı kaldırıp baktığım bu yeşilliğin içinden ansızın yükselen bir seda ile irkildim. Her çalının arkasında bir asker belirdi. O hengâmede topal öküz ürktü, kaçmaya yeltendi. Kardeşimin eşeği yüz aşağı, gerisin geri koşmaya başladı. Bu sefer de başka bir grup asker durdurmuştu bizi. Kısa bir arbedenin ardından bu mıntıkadan bir adım bile öteye geçemeyeceğimizi anladım. Tepeler askerlerce tutulmuştu. Bir adım ileri gitmek şöyle dursun; bizi geldiğimiz vadiye geri dönmeye zorladılar. Ne kadar yalvardım yakardımsa da emir büyük yerdendi. Gönülsüz, döndük günbatısına. Bin bir emekle inşa ettiği duvarın pervasızca yıkılmasını izlemek, nedir bir usta için; bilir misiniz? Bu da öyle bir haldi benim için. Başladık yavaş yavaş inmeye. İnmek mi zordu, çıkmak mı? Bilemedim.

***

Geceli gündüzlü, tam üç gün bu mevkide sıkıştık kaldık. Öyle bir kapana düşmüştük ki indiğimizde yukarıya, çıktığımızda da tekrar aşağıya gönderiliyorduk. Sanki bize garaz bağlamışlardı. Ne demiş eskiler, yolcular yarılır, yollar yarılmaz. Anladım ki babamları derdest etmek için gözümün yılmasını bekliyorlar. Ama bilmiyorlardı ki karşılarında en inatçı keçileri yola getiren, vahşi atlara koşum vuran bir çetin ceviz var. Yılmadım. Dördüncü günün gecesi gökyüzü açıktı. İne çıka iyice ezberlediğim vadide, hangi dere boyundan geçerek kaçabileceğimi çoktan planlamıştım. Iraz’ın huysuzluğunu da hesaba katmam gerekiyordu. Ne yapacağımızı sarih bir dille iyice anlattım ona. Ne olursa olsun asla sesini çıkarmayacak, olur olmadık yerlerde ağlamayacaktı. Eşek sırtında uyuyup kalmasın diye sıkıca bağladım semere. Eşek her adım attığında kardeşimin yana düşmüş boynu da ileri geri gidip geliyordu. Tanyeri ağarırken, bizi durduran en son zabitten çok uzaklarda, Menderes Nehri’nin kenarındaydık. Buldan’ın sırtını yasladığı tepelerin ardından dolanmıştık. Oradan da ovaya süzüldük. Ovayı boydan boya geçip Menderes’e kavuşuncaya dek güzergâhımızı değiştirmemizi gerektirecek bir şey olmamıştı. Bereket versin ki oraların ahalisinden de kimsecikler görmemişti bizi. Gece vakti, dağda bayırda kim dolaşsın ki bizden başka? Bu kadar büyük bir suyu ilk defa gören kardeşim, heceleri bastıra bastıra, coşkuyla yine bir tekerleme söylemeye koyuldu: Dere tepe gezerim Tepede gül dizerim, Koca suya gelince Eteğimi büzerim   Gürül gürül çağlayan nehir boyunca ilerlerken soğuğu iliklerimize kadar hissettik. Babamın tarif ettiği güzergahtan sapmadan buraya kadar gelebilmiştim. Ancak kıvrıla kıvrıla inen nehrin tersi istikametinde ilerledikçe nerede olduğumuzu kestirmekte zorlanmaya başlamıştım. Üstelik sabah oluyordu ve Demirkazık gökyüzünde kaybolmaya başlamıştı. Ah Demirkazık! Sadık dostum, nereye gidersin? Menderes boyunca saatlerce yürüdükten sonra hedefimizden iyice sapmaya başladığımızı fark ettim. Bir ara geri geldik, tekrar ileri gittik. Bir yolunu bulup nehrin karşısına geçmeliydik. Ama nasıl? Nereden? Menderes gürül gürül bir nehirdir, bilirim. Öyle her yerinden müsaade etmez, geçit vermez. Bir an önce karşıya geçmemiz gerekiyordu. Nihayetinde nehrin biraz genişlediği, suların derinliğini kaybettiği bir alanı gözüme kestirdim. Buradan pekâlâ geçebilirdik karşı kıyıya. Akıntının kuvvetini denemek için belime bir urgan bağlayıp önce kendim geçmeyi denedim. Geçtim de. Geri gelip öküzleri karşıya geçirdim önce. Ağır vücutlarıyla, yavaş ama kararlı adımlarla suyun karşısına ulaştılar. Sıra kardeşimi karşıya geçirmeye gelmişti. Iraz’ı kucağıma aldım, fakat taşıyamadım. Nehri kendi başına geçmek için akıntının üstesinden gelebilecek kadar güçlü değildi. Kardeşimi tekrar eşeğin semerine sıkıca bağladım. Hayvanın, topal öküzlerden daha kolay geçeceğini düşünüyordum. Çılbırından sıkıca tuttum. Ben önlerindeydim. Kardeşim ağlıyordu: “Abi çok korkuyorum!” “Korkma Iraz! Bak şimdi geçiyoruz, hadi bakalım.” Onu teskin etmeye çalışırken bir yandan da eşeği suya çektim. Ürkek ama sağlam basan adımlarla suya girdik. Eşek ilk adımlarında biraz huysuzluk etse de nehrin ortasına kadar sakince geldi. Geçişimiz düşündüğümden daha kolay oluyordu. Bastığım yerlere dikkat ede ede ilerliyorduk. Tam o sırada sağ ön ayağına takılan çengelli bir dal parçası hayvanın ayağına dolanıverdi. Adım atmasını engelliyordu. Kurtulmak için birkaç hamle yaptıysa da kurtulamadı. Dibi delik bir su kabına düşen karınca gibiydi. Karıncanın, hızla dönen girdaptan kurtulup o delikten düşmesi kaçınılmazdır; bilirsiniz. Ama yine de bir çubukla onu kurtarmak istersiniz. Eşek debelendikçe dengesini de kaybediyordu. Eşeğin semerine sıkıca bağlı kardeşimin korku dolu feryatları gökyüzünü inletiyordu. Çığlıklar su sesine karışıyordu. Hayvancağız akıntının gücüne daha fazla direnemedi. Akıntının ters yönünde kafa üstü devrildi. Eşeğin semerindeki kardeşim de sertçe azgın suların içine düştü. Eşeğin çılbırından o kadar sert asılıyordum ki, avucumun içleri kan dolmuştu. Islak urgan avuçlarımın arasından kayıp gidiyordu. Hâlbuki avuçlarımın arasından asıl kayıp giden zavallı kardeşimmiş. Bütün gücümle yüklenmeme rağmen, suya düşen hayvanı bir türlü kontrol edemiyordum. Iraz’ın allı morlu entarisi ilk başlarda, yere inen paraşütün açılıp kalması gibi su üstünde baloncuk yapmıştı. Ama ıslandıkça suda kaybolmaya başladı. Eşeğin semerine bağlı olduğu için hareket edemeyen Iraz’a yaklaşamıyordum. Yuları bıraksam ikisi birden akıntıya kapılıp gidecekti. Bırakmasam hayvan sudan bir türlü çıkamayacaktı. Bazı anlar vardır ya, zaman dursun istersiniz. Zaman dursun oracıkta. Akan her şey dursun. Siz gidesiniz ve yapmanız gereken şeyi yapıp, çıkasınız oradan. Sonra yine her şey kendi mecrasına geri dönsün, bildiği gibi aksın. Zaman aksın, Menderes aksın… Ama olmadı. O an ne zaman durdu ne de Menderes! Akıp geçenler, kıymetli şeyleri mi alır götürür her daim? Geri getirmezler mi bir kere bile? Getirmediler! Suyun içinde, güçlü akıntıyla ne kadar boğuştum bilmiyorum. Artık başaramayacağımı anlayınca son bir gayretle Iraz’ın baygın bedeni üzerine atıldım. Beline dolanan urganlarından çözmeye çalıştım. Tam çözdüm derken bu sefer de suyun deli akıntısı mani oldu bana. Elimde entarisinden bir yırtık parça kaldı. Kardeşimin cansız bedeni suya gömüldü, kayboldu ve bir daha göremedim. Güneş batmaya yüz tutmuştu. Menderes boyunca saatlerce gittim geldim. Bir emare aradım zifiri karanlıklarda. Aradım. Çok aradım. Aradığını bulmayı benim kadar isteyen olmuş mudur acaba o gün yeryüzünde? Yorgun bitkin bir halde kendimi nehrin kenarına attığımda gecenin kör bir vaktiydi artık. Sırtüstü yere yatmış, ağlarken, ıslak elbiselerimle soğuktan tir tir titrerken gördüm Demirkazık’ı. Bulutların arkasına saklanmak istercesine mahcup bakıyordu bana. Derdimi bir tek ona dökebildim. Bilmediğim bir yerde ıstırabın en büyüğünü yaşarken, bana yoldaş bir tek o vardı koca arzın yüzünde.

***

Koca bir ailenin yerinden yurdundan ayrılıp gitmesinin esaslı bir sebebi olmalıdır, değil mi? Doğduğun, yaşadığın ve orada ölmeyi hayal ettiğin bir yeri durup dururken niçin terk edesin ki? O günkü aklımla anlayabildiğim şey, bizimkilerle o yörenin kadısı arasındaki arazi anlaşmazlığıydı. Yörük olsak da ekip biçtiğimiz, bizim dediğimiz bir köyümüz vardı. Köydeki tarlalardan birinin kime ait olduğu hususunda ihtilaf çıkmış. Mesele, kadı efendinin önüne gelmiş. Tahkikat sürerken anlaşılmış ki, kadının kardeşi bu ihtilaflı araziyi yüklüce bir paraya karşı taraftan satın almış. Kadı efendi bu davayı bir türlü nihayete erdirememiş, uzattıkça uzatmış. Mahkeme henüz nihayete ermemesine rağmen, kadının kardeşi araziyi ekip biçmeye başlamış. İlk başlarda bizimkiler kanun adamına, devletlûya karşı gelmemek adına sessiz kalmış. Heyhat, birinin eceli gelmeye görsün! Adam azıyı ağzına almış. Gelip geçenden hesap sorar olmuş. Bir gün küçük amcam o civarda koyunları otlatırken, adamlarıyla beraber gelip amcamı dövmüşler. Onu öyle, ağzı yüzü kan revan gören bizimkiler de toplanıp onlara diklenmiş. Çıkan arbedede kadı efendinin kardeşi kalbinin hizasından bir bıçak darbesi almasın mı! Nasıl oldu, kim yaptı bilen yok. Yarı baygın halde, oradan Aydın’a seğirtmişler. Lakin adam ertesi sabahı görememiş. Daha kardeşi son nefesini vermeden, kadı emri vermiş. Bizimkileri tevkif etmek için onlarca asker yollanmış. Bu haberi alan babamlar da ani bir kararla, gecenin bir vakti toplayabildikleri eşyalarıyla kaçmaya başlamışlar. İşte, bizim göç hikâyemiz böyle başladı. Iraz’ı Menderes’in azgın sularına kaptırdıktan sonra günlerce ağladım. Derbeder dolaştım oralarda. Ayrılıp gitmeye ayaklarım razı olmadı. Iraz’ı orada bir başına bırakıp gitmek… Yapamadım. Eşek zaten suda boğulup ölmüştü, öküzlerin ikisi de alıp başını gitmiş. Geriye bir tek topal öküzle ben kaldım. Peşimiz sıra hiçbir asker gelmedi. Sonradan öğrendim ki İzmir’ de büyük bir vukuat çıkmış, bütün askerleri oraya sevk etmişler. Göç kervanının önden giden kısmına ne oldu? Bir ömür bu merakla yaşadım. Artık kalmadı umudum. Hiçbirinden, ne annemden, ne babamdan, ne de bizimkilerin herhangi birinden bir tek haber alabildim. Demirkazık’ın üç parmak doğusuna gittiklerinden eminim. Ama ne kadar uzağa gittiler? O zamanlar karışıklık yıllarıydı, memlekette dirlik düzen yoktu. Belki de bir eşkıya alayına denk geldiler. Zulme uğradılar, kılıçtan geçtiler… Ne bileyim, belki de askerler onları yakaladı; başka bir memlekete sürüldüler. Tek hakikat; kimsenin geri gelmediğidir. Kime soracaksın, kimden medet umacaksın? Ama şurasından eminim ki babam, bu göçten sağ çıkmadı. Çünkü biz varmayınca, ulaşmayınca onlara geri döner, arardı bizi. İki yavrusunu kim bırakabilir geride yıllarca? Hangi ana, yavrusunun kokusunu duymadan rahat uyur geceleri? Babam dönüp gelseydi, bulurdu kesin bizi. Demirkazık gösterirdi ona benim yerimi… Iraz’ı yitirdiğim muhitin biraz yukarısında, Çindire diye bir köy vardı. Dağın eteklerinde, tüm vadiyi gören ormanın içinde bir yerdir. İki yıl kadar nehrin kenarında perişanlık içinde yaşadıktan sonra Çindire’den bir bey baba sahip çıktı bana. Babalık etti demesem de elimden tuttu; karnıma sıcak çorba, altıma yumuşak döşek oldu. Çobandım. Bildiğim işi yapmaya başladım. Önce başkalarının hayvanlarını, sonra kendi mallarımı güttüm. Namıma “Demirkazık” dediler. Yıllar yıllara eklendi. Burayı yurt, hatıralarımı dert edindim. Bugün artık, yetmiş dört yaşındayım. Şükür ki hafızam, gençlik devirlerimi hala iyi muhafaza ediyor. Ama ben, sonraki acı ve sefalet yıllarımı pek de mühim görmem. Gökyüzünün açık olduğu gecelerde kafamı kaldırır yukarılara bakarım. Demirkazık hala göz kırpar bana. Oralarda anamı, babamı ararım. Bir göç uğruna kaybettiklerimi düşünürüm. Iraz aklıma geliverir sonra. Onu ararım. Bilirim; yeryüzünde olmayanları gökyüzünde aramak beyhudedir. Lakin böyle buluyor yaşlı ruhum teselliyi. Ne yapayım?  * Kutup Yıldızı
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Kahvaltı Takımı Seçiminde Nelere Dikka..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Mehveş Bingöllü

19 Mayıs 2025

Yabancı

Yazar psikanalizin gerçekliği görmenin, onun şifresini çözmenin ve dünyayı anlamanın yollarından biri olduğunu ve babasının o çocukken bu yolu kendisine öğrettiğini anlatıyor.Geceyarısı yorgun argın vardığım otelden sabah gün doğarken sigara içmek için çıktığımda, karşımda kararmış duvarlarıy..

Devamı..

Elpis'ten Spes'e Umudumuzu Ararken

Bora Ercan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024