Hiçbir Yerin Ortasında
8 Kasım 2019 Edebiyat Öykü Yazıları

Hiçbir Yerin Ortasında


Twitter'da Paylaş
0

Öykü Salgado’nun ya da anlatıcının savaştan, zulümden, açlıktan, hastalıktan ve ölümden geçtikten sonra yıllar önce terk etmek zorunda kaldığı baba evine dönüşüyle başlıyor.

Hiçbir Yerin Ortasında, Ezgi Polat’ın Can Yayınlarından çıkan ikinci kitabı. İlki severek okuduğum, içinde sıkı öykülerin yer aldığı Susulacak Ne Çok Şey Var Aramızda. Kitap adları her ne kadar afili olsa da, içerikleri dolu, okuru hayal kırıklığına uğratmayacak kadar güçlü metinler, ayrıca içinde taşıdığı gizem okuma eylemini bir oyuna dönüştürüyor. Yazdığı uzun soluklu cümleler okuru yormuyor, aksine, heyecanla sonuna kadar belli bir ritimde ilerlemesini sağlıyor. öykülerinde yüksek duvarlar arasına gönüllü hapsolmuş metropol insanını, onların çaresizliğini, ilişkilerindeki çıkmazı ve kaçışlarını anlatıyor. Yazar yarattığı karakterlerle benzer hayatlar süren okurun duygu dünyasına rahatlıkla girebiliyor. 

Kitaba adını veren ilk öykü, ışıkla resim çizen Brezilyalı Fotoğraf Sanatçısı Sebastiao Salgado’yu konu ediniyor. Yazarın bu öykü için topladığı edebi malzemenin bir kısmı daha önce Salgado’nun hayatını anlatan Toprağın Tuzu belgeselinde işlendi, dolayısıyla yazar, olabildiğince zor bir konuda tatmin edici bir metin ortaya çıkarmış. Salgado yaşayan en büyük fotoğraf sanatçılarından biri, belki de en büyüğü. O, ışığı resimleyen modern zamanların Rembrandt’ı ama, “Kimsenin fotoğraflarımdaki ışığı veya renklerin paletini takdir etmesini istemiyorum. Fotoğraflarımın insanları tartışmaların içine sürüklemesini, ses getirmesini ve insanları bilgilendirmesini istiyorum.” diyor. Salagado yoksulluğun, savaşın, açlığın, mültecilerin ve işçilerin olduğu her yerde üçüncü bir gözdü, fotoğrafları dünyada yankı uyandırdı. “Mülteci kampları, insanlık tarihinde görülmüş en büyük kamplar, bu kampları göstermek istedim, insanoğlunun büyük bir kısmının bir doğal afet değil, sadece bir paylaşma sorunundan dolayı akıllara sığmaz güçlükler içinde yaşadığını göstermek istedim.” Savaşların yerinden yurdundan ettiği ve gidecekleri hiçbir yeri olmayan insanların, çaresizliğin içine uyandıklarında bir ölüm makinesine dönüştüklerini, hemcinslerini acımasızca öldürüldüklerine şahit oluyor. Gördüklerinin bedelini yaşadığı travmalarla ödedi ve insana, ne kadar kötü olabileceği konusunda fotoğraflarıyla ayna tuttu. En çok dünyayı inşa eden işçilerin, yerinden yurdundan edilen mültecilerin, soykırım kurbanlarının, savaş mağdurlarının ve ölümün fotoğraflarını çekti. 

ezgi polat salgado

Toprağın Tuzu belgesini yıllar sonra tekrar izleyince öykünün anlatıcısını Salgado olarak kabul etmem kolay oldu. Öykü onun ağzından, yer yer bilinç akışı yöntemiyle yazılmış. Geçmiş ya da ânın içinde yaşanan zamanlar keskin çizgilerle değil de yumuşak geçişlerle ustaca aktarıyor. Tamamı düşünceden oluşan bir sanatçının mahremine kelimelerle dokunan yazarın bu işi başarıyla kotardığını öyküyü okuyunca fark ediyoruz. Yazar kurmacayla gerçeği öyküde harmanlamış, okur olarak beni sınırların dışına çıkaran ve etkisi altına girmemi sağlayan yanı gerçekliği, hayatla ilişkisi ve evrenselliği. 

Öykü Salgado’nun ya da anlatıcının savaştan, zulümden, açlıktan, hastalıktan ve ölümden geçtikten sonra yıllar önce terk etmek zorunda kaldığı baba evine dönüşüyle başlıyor. Aklında bir cehennemle ailesine döndüğünde temiz kalan tek şey çocukluğuna dair anılar. “Her şeyi bırakıp dönüğümde hastaydım,” diye başlıyor anlatmaya. Yıllar önce ülkesini terk eden kişi değildir artık. Yaşadıklarının ve gördüklerinin zihninde yarattığı buhranla yaşama tutunmaya çalışmaktadır. Bir röportajında, “Ruanda’dan ayrıldıktan sonra artık hiçbir şeye inanmıyordum, bir tür olarak insanoğlunun kurtuluşu olduğuna inanmıyordum, böyle bir şeyden kurtulamazdınız, biz yaşamayı hak etmiyorduk,” diyor. O, karanlığın kalbini görmüştü, yazar öyküde o kalbin yerini gösteriyor okura. Adorno, Auschwitz’ten sonra şiir yazmanın barbarca olduğunu iddia etti ve bu iddiasını yaşamı boyunca savundu, Salgado’nun gördükleri Auschwitz’den yaşananlardan farklı değildi. Açlığın, kuraklığın ve savaşların her yanı ölüm kamplarına çevirdiği dünyada fotoğraf makinesiyle çağa tanıklık etti. Şimdi baba evinde aklındaki cehennemde acı çekiyor. Adeta ölüm kamplarının bütün aşamalarından geçmiş bir mahkûm gibi, peşine takılan görüntülerle cebelleşiyor. İnsan bir kez ölümü gördü mü artık eskisi gibi olamaz. O, binlerce ölüm görmekle kalmadı, birçok kez ölümün kıyısından döndü. Sonunda elinde kalan tek şey, umutsuzluk. Çocukluğunun oyun alanları yok, her yer kıraç, sanki yaşadığı hayatın sonucu gibi. Bu görüntü içine battığı derin umutsuzluğu besliyor. Gidecek bir yeri yok, hiçbir yerin ortasında yapayalnız, çaresiz, tükenmiş. Çocukluğunun geçtiği ev yolun sonu gibi görünüyor gözüne, hasta olan sadece babası değil kendisi, ruhu.   

ezgi polat salgado

Öykü ilerledikçe anlatıcının geride hiçbir şey bırakmadığını, hepsini zihninde taşıdığını anlıyoruz. Bir başlangıç yapmak, çocukları, karısı, babası ve insanlarla kuracağı iletişimin dilini yeniden oluşturmak zorunda. Berbat ruh halinin dışına çıkmaya çalışırken bocalıyor, oysa yaşadıklarının etkisini hafifletmek için geçmişini şimdiki zamanda eritmeli. Yeni projelere yeni bir yaşama adım atacak güce ihtiyacı var.  Eve döndükten üç hafta sonra gündüzleri bir hayalet gibi gezindiğini, genellikle boş boş tavanı seyrederek uzandığını söylüyor ama biz onun aklından geçenlerin onu yaşamdan uzaklaştırdığını, ölüme yakınlaştırdığını görebiliyoruz. Baba evinde düşünceleri ölümle yaşamın buluştuğu o ince çizgide geziniyor.

Yaşamı zamansız sonlandıran açlık, kuraklık, hastalık, savaş, doğal afet ve sonunda ölüm, ama katil her zaman aynı, insan. Hiçbir maske katili gizleyemiyor. Acılı ve uzun bir ölümle geçirilen zaman beraberinde her şeyi yok ediyor, en çok insanı, duygularını, vicdanını, sevgisini, umudunu. O, fotoğraflarıyla, yazar, öyküsüyle, yaşanan insanlık dramına dikkatimizi çekiyor. Öyküde bir insanın düşüncelerinde oluşan hüzün, zihninde devam eden yolculuk günlük rutinin içinde, okuru yormadan, sıkmadan, hayatın doğal akışı içinde ele alınıyor. Salgado eve döndüğünde yolculuğu bitmiyor, yolun sonu olduğunu düşünüyor ama bunun bir son olmadığını, bir başlangıç olduğunu Lelia ona hatırlatıyor. Durmaya karar verdiğimiz an devam etmemiz, bunun için bir neden bulmamız ve ona sımsıkı sarılmamız, ölüme en yakın olduğumuz andır. Salgado o anın içinde, bir geçiş döneminde. Yazar, sanatçının yaşadığı en zor dönemine tanıklık ediyor. Bu yolculukların birbirinden farklı olmadığını anlatıcının zihninden geçmişe gidip gelirken okura hissettirmeden yaptığı usta geçişlerden anlıyoruz. 

ezgi polat salgado

Lelia bir zamanlar içinde şelalenin olduğu, suların aktığı, kurbağaların şarkı söylediği, jaguarların, timsahların, kurtların yaşadığı ormanı yeniden oluşturmak için kolları sıvıyor. Kocasının kuruyan düşüncelerini ormanla canlandıracak. “Toprak yağmur tutmuyordu artık, bitkiler ölüydü, babam ölmek üzereydi, ben ölüyordum.” diyor Salgado, insana, doğaya inancını kaybetmiş biriyle karşı karşıyayız. Babasının yüzünü işgal etmiş kahverengi lekeler biten bir hayatın işaretleri onun için. Yeniden başlamak için ilk adımı karısı, dostu, arkadaşı, çocuklarının annesi Lelia atıyor. Azimle, kararlılıkla, tutkuyla çalışıyor. Onsuz Salgado’nun hikâyesi hiç kuşkusuz eksik kalırdı. Kocası bir türlü dâhil olamadığı bu hummalı çalışmayı kenarda, bazen yaşlı babasıyla evin verandasında izliyor. Ruhunu dinlenmeye terk ettiği o avare günlerinde yapabildiği tek şey bu. “Kurumuş bir saksı çiçeği gibi öylece balkonda dikiliyordum.” O çiçeğin toprağı değiştiriliyor, can suyu veriliyor. Yazar onu sabırla sulayan bir başka sanatçı olarak öykünün içinde, böylece öyküde anlatılanı okurun hikâyesine dönüştürmeyi başarıyor. Salgado’nun kaybolan çocukluğunun oyun alanları görünür olmaya başladığında, yeniden sarılıyor hayata. Orman onun başlangıç noktası. Böcekler ağaç kovuklarında yaşamla buluşuyor, kuşlar ötmeye, doğa uyanmaya başlıyor. Artık yeni projelerin peşinden gitmeye hazır. Bu kez malzemesini sadece doğadan seçiyor, insana olan inancını çoktan kaybetmiş. Tek çıkış yolu belki de tekrar doğaya, çocukluğuna dönmekti. 

ezgi polat salgado

Öykü hakkında yazmaya oturduğumda hangi düşüncenin yazardan, hangisinin belgeselden ya da hayattan edindiğimi bilmiyorum. Çok da önemli değil, çünkü öyküdeki anlatıcı gerçek hayatıyla, yazar, kurmaca metniyle yer edindi bende. Bu, yaşamın farklı bir yönden fotoğrafını çekmek gibi. Gerçek ya da kurmacanın bu noktada ehemmiyeti yok. Yazar, anlatıcı ve öykü ile bütünleştim, vahşetin tanığı oldum. Yazar geçmişle gelecek ve o an arasında kurduğu köprüden okurun rahat yürümesini sağlayarak böylesine zor bir konuda olabildiğince sade bir anlatımı tercih ediyor. Belli ki Salgado’nun hayatını içselleştirmiş, kendi zihninde yoğurmuş ve en önemlisi, onun çektiği fotoğrafların hikâyesini sahiplenmiş. Her fotoğrafın merak uyandıran, kişiyi peşinden sürükleyen bir hikâyesi var, hiçbiri yaşamdan küçük bir kesit değil, yazar hikâyede görünmeyeni, gizlenen o büyük hayatları çıkarıyor karşımıza. 

Algısını, düşüncelerini fotoğraflara yansıtan Salgado, eğer hakkında yazılan, düşüncelerinin fotoğrafını çeken bu öyküyü okusaydı ne hissederdi, merak ediyorum, belki de hislerinin böylesine derinlemesine anlatıldığına şahit olunca yaptıklarının amacına ulaştığına daha çok inanırdı. Yazar öyküsüyle onun duygusunu en iyi anlatan, onun düşünce katmanlarında yolcuğa çıkan usta bir kalem.

Ezgi Polat öykülerin kurgusunda, anlatımında ya da dilin kullanımında yeteneği ve emeği göz ardı edilmeyecek yeni nesil genç yazarlardan. Yazdığı öykülerle okura dokunabiliyor, geride iz bırakabiliyor. Bir yazarın en büyük başarısı da bu olsa gerek.  

Tanıdığımız ya da hiç tanımadığımız birilerini, içinde yaşadığımız dijital çağda farkında olmadan öldürmeye programlanıyoruz. Sanat bu noktada devreye giriyor, bize ayna tutuyor, insanın içindeki yıkıcı yanı sakinleştiriyor, ötekinin acısını içselleştirmemizi sağlıyor.

Hiçbir Yerin Ortasında, Salgado’nun sabırla çektiği fotoğrafların görünmeyen yanlarına ışık tutuyor. 

Ezgi Polat, Can Yayınları, Hiçbir Yerin Ortasında, Can Yayınları, Ekim 2019

Toprağın Tuzu, Belgesel, Biyografik, Yönetmen: Wim Wenders, Juliano Ribeiro Salgado


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR