Eser Çelik Avcı’nın yazdığı Başıma Güller Taksam, kitap bütünlüğünü ve dolayısıyla ‘kelepçesini’ koruma çabasından uzak, ‘içeriden’ sızan yaşanmışlıkların, acıların, sıradanlığın, üzerinde “görülmüştür” mührü dolaşan hayatların içinden ufak birer kesit sunuyor okura.
Eser Çelik Avcı, 1975 yılında Yalvaç’ta doğmuş. Kendi deyimiyle, “Babamın, kız olduğum için çok sevindiğini söylediği bir evde, masallara düşlere sarılarak, annemle evcilik oynayarak,” büyümüş. Türkiye’de 1980 sonrası yaşanan iç göçle ailesiyle birlikte Çeşme’ye gelmiş. Liseyi İzmir Atatürk SML’de okuduktan sonra 1993 yılında Ankara’da Başkent MYO Turist Rehberliği bölümüne girmiş. Yine bu süre içinde de hemşire olarak çalışmaya başlamış. Son olarak da İstanbul Üniversitesi Acil Afet Yönetimi bölümünden mezun olmuş. Hemşire olarak çalışmaya devam eden Eser Çelik Avcı’nın öyküleri Lacivert Öykü, Edebiyat İşliği, Öykü Gazetesi, Edebiyat Kişiliği, Edebiyat Nöbeti, Oggito, Edebiyat Haber gibi mecralarda yayınlanmış.
Kitapol Yayınları’ndan çıkan Başıma Güller Taksam, Eser Çelik Avcı’nın ilk kitabı. Kitaptaki yirmi sekiz öyküden bazıları daha önce yazarın yazdığı yerlerde yayınlanmış. Bazıları çok taze bazılarının ise yılları var. Ama hepsi birikmiş, edebiyatçı ağzıyla söylersek ‘demlenmiş’ öyküler. "Elifce" misal, 1996’da yazılmış. Yazarın, Edebiyathaber’den Mehmet Özçataloğlu’na verdiği röportajda söylediği gibi, “Dergilere, el yazımızla öyküler yazıp pulların arkasını yalayarak postaya verdiğimiz yıllardan beri yazıyorum. Sonra defterler dolusu yazdığımın çokluğuyla baş edemedim. Hepsini bir çuvala doldurup çöpe attım. Attım rahatladım, hafifledim, yazmanın beni terk etmesini bekledim. Hayaller kurdum yazdıklarımı bulanlarla ilgili. Sandım ki yazdıklarımı yok edince yazmak beni bırakır. En uzak tarihli olanlar kurtulanlar,” olmuş.
Başıma Güller Taksam, kitap bütünlüğünü koruma çabasıyla değil ‘içeriden’ sızan yaşanmışlıkların, acıların, sıradanlığın üzerine “görülmüştür” mührü vurulacak hayatlardan ufak birer kesit sunuyor okura. Eser Çelik Avcı’nın elinde bir el kamerası varmış gibi karıştığı sokaklarda bazen can verdiği duvarların diline şahitlik edip kamburu çıkana kadar onlara dokunan terk etmeyen Süleyman’ı takip ediyoruz bazen dermanını dert yapmaktan kafayı çizmiş, sonra üzerine de lotus çiçeği çizmiş birinin delilik anına denk geliyoruz. Arabasının altına koyulan bombayla binlerce parçaya bölünmüş o gözlüklü, bilge gazeteci için sokağa dökülen kalabalığın arasına soktuğu oluyor bizi yazarın. Biz de, “Gün gelecek, hesap sorulacak!” diye bağıran kırmızı kaşkollu gençle sesimizi bir ediyoruz. Bir de bakmışız kocaman gövdesine bakmadan taytını çekip insanlar arasında kaybolmuş bir kadının peşindeyiz. Duruyoruz, biz de o kayboluveriyoruz o curcunada kimsenin farkında olmadan. Curcunadan kasıt, satırlar burada. Sonumuz da belli değil üstelik. Öyle yazmış, bize bırakmış yazar. Buyurun beraber tamamlayalım öyküleri. Yapabilirsek eğer, becerebilirsek, kim bilir, belki biz de düşleriz “Başıma güller taksam,” diye…






