Her Zamankinden
21 Aralık 2019 Öykü

Her Zamankinden


Twitter'da Paylaş
0

Eren’in Nihan’a “Öylesine” demesinin üzerinden bir ay geçmişti.

Güzel bir aydı. Nihan’la Eren, uzun zamandır olmadıkları kadar iyiydi. Uzun zamandır olmadıkları kadar iyi olabilmeleri için bir süre beraber olmamaları gerektiğine de birkaç mevsim önce karar vermişlerdi. “Ayrılalım,” demişlerdi, önceki sonbahar. Adına ayrılık da dememişler, ‘his yorgunluğu’, ‘özlem molası’ gibi sözcükler sarf ederek bu sürecin, milyonlarca insanın daha yaşadığı alelade ayrılıklardan farklı bir şey olduğunun altını çizmek istemişlerdi.

Öyle olduğuna da gönülden inanıyordu Nihan. Eylül’ün ikinci haftası, uzun süredir aklını çelen New York’taki sertifika programına giderken Eren’le ayrıldıklarını düşünmemişti. Daha önce yaşamıştı başka ayrılıklar. Onlardan hep ayrılıyor gibi gelmişti. Eren’den ise, sadece gidiyor gibiydi.

Birbirlerine söz vermemişlerdi. Birbirlerine söz vermemek bu gidişin şartlarından biriydi. Dört senelik ilişki, adrenalin, heyecan, alışkanlık, tekdüzelik... Aralarındaki farkların cazibe olmaktan çıkıp kırgınlık unsurları haline gelişi... Eskimesin diye kullanılmayan ipek nevresim takımları ve gümüş şamdanlar ve kesme şeker maşaları gibi tozlanan, adresleri unutulan duygular... Koşa koşa dönülen evlerin, sokakların, kentlerin zamanla dar gelmesi... Yatakta biten kavgaların yatakta biten kavgalara dönüşmesi, ayrı yataklarda bitenlere. Dört yıl bunların hepsini sırayla, kademe kademe tecrübe etmeleri için yeterliydi. Dört yıl aşkı tüketmeleri için de yeterliydi ama tüketmemişlerdi. Her şeye rağmen birbirlerini sevdiklerini biliyordu Nihan ve istedikleri daha iyi olmaktı, ayrılmak değil.

Geri döndüklerinde, yaşamaları gerektiğine inandıkları her şeyi yaşamış olmalılardı, anlaşma bundan ibaretti ve bu kadar basitti. Ona bir süre biçmiş de değillerdi ama sonunda ikisinden biri geri dönmek istemezse, bunu diğerine açıkça söylemeliydi, bu da şartların ikincisiydi. Bir ayrılığın şartları olmazdı ama onlarınkisi ayrılık değildi. Bir ayrılık iyi de hissettirmezdi ama o gece ikisi de aylardır hissetmedikleri kadar iyi hissetmişti. Ağustos ayıydı, balkonda şarap içiyorlardı, ılık bir akşamüzeriydi... Üç hafta sonra Nihan, Eren’in arabasından inmiş ve 8:40 İstanbul-New York uçağına binmişti.

İlginç bir altı ay olmuştu Nihan için. Önce yalnız kalmıştı, çok yalnız, fazla yalnız. Yarı bilinçli, yarı bilinçsiz bir yalnızlık hali... Sonra birden, çok fazla insan olmuştu hayatında; komşular, okul arkadaşları, her gün gittiği mahalle kafesinde tanışıp ahbap oldukları, crossfit grubunda tanışıp pazar sabahları Central Park’ta beraber koşmaya gittikleri, evinin üç blok ötesindeki otelin terasındaki cuma ‘happy hour’larında tanışıp eve getirdikleri...

Eren’i düşünüyordu Nihan, ekseriyetle. Ama kan ter içinde, güç bela ayıldığı kuşluk vakitlerinde veya allığının her tonunu bulaştırdığı yastığına gömülmüş vaziyette, önceki gece tanıştığı Steve’lerden ikincisinin yanında yatarken değil. Rastgele anlarda. Marketten kinoa alırken, mesela. Kitap okumak için evinin karşısındaki küçük parka gittiğinde. Komşusunun köpeğini gezdirirken. Üç-beş saniye farkla metroyu kaçırdığında. Özlüyordu onu ve rastgele anlarda özlediği için gerçekten özlediğine emindi. Bu his bir suçluluk duygusunun veya vicdan muhasebesinin ertelenmiş bir neticesi suretinde ortaya çıktığı için değil, içindeki süzgeçsiz bir kanaldan geçip kendi kendine su yüzüne çıktığı için emindi. Dönme vakti gelmişti.

Mart’ta İstanbul’a döndü Nihan. Şaşırmıştı Eren’i Dış Hatlar gelişte beklerken gördüğünde. Şaşırmış ve sevinmişti. Eren’lik bir şey değildi. Nihan’lık bir şey de değildi. Sahne onların belki üç, dört sene önceki temsillerine ait olabilirdi ama işte oradalardı, bir kez daha, seneler sonra, aynı sahnenin içinde. Belki daha da güzelinin.

Düşünmedikleri kadar iyi bir hafta geçirdiler. Eren pat diye söyleyiverdi bir gün; ocağın altını kıstı, makarnayı süzdü, “İki üç kez yaptım, daha fazla değil, öylesine,” dedi ve tencereyi, domates sosunu eklemesi için Nihan’a verdi. Nihan’dan bir tepki belki bekledi, belki beklemedi. O da anlatsın istedi belki, belki istemedi. Sorsa, kim, nasıl, ne zaman diye... Eren de anlatırdı belki. Belki de sorsun isterdi.

Nihan ise bilemedi bunları. Daha doğrusu bilmedi, bilmeye gerek görmedi. Sormadı. Merak etmedi. Kendi sayabileceği isimleri düşündü sonra, şöylece bir. Çok değillerdi. Çok az da değillerdi. Önemli değillerdi. Dünya üstündeki hiçbir isim önemli değildi. Taze açmış pembe frezyaların tatlı baygın kokusu gibi sardı zihnini önemsizlik. Gülümsedi belli belirsiz, imasız. Makarnayı hazırladı ve balkona geçti. Makarna da kırmızı şarabın hafif kekremsi tadı da kendini haziran zanneden ılık mart akşamının havası da şahaneydi. Gecenin kalanı da ve sonraki bir ay da...

Bir pazartesi sabahı Nihan’a, “Seni ben bırakırım,” dedi Eren. Yağmurlu bir nisan sabahıydı ve Nihan, Eren’in çalıştığı plazanın birkaç blok ötesindeki villalardan birinde, bir iş görüşmesine gidecekti. Eren’in sabah kahvesini aldığı ufak kafeye uğradılar öncesinde. Eren her sabah double espresso’sunu içmeden kendine gelemezdi. Sert, sütsüz, şekersiz, Nihan’ın deyimiyle ‘sabah zifti’. Nihan’ın ilk kez geldiği, tatlı bir yerdi burası. Göğü saran kasvetli bulutlara inat sıcak, davetkar, samimi. Eren’in içeri girerken çalan telefonunu kapamasını beklerken o da ağzını sulandıran kurabiyelere bakıp iç çekebilirdi. New York’tan kalan iki kilonun hala verilmesi gerekliydi.

Çikolatalı kurabiyeler harika kokuyordu. Fındıklı olan ise aklını çelmek üzereydi. Barista Eren’in espresso’sunu bir an önce hazırlasa iyi olurdu yoksa buradan eli kolu dolu çıkması işten bile değildi. Eren konuşmasını bitirip tezgâhın önüne geldi, Nihan, Eren’in yanına gelip koluna girdi. Barista elinde iki karton bardakla Eren’e döndü ve, “Buyurun Eren Bey, tarçınlı latte’leriniz, her zamankinden,” dedi.

Eren Bey kalakaldı, tarçınlı latte’leriyle, her zamankinden.

Barista da kalakalmış gibiydi. Eren Bey’in yanındaki, her zamankinden değil gibiydi. 

Nihan dışarı çıktı. Ağır tereyağı kokusu peşinden geldi. Koku midesini bulandırıyordu şimdi veya bilmiyordu, bulandıran tarçın kokusu da olabilirdi.

Eren, Nihan’ın yanına geldi. Her zamanki kahvesi, elinde değildi. Her zamanki kahvesi olmadığı için mi elinde değildi? Her zamanki neydi? Zaman neydi? Kiminle, ne kadar paylaşınca, her hale gelirdi? Hiçbir şey söylemedi Eren. Hiçbir şey söyleyemezdi. Eren birdenbire bir tarçın kokusu uzaklığına savrulmuştu ve tarçın kokusu, dünyayla güneşin arasındaki mesafenin birimiydi.

Nihan arabaya bindi. Eren de peşinden direksiyonun başına geçti. Tekerlekler ıslak asfaltta hareket etti. Bir süre yalnızca tekerlekler hareket etti. Yol devam etti fakat her yol sonunda biterdi. Yollar bitirilmek içindi ve bazen esas olan yolculuğun kendisi değildi. Yol bitmişti. Gelmişlerdi. Bitmiş miydi? Her yol biter miydi? Nihan, “Çıkınca ararım,” diyerek arabadan indi. Durdu. Kirpiğini bir damla ıslattı. İş görüşmesi umurunda değildi. Yol da ve yolculuk da ve tekerlekler de ve çikolatalı kurabiyeler de ve fındıklı olanlar da ve –

Geri döndü. Topukları ıslak asfaltta çıtırdadı. Arabaya bindi. Eren’e döndü.

“Tarçınlı latte kimindi?”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR