Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

19 Ekim 2017

Edebiyat

Postmodern Edebiyatın Geçer Akçesi: Üstkurmaca

Nazım Çapkın

Paylaş

27

0


Dünyanın kurgusallığından bahsetmek günümüzde artık malumun ilanıdır ve kurmacanın dünyayı temsilde yeni arayışlar peşinde olması edebiyat kanonlarında eşine rastlanır bir harekettir. Üstkurmacayla ifadesini bulan postmodern edebiyatın kendi kurguladığı ideallere yaslanmasının etik ve estetik bir savunması olmamakla birlikte modernist edebiyatın gerisine düşme lüksü de yoktur.
Nazım Çapkın
Edebiyat ve felsefe arasında simetri arayışı bir yönüyle her zaman muhafazakârlık ve değişim eksenindeki uyuşmazlıkla ilgili olmuştur. Öncelik sırasında sistematik düşüncenin çekim alanına girip gerisine düştüğü andan itibaren edebiyatın ne olduğu ve nasıl olması gerektiği felsefenin önemli sorularından olagelmiştir. Örneğin hâlâ bir sonuca bağlanmamış bir tartışma, açık bir soru olsa da, Platon’un erken dönem diyaloglarından Ion’dan başlayarak bugüne kadar edebiyat kanonu da bu ve benzeri sorular dolayımında şekillenmiştir. Edebiyat çalışmalarının bugün durduğu yere dair Jale Parla’nın “Edebiyat Kanonları” başlıklı yazısında yer alan şu tespiti önemli bir uyarı niteliğindedir: “Edebiyat tarihçisi ve eleştirmeni kanonlara yaklaşımında belki hiçbir zaman bugünkü kadar olanağa sahip olmadı, ama hiçbir zaman da kendisini böylesine şaşılacak bir kültür tüketimi ağının içinde bulmadı” (s. 53). Aynı makalede edebiyat kanonlarının oluşumu ve değişiminde rol oynayan farklı etkenlerden (ideolojik ve epistemolojik olarak oluşan kültürel iklim, dönem ruhu, dünya görüşü, kültürel ve siyasi ortam, egemen estetik ideoloji vb.) bahsettikten sonra Parla, edebiyatçının hem iyi bir edebiyat tarihçisi hem de iyi bir eleştirmen olma sorumluluğunu aynı anda yüklenmesi gerektiğini vurgular (s. 52). Buradan hareketle ya da aslında eleştirel bir bakışla sürekli bu noktaya vardığımız için, günümüz edebiyat çalışmalarını ve kanon oluşumunu tartışmak adına postmodern estetiğin en kristalize hali ve özellikle Amerikan akademisinde bir kuram olarak çoktan yerini almış olan üstkurmacayı irdelemek istedim. [caption id="attachment_46057" align="alignleft" width="350"] Jean Rhys[/caption] Bu tartışmayı ilginç kılan, yazının başında bahsettiğim muhafazakârlık ve değişim ikili karşıtlığında yeninin, değişime açık olanın, düşünceyi özgürleştirenin, yeni imkânlar açanın temsiliymiş gibi görünmesine rağmen sonuçları itibariyle bakıldığında üstkurmacanın oldukça muhafazakâr ve hali hazırda açılmış imkânları da bir bir kapatan bir estetik haline dönüşmesidir. Bu sorgulamaya üstkurmaca eserlerinin metinlerarasılıkla ilişkilenme halleri ve bir anlatma deneyimi olarak edebiyat üzerinde durarak başlanabilir. Postmodern eleştirel faaliyetin merkezinde metinlerin “öz-eleştirellik” (self-criticism) ve “öz-bilinçlilik” (self-consciousness) gibi nitelikleri bulunmaktadır. Anlatı özellikleri üstkurmaca kuramlarıyla ilişkilendirilen son yirmi otuz yılda yazılmış çok sayıda eser hakkındaki makale, kitap vb. akademik yazıda ve dahi eserlerin kendilerinde çoğu zaman dekonstrüksiyonist düşüncenin yanlış veya en iyi niyetli tabirle eksik okumalarının izleri görülmektedir. Postmodernizmi avangardın uzantısı ve çeşitlendirilmesi olarak gören, özellikle de üstkurmaca terminolojisine dayanan okumalar, felsefede Batı metafiziğinin dekonstrüksiyonu olarak kaydedilen sürecin birebir karşılığını edebiyatta aramakta ve edebiyat yazımı ve okumalarına her zaman çok sorunlu olacak hazır reçeteler sunmaktadırlar. Metinsel öz-bilinç üzerine yazan edebiyat eleştirmenlerinin kuramsal çerçevesinde üstkurmacanın öz-temsile dayalı içedönük halinin çokça altı çizilmiş ve üstkurmaca, anlatının asli durumu olarak tayin edilmiştir. Edebiyatın daha iyiye doğru geliştiği inancı da postmodern üstkurmacaya haddinden fazla önem atfedilmesine ve önde gelen anlatı formu olarak kurulmasına sebep olmuştur. Böylesine bir önkabul karşısında mesafeleneceği “geleneksel roman” başlığı altında bir homojen yapı kurmak durumunda kalmakta, neticede anakronistik okumalara ve kanonun kapanmasına sebep olmaktadır. Bana göre, iddia edildiğinin aksine üstkurmaca tanımıyla aktarılan, bir “yazma pratikleri bütünü”nden çok, bir “zamanı okuma şekli”dir ve maalesef çabuk sonuçlara varmaktadır. Üstkurmaca terimi ilk kez William H. Gass tarafından 1971’de “Philosophy and the Form of Fiction” başlıklı makalesinde kullanılır. Gass makalesinde ana hatlarıyla, önceye kıyasla son zamanlar ortaya çıkan öz-eleştirel, öz-bilinçli metinlerin tekil özelliklerini vurgulama niyetinde olduğundan bahsederek iç içe geçmiş çerçeve metinlerin kurgusallığının dışavurumu sayesinde bu metinlerin kurmaca ve gerçeklik arasındaki sınırı sorunsallaştırdığını savunur. Farklı yöntemlerle roman yaratma sürecini açık etmiş ve kurmacanın yapaylığına vurguyla, ya da başka bir deyişle, romanın ontolojik yapısını gözler önüne sererek epistemolojik sorular sormaya başlamıştır. Üstkurmaca üzerine yazan eleştirmenlerin çoğu bu yeni kuramın felsefi bir dille başta modernist edebi eserler olmak üzere tüm bir geleneğe kültürel bir eleştiri getirdiğini savunurlar. Özünde bu eleştirmenlerin yaptıkları ise modern felsefenin beraberinde getirdiği düşünceleri tespit edip bunları üstkurmacanın biçimsel ve yapısal özellikleri olarak tanımlamaktır. Kurmacanın üstüne bu tavırla çıkıldığında ancak üstkurmacaya ulaşılabilmektedir. [caption id="attachment_46056" align="alignleft" width="400"] Flann O’Brien[/caption] Her ne kadar terim ilk defa Gass tarafından tanımlansa da konunun önde gelen kuramcılarından, üzerine yazılmış kitap ve makaleleri bulunan Patricia Waugh’un yaklaşımı yukarıda değinmeye çalıştığım postmodern olarak üstkurmacanın kutlanması, kutsanması durumunu çok daha açık göstermektedir. Waugh’a göre üstkurmaca kendi kurgusallığını, yapaylığını açığa vururken “kurmaca anlatının temel esaslarını irdelemekle kalmayıp bir yandan da dünyanın kurgusallığını kendisine araştırma konusu yapmaktadır” (s. 2). Waugh, aynı anda, üstkurmacanın gerçeklik veya tarih gibi kavramların eğretiliğine bir cevap ve katkı olduğunu savunmaktadır. Üstkurmacanın çalışılması ise romana kimliğini neyin kazandırdığını çalışmak anlamına gelmektedir ve üstkurmaca “kurmaca yazma pratiği sırasında bir yazma teorisi ortaya koymaktadır” (yazarın vurgusu, s. 2). Waugh, çağdaş felsefe, dilbilim ve edebi kuram tartışmaları çerçevesinde “bir kitap olarak dünya” metaforuna tekrar yaklaşmakta ve gerçekliğin dil ile birlikte aslında nasıl kurgulandığını anlamak için üstkurmacanın uygun bir model olduğunu savunmaktadır. Öyle ki üstkurmaca, bir yandan yenilik bir yandan da geleneğe olan aşinalıkla birlikte düşünüldüğünde, aşina olunan her bir eseri yeniden yazmakta, “altını oymakta” ve “miadı dolmuş edebi geleneklerin olumsuz edebi değerlerini sosyal eleştiri zeminine dönüştürmektedir” (s. 5). Alıntılanan cümleler Waugh’un kaleminden dökülse de Linda Hutcheon, Mark Currie ve Brian McHale gibi önde gelen diğer isimlerin üstkurmaca üzerine yazdıkları da yazının sonlarına doğru değinmekle yetinmek zorunda olduğum, gerek edebiyat kanonlarının gerilimini gerekse tarih yazımından postkolonyal tartışmalara, çokkültürlülüğe kadar ciddi düşünüm gerektiren birçok konuyu ehlileştirmekte ve basitleştirmektedir. Bunu ne suretle yaptıklarını görmek içinse ana hatlarıyla üstkurmaca kuramlarındaki belli başlı sorunları tespit etmek gerekir.

Realist roman hümanizmin sesi olurken biçimcilik modernizmle ilişkilendiril-mekte, postmoder-nizm ise yapısalcılık- sonrası bir döneme işaret etmektedir.

Üstkurmacanın genelde tarih içinde, özelde ise edebiyat tarihinde nereye konulduğuyla başlamak gerekirse, Aydınlanma’dan başlayan bir kültürel bağlamın sonu olduğu iddiasında ve bu bağlamı dekonstrüktif okumalara tabi tutan bir postmodern yazın tahayyülü görülecektir. Postmodernizm, geçmişe takıntılıdır. Aksi işaret edilse de postmodern yazının temsili olarak üstkurmaca deneysellik estetiği, piyasa kapitalizmi, postkolonyal, etnik ve cinsiyet söylemleriyle birlikte bu takıntıya hizmet etmektedir. Modernitenin kendi kendini sorgulamasının son safhası olarak görünen çoğu çağdaş üstkurmaca eser Aydınlanma’dan tam anlamıyla kopuş olarak görülmektedir. Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus, bilinçte devrim olarak görülen üstkurmacanın kendi yapısına uymayan birçok anlatı biçimini dışarıda bırakmasıdır. Bunun temelinde ise hümanizmden biçimciliğe, biçimcilikten yapısalcılık-sonrasına sorunsuz, kopmasız bir kronoloji önkabulü olmasıdır. Bu şablona göre, realist roman hümanizmin sesi olurken biçimcilik modernizmle ilişkilendirilmekte, postmodernizm ise yapısalcılık-sonrası bir döneme işaret etmektedir. Ne var ki, verili bir edebi gelenek aynı anda realizmden ekspresyonizme, modernizmden postmodernizme birçok farklı anlatı tarzının örneklerini sergileyebilir. 1930’lar Britanyası örneğinde Brian Richardson’un saptaması gayet dikkate değerdir: Aynı yıllarda Graham Greene’nin realizmi, Elizabeth Bowen’in modernizmi, Jean Rhys’in ekspresyonizmi temsil eden eserleri ile şimdilerde postmodern yazınla ilişkilendirilen Flann O’Brien’ın eserleri yan yana durabilmektedir. Dahası henüz bir kanonizasyona tabi tutulmamışken eser edebiyatçıya eşit mesafede durmaktadır. Aynı yerden hareketle Richardson, Salman Rushdie’nin postmodernizminin Anita Desai ve Michelle Cliff modernizminden, Bessie Head ekspresyonizminden veya Chinua Achebe realizminden ne daha geniş kapsamlı ne de daha gelişmiş olduğunu savunmaktadır. Tekrar etmek gerekirse edebiyat tarihi boyunca yazılmış kendi kurgusallığını yer yer sorun edinen diğer metinlerdense postmodernist üstkurmacaya daha fazla önem atfedilmesi, edebiyatın daha iyiye doğru evrildiği fikrinden kaynaklanmaktadır. Üstkurmaca kuramları ve bunlar ekseninde yazılan eserler bir yandan teoride genel geçer, değişmeyen kuralların olamayacağından bahsedip tarihsel olayların lineer bir seyirde devam etmediğini savunurken, öte yandan pratikte başı sonu belli estetik normlar, düzenli işleyen bir kronoloji ve bir hiyerarşiye göre hareket ettiğinde değişim çağrıları ancak farklı bir çeşit muhafazakârlıkta karşılık bulmaktadır. [caption id="attachment_46058" align="alignright" width="350"] Salman Rushdie[/caption] Tanımlama sorunu da buna benzer bir derecelendirme sonucu ortaya çıkmaktadır. Başta Patricia Waugh ve Mark Currie olmak üzere akademisyenler, edebiyat tarihi boyunca metinsel öz-bilincin farklı şekillerde ve derecelerde romanlarda hep var olduğunu, ama bunun açık ifadesine günümüz romanlarında rastlandığını belirtirler. Ancak yukarıda belirtildiği üzere bir norm oluştururcasına yapılan tanım da aslında edebiyat gelenekleri boyunca izlerine farklı farklı şekillerde, bağlamlarda rastlanan ve her biri kendi tarihselliği içerisinde ve ilişkilendiği edebi kanonla anlam kazanan anlatı tekniklerinin bir araya getirilmesi ve bunlara tarihüstü bir değer biçilmesiyle mümkün olmuştur. Üzerinde uzlaşılan başlıca üstkurmaca anlatı özellikleri şu şekilde özetlenebilir: kendi yaratım sürecini açık eden anlatıcı figürü, okura ve okumaya yapılan açık müdahaleler, yapaylığı açık edilmiş anlatı yapıları, yer ve zaman kavramlarının alaşağı edilmesi, parodik ikililikler, karakterin insan sınıfından çıkarılması, hikâye içinde hikâyenin sorun edilmesi, popüler türlerin kullanımı, edebi öncüllerin parodisi vb. Bu liste daha da uzatılabilirken şu haliyle bile önemli bir yanılgıyı göstermektedir. Söz konusu yanılgı, özellikle epistemolojik kırılmaların yaşandığı dönemlerin kaydını tutan metinlerin anlatıda peşine düştükleri farklı arayışların, tekniklerin bir bütününün oluşturulması ve bu bütünün bağlam ve içerik göz ardı edilerek ideal şablon olarak dayatılmasıdır. Bu noktada iddia edildiği gibi metinlerin mi, yoksa bunun aksine akademik okuma biçimlerinin mi üstkurmacayı teoriyle yazı arası bir yere koyduğu sorusu akla gelmektedir. Buraya kadar edebiyat-felsefe ilişkisinin ve edebiyatın kendisinin ne olduğundan, nasıl olması gerektiğinden ziyade edebiyat çalışmalarının nasıl olmaması gerektiğine dair yorum getirmeye çalıştım. Üstkurmaca etrafında oluşturulan zamanı okuma pratiklerinin bazılarının geçerliliğinin hakkının teslim edilmesi gerekir. Dünyanın kurgusallığından bahsetmek günümüzde artık malumun ilanıdır ve kurmacanın dünyayı temsilde yeni arayışlar peşinde olması edebiyat kanonlarında her zaman eşine rastlanır bir harekettir. Ancak özellikle altını çizmek istediğim nokta şudur ki, evrensel genel geçerliliği olan, özcü olarak yadsınan birçok idealden uzak olma niyeti ve endişesinde olan bir edebiyat estetiğinin üstkurmacayla ifadesini bulan postmodern edebiyatın kendi kurguladığı ideallere yaslanmasının etik ve estetik bir savunması olmamakla birlikte modernist edebiyatın gerisine düşme lüksü de yoktur. Dilin imkânının sorgulandığı ve radikal bir etik, estetik noktadan hareket eden modernist edebiyat çoğu zaman hem gelenek ile değişimin hem de tikel ile kuramın, tikel ile kanonun geriliminde durmaya çalışmakta, edebiyat yoluyla varoluş tecrübesinin sınırlarını zorlamakta ve bunu yaparken de metinlerarasılığı ve gelenekle girilen ilişkiyi bir oyunsuluğa, safi parodik bir zemine dönüştürmemektedir. Modernist edebiyat özelinde bahsettiğim bu radikal enerjinin üstkurmaca özelinde göstermeye çalıştığım postmodern edebiyatta sönümlendiğini düşünüyorum. Bunun sebebi belki de tarihin sonundan, hâkim pozisyondan konuştuğunu varsayan postmodern tecrübenin kendini tarihin üstüne çıkarmasıdır, tıpkı üstkurmacanın kurmacanın üstüne çıkarıldığı gibi. Bu tecrübeden bahsederken bir yandan tarihe anlamını vermeye çalışan, bir yandan da kendini öncesinden ayırıp kendine özel bir anlam ve yer atfeden bir yapıdan bahsediyoruz. Bir yanıyla tarihsel ufku açarken diğer yanıyla kendini tarihin üstünde askıya alan postmodernizm ve edebiyatını, bunların açtığı/açmadığı tecrübeyi nasıl düşünmek gerekir? Başka bir deyişle, herhangi bir teleolojik arka plana yaslanmadan postmodernizm ve edebiyatı tarih içerisinde bir yere nasıl konulabilir? Belki de başlangıçta Jale Parla’dan alıntıladığım günümüz edebiyatçılarının imkân ve imkânsızlığına dair düşünüm ilk olarak bu sorularla başlayacak ve indirgeyici, basit sonuçlara varmadan düşüncenin ve edebiyat kanonlarının açık tutulmasını sağlayacaktır. Kaynakça Jale Parla, “Edebiyat Kanonları”, Kitap-lık, 2004. Patricia Waugh, Metafiction: the Theory and Practice of Self-conscious Fiction, Londra, 1984.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Steven Spielberg: "Herkesin bir hobisi..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Bengi Kaya

23 Mayıs 2025

Bando Takımı, Atlıkarınca ve Sünnet Dü..

Eve geldiğinde akşam yedi olmuştu. Kadriye onunla gelmedi, ertesi gün sünnet düğünü var, evdeki hazırlıklarla uğraşıyor. Karısı bu telaşları sever. Ev kalabalık. Konu komşu eve doluşmuş, temizlik yapılmış, sarmalar sarılmış, börekler açılmış. Kendi oğullarıy..

Devamı..

Kültür Savaşları, Politik Kutuplaşma v..

J. Viala-Gaudefroy

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024