Hayata, Ölüme ve Fotoğraflara Dair...
22 Eylül 2018 Kültür Sanat Fotoğraf

Hayata, Ölüme ve Fotoğraflara Dair...


Twitter'da Paylaş
0

“Bütün fotoğraflar memento mori niteliği taşır, yani ölümü akıldan çıkarmamaya yarar. Bir fotoğraf çekmek, başka bir insanın (ya da şeyin, durumun vb.) ölümlülüğüne, incinebilirliğine ve dönüşebilir haline dahil olmaktır. Söz konusu ânı dilimleyerek donduran bütün fotoğraflar, zamanın amansız eriyişinin tanığıdırlar.” Susan Sontag, Fotoğraf Üzerine

Çocukken en sevdiğim şeylerden biri annemlerin gardırobunda duran albümleri karıştırmak ve ağır deri bir sırt çantasını boşaltmaktı. Çantanın içi fotoğraf doluydu. Nişan, düğün fotoğrafları siyah karton sayfalı bir albümdeydi, yapışkanlı sayfalar yoktu daha ve fotoğraflar dört taraftan açılmış ceplere sokulmuştu. Her sayfanın arasında ince beyaz pelur kâğıt vardı ve bu kağıtlarla beraber o siyah sayfaları tek tek çevirmek beni bilinmeyen bir dünyaya götürüyordu. Babamın, annemin çok genç olduğu bu dünya içinde bulunduğum dünyadan farklı, siyah beyazdı, herkes süslüydü, herkes mutluydu ki fotoğrafların en aldatıcı tarafı da buydu belki. Böylesi masalsı bir dünyada uzun uzun inceliyordum fotoğrafları, çoğu insanı tanımıyordum, kendi kendime bir şeyler uyduruyordum. Saatlerimi geçirdiğim bu büyülü atmosferde her nasılsa annemin fotoğraflarını karalamayı ihmal etmemişim. Buna da hâlâ şaşar dururum, bugün olsa belki psikologlara taşınırdım, oysa bu hâlim ve babamla evlenme planlarım gayet komik hikâyeler olarak dinleniyordu o zamanlar.

İşte bu fotoğrafa bakarken mesela oğlumun “Şu kim? Burası neresi?” sorularına cevap vermek, öndeki halamın ya da arkadaki dişsiz dedemin kim olduklarını anlatmak, normalde hiç gülerken hatırlamadığım bu insanların yıllar öncede kalan bu heyecan hâli aslında fotoğrafların hayatımızda ne kadar farklı bir yeri olduğunu kanıtlıyor sanki.

Susan Sontag’ın Fotoğraf Üzerine kitabında söylediği gibi: “Şu an içinde yaşadığımız zaman dilimi, nostaljik bir devirdir; fotoğraflar da etkin bir yol oynayarak nostaljiyi beslerler. Fotoğraf, ağıtlı bir sanattır, bir bakıma alacakaranlık sanatı. Fotoğrafı çekilen kişi, olay ya da durumların çoğu, sırf fotoğraflarının çekilmiş olmasından dolayı, pathos’la kuşanırlar.” Çocukken bu fotoğraflara bakarken hissettiğim “rüya gibi” duygusu nasıl yoğunsa şimdi hissettiğim nostalji de öyle. Onun dışında kıyafetlerin modeli, saçların topuzu nasıl da ait oldukları yılın ipuçlarıyla dolu. Bir fotoğrafa bakarak ne kadar çok şey anlayabilir ve anlatabiliriz... Ve ben tüm bunları okuduğum bir kitap sayesinde tekrar fark ettim.

Jonathan Coe’nun Yağmurdan Önce adlı kitabı bir romanın fotoğraflar üzerine nasıl kurulabileceğini gösteriyor. Roman kabaca ölmekte olan yaşlı Rosamund’un yıllardır görmediği genç akrabası Imogen’e verilmek üzere doldurduğu kasetlere anlattıklarından oluşuyor. Kör olan Imogen’e ailesinin hikâyesini on dokuz fotoğraf ve bir resimle anlatıyor Rosamund. Her bölüm bir kaset kaydını yani bir fotoğrafı içeriyor. Rosamund’un betimlemeleri, arada verdiği bilgiler, görmeyen birine her ayrıntısına kadar anlattığı fotoğraflar bizim de zihnimizde yavaşça şekilleniyor,  artık o fotoğraflar neredeyse annemin odasından çıkanlar kadar tanıdık. Çoğu okurun en azından yayıncılarının ve kapak tasarımcısının da böyle hissettiğini düşünüyorum çünkü kitabın farklı versiyonları bunu kanıtlıyor sanki. Aşağıdaki kapaklar romanın içinden fırlamış gibi...

Romanı bitirdiğimden beri eski fotoğraflara bakıp gözleri görmeyen birine anlatmayı deniyorum. Hiçbir ayrıntıyı kaçırmadan, tekrara düşmeden betimlemek gerçekten kolay değil ve Jonathan Coe’ya bunu yapabildiği için bir kez daha hayran oldum. On iki numaralı fotoğrafın anlatımı en etkililerden: “Gördüğümüz göl Lac Chambon; bölgenin güneyine doğru uzanıyor. Göl son derece durgun ve dağların siluetini eksiksiz, durağan bir simetriyle yansıtıyor, o kadar ki resme yeterince uzun süre bakarsan, neredeyse soyut bir geometri çalışması gibi görünüyor. Ağaçlar gölün karşı kıyısında sıralanmış ve resmin ön planında, sağ üst köşenin büyük bölümünü kaplayan bir kestane ağacının girift, birbirine dolaşmış dalları var. Bu ağaç küçük, çakıllı bir kumsala doğru sarkıyor; kumsalın ötesinde, sırtları objektife dönük, suda dikilen iki kişi var: Altı yedi yaşlarında, iki yanından at kuyruğu yapılmış açık kahverengi saçlı, pembe beyaz dikey çizgili mayo giymiş küçük bir kız; yanında da, yirmi beş yaş civarında, düz mavi mayo ve kısa beyaz plili bir etek -muhtemelen bir tenis eteği- giyen genç bir kadın. Kadının sarı saçları -neredeyse beyaz denecek kadar açık sarı- omuzlarının hemen üzerinde. Geniş omuzlu ve atletik görünümlü, ama aynı zamanda uzun, ince kol ve bacaklarıyla narin ve zarif. Küçük kıza yardım etmek için hafifçe eğilmiş: Tam olarak ne yaptığı belli değil, ama sanırım ona taş kaydırmayı öğretmeye çalışıyor. Her ikisi de gölün birkaç metre içindeler.”

Romanın başında evlatlık verildiğini öğrendiğimiz Imogen’in yaşadıklarına adım adım yaklaştırıyor bizleri Coe. Yirminci fotoğrafta artık kafamızdaki resim tamamlanmış, olayların açık kalmış hiçbir ucu yok. Aileyle beraber dünya tarihi de ilerliyor. 1940’ların kıtlık ve açlığından ‘50’lerin tutucu dünyasına, bu dünyada lezbiyen olduğunu gizlemeden yaşamaya çalışan bir kadının varlığına, arada yaşanan yıkıcı bir aşka ve ayrılığa, sevgisiz annelere, sevgisiz büyüyen çocukların yıpratıcı yaşamlarına şahit oluyoruz. Jonathan Coe fotoğrafı romana dönüştürme gibi yaratıcı bir fikri ustaca kurmuş, anlatımı ve dili o kadar doğal ki aile tarihini yaşlı bir ‘evde kalmış’ teyzeden dinlediğimize şüphe bırakmıyor ve sevginin çocuklar için ne kadar önemli olduğunu neredeyse altmış yıllık bir hikâyeyle bizlere öğretmiyor, sezdiriyor.

Yine Sontag’a gelirsek: “Avrupa ve Amerika’nın sanayileşmekte olan ülkelerinde, aile kurumunun kendisinin kökten ameliyata alınmasıyla birlikte fotoğrafın da aile hayatının bir ritüeline döndüğünü görürüz. Çekirdek aile adı verilen o klostrofobik birim çok daha büyük bir topluluğu temsil eden geniş aileden koparılıp çıkarılırken, fotoğraf da aile hayatının tehdit altındaki sürekliliğini ve süreç içinde kaybolmakta olan genişliğini hatıralaştırmaya, sembolik düzlemde yeniden oluşturmaya yaramaktadır. İşte bu hayali izler -fotoğraflar-, dört bir yana dağılmış akrabaların sembolik varlıklarının bir nişanesidir. Bir ailenin fotoğraf albümü, genellikle geniş aileyle ilgilidir ve çoğunlukla da o geniş aileden kalan tek şeydir.”

Aile mutluluğu, aile kutsallığı gibi masallara inanmayanlar olarak aslında toplumda kötü bulduğumuz her şeyin temelini oluşturan bu düzene her şeye rağmen bağlı olmamız ve geniş aile fotoğraflarına bakarak duygulanmamız insanın zayıflığı ve kendisiyle çelişen yapısıyla ilgili biraz da. Yağmurdan Önce’de bir ailenin nesilden nesile aktardığı sevgisizliğin yol açtığı trajedi beni ne kadar üzüyorsa romanda betimlenen Noel yemeklerinin, tatillerin fotoğrafları da burnumu sızlatıp geniş aileli günleri özlememe neden oluyor. Hele artık giden çoksa, fotoğraflardaki insanlar bir bir göçmüşse daha da hazinleşiyor bu durum ve yaşlıların evlerini anlamaya başlıyorum. Her yana iliştirilmiş fotoğraflarla yaşamayı, titreyen ellerini o fotoğrafların üzerinde gezdirerek anılara dalmayı, o ölümsüzlük anlarına geri dönmek istemeyi...

Son on yılda giderek dijitale evrilen fotoğrafı, tab ettirmek, birilerine hatıra fotoğrafı vermek gibi hayatımızdan çıkan kavramlarını düşünmek ise daha acayip... Artık fotoğraf telefonumuza, tabletimize ait sanki, ne albümler ne de fotoğraflar dolusu çantalar var ve biz obje olarak elimize alıp bakamadığımız, duvarlara, masalara, sehpalara yerleştiremediğimiz fotoğrafsız bir dünyada nasıl yaşlanacağınız, hiç bilmiyorum. Ama bu romandan sonra en azından elimdeki her bir fotoğrafa bakıp Rosamund’un Imogen’e anlattığı gibi kim kimdi, neredeydik, ne zamandı, anlatasım var, belki bir dinleyen bulunur...

“Bak, burası benim büyüdüğüm yer. Fotoğrafta sağ önde küçücük gözüken kişi benim. Arabaların modellerine baktığımızda ‘80’li yılların sonu olduğunu düşünebiliriz. Fotoğrafı çeken kişi dedem, neden çekti hiç hatırlamıyorum, balkona çıkmış ve beni mi çekmiş yoksa otoparkı mı çekmek istiyordu da ben tesadüfen oradaydım, bilmiyorum...”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR