“Hilmi... Hilmi…”
Yüksek tavanlı evinin anca beline yetişen Vesile Hanım, tülleri asması için kocasına seslendi. Duvara dayadığı merdivene çıksa dahi tülün ruletini kornişe değdiremediğinden kocasının emeklilik kaymağını yemeye çalışıyordu. Kollarının üzerine serdiği sirke kokulu beyaz tüllere gururla bakarak, Hilmi Bey’den cevap gelmeyince bir daha seslendi:
“Hilmiii...”
Hilmi Bey, mutfakta sabah kahvesini yudumlayarak az işitiyor olmanın abartı özrünü kullansa da pek tabi duyuyordu. Otuz sekiz yıllık evliliklerinde atom karıncam diye şakalaştığı karısının az sonra mutfağa gelip kendisini çocuk gibi paylayacağını bilmesine rağmen bıyıklarındaki köpüğü şımarıkça yalayarak yarım kalan romanını heyecanla okumaya devam etti.
Kendine özgü öfkesi bile sessiz ve sakin olan Vesile Hanım, “Aşk olsun Hilmi! Camlar açık bütün mahalle duydu, bir sen kaldın. Duymuyor musun sahiden?” dedi.
Hilmi Bey bakar. Vesile Hanım cevap bekler. Hilmi Bey bakar. Vesile hanım, “Tülleri yıkadım buruşmadan asıver hadi. Kokusu anca gider akşama kadar. Oğlan gelmeden kurusun, sonra ağzına lokma koymuyor. Hadi sonra beraber içeriz yorgunluk kahvelerimizi,” dedi.
Hilmi Bey, belerttiği bakışlarıyla bir padalya gibi bekleyince Vesile hanım paylar: “Kime diyorum bey? Hâlâ bakıyorsun suratıma, kalk hadi bende bayılmıyorum sana iş buyurmaya.”
Hilmi Bey gözlerini kırpıştırıp sanki bir hâl varmış gibi telaşla ayağa kalkıp oturdu. Her iki elinin parmaklarıyla kulaklarını karıştırıp, genzinden çıkan gırç gırç sese rağmen, “Ne diyorsun Vesile! Uğulduyorsun,” diye bağırdı.
“Tövbeler olsun. Korkutma Allah’ını seversen.”
Ondan daha çok korkan ya da korktuğunu hep daha çok belli eden Hilmi Bey olduğu için endişesinin ağırlığından alt dudağını sarkıtıp, “Duymuyorum Vesile. Az bağırarak konuş!” dedi.
“Allah Allah dur hele bey. Korkma sen de hemen. Tansiyonuna bakalım bekle, beni de telaşa verme.” Zaten az işittiğini bildiğinden Hilmi Bey’in yine gereksiz mübalağa ettiğini düşünmek istiyordu. Aksi halde Vesile Hanım’ın hali haraptı. Az bir burnu aksa günlerce yatak döşek yatmasından ya da biraz yel alsa sırtına bardak çekmelere kadar ileri gideceğini bildiğinden, bütün bu ‘Allah’ın izniyle bişeyciğin yoktur’ niyetleri, korkularının başına gelmesini istemediğindendi. Ama demişti kaynanası, “Aha bu Hilmi daha bebeyken belliydi nazlı olacağı. Diş çıkarırken de dökülürken de sabahı sabah ederdik ağlamalarından,” diye. “Ama bizim evin tek neşesidir Hilmim,” diyerek peşi sıra anlatı vermişti oğlunun marifetlerini. Kendi kendine yazıp oynadığı piyeslerle, televizyonsuz siyah beyaz evlerinin dev kadrolu filmin en renkli, tek kahramanıymış Hilmisi. Şerbete batıra batıra anlattığı oğlunu kıskanıyor, paylaşamıyor sanmıştı o zamanlar Vesilecik. Ne de olsa buldumcuk kaynanasının tek çocuğuydu hem kolay mıydı hemen elkızına emanet etmek hele ki, “İşi yokmuş, kedi gibi doğurmuş…” diye tarif ettiği kalabalık kardeşlerinin içinden en çelimsiz ve silik birine?
Yalan değil başlarda çok hoşuna gitmişti Hilmi’nin sürekli kendinden ilgi bekliyor olması, elinde eteğinde dolanıp çocuk gibi yılışması. Ama bir zaman sonra, yayların kılıfı delmemesi için ters düz ettiği kahve kadife koltuklarının minderleri gibi içine içine batmıştı bu çocuksu halleri.
Tansiyon aletinin pompasını şişirdikçe Vesile Hanım’ın içinden okuduğu duaların meali Allah’ım sen etme bunu banaydı. Pompanın musluğuyla beraber Vesile Hanım da gevşedi, “On ikiye sekiz. Çok şükür, oh çok şükür. İyisin Hilmi bir şeyciğin yok,” dedi. Her şeyin yolunda olduğunu kendi kulaklarıyla duymuştu Vesile Hanım. Öyle değil mi? Değildi elbette, Hilmiciğin çektiği numarayı kolay kolay bırakmaya niyeti yoktu. Hem ne alaka canım tansiyonun sağırlıkla olan ilgisi Vesile Hanım. Yok öyle yağma. Daha dur önce bir naz niyaz evresi, ardından şımarma günleri, oyundan canı sıkılıp da iyileştim diyene kadardı bütün bu şenlik.
“Vesile kaçmış?”
“Dedim ya on ikiye sekiz. Turp gibisin Maşallah.”
“Neee? Biraz bağırsana be kadın mır mır ağzının içinde geveliyorsun.”
Bir eliyle dizini döven Vesile Hanım: “Allah’ım neydi başıma gelen! Tamam, be bağırma Allah’ını seversen.” Sinirle büzdüğü ağzını avcuyla örtüp salonun camlarını örtmeye gitti. Elli sekizlik Hilmi’nin içindeki on dörtlük veledin ağzı ise kulaklarında, başarısını birbirine kavuşturduğu ellerini havaya kaldırarak kutluyordu. Salonda dört dönen karısının terlik seslerinden hala sakinleşmediğini anladığı için gözüne daha gözükmenin erken olduğunu bilse de:
“Veslieee…”
Ne yapacağını bilemeyen Vesile Hanım ağzını sıkı sıkı yumarak el kol hareketleriyle kendisinin de ne anlatmak istediğini bilmediği bir şeyler yapıyordu. Bir işe yaramadığını görünce, Hilmi Bey’in kolundan tutup elini yüzünü yıkaması için lavaboya götürdü. Yeni kapadığı yatağın örtüsünü kaldırıp katladığı pijamaları eline tutuşturdu. Hilmicik ise verilen her talimatı karşı gelmeden yerine getirip yatağa oturdu. “Yatayım mı bu saatte?” diye bağırdıkça siniri zıplayan Vesile Hanım içeriden telefon defteriyle kalem getirip biraz dinlenip uyursa belki geçeceğini yazdı. Bu iş olmuştu. Başını yastığa koyup, çenesine kadar çektiği yorgandan omuzlarına kadar düşürdüğü bakışlarla keyfi yerine gelmişti Hilmiciğin. Gözünün görmediğini gönlünün daha kolay katlanacağını umarak kendini odadan dışarı atan Vesile Hanım yatak odasının kapasını kapattı.
***
“Nerede kaldın be kızım, sen de gittiğin yerden gelmezsin. Bilsen neler oldu sabah sabah. Ay halim pek fena,” dedi Vesile Hanım.
“Ayyy sabah sabah ne oldu acaba demeye korkuyorum anne inan. Eminim olmuştur bir şeyler ama sor bana bilmek ister miyim? Hayır, tabii ki.”
“Aşk olsun Zehra, görmüyor musun halimi kime çektin böyle gamsız bilmem ki? Allah’ım ben kime ne ettim de hepsi beni buluyor.”
“Bu ne kasvet be sabah sabah. Heh noldu söyle. Söyle de rahatla. Sanki benim derdim yokmuş gibi.” Vardı tabi Zehra’nın da derdi olmaz mıydı? O da istemişti hep dert dolu da olsa kendine ait bir yuvası, bir kocası belki kendi gibi dom bir çocuğu. Hepsine razıydı ama nasip işte takılı kalmıştı kısmeti kemiksiz diline. Zehra, ayağının ucuna geçirdiği terliklere yan basarak az sonra kulağının yarısıyla dinleyeceklerine ne kadar dâhil olmak istediğini belli etse de, Vesile Hanım olanları hızlı hızlı anlatıyordu ki Zehra elindeki poşeti tezgâha koyup lafını kesti: “Ayyy hep aynı şeyler be anne. Hâlâ alışamadın gitti bu adama. Her ay bir karın ağrısı tutuyor işte. Bu da geçer birkaç güne, en iyi ihtimalle bir haftaya. Babamın şişirilmiş hastalıkları işte bilmiyorsun sanki. Dedem bile boşuna demezdi, Kedi götünü görmüş yara sanmış aha bu baban olacak adamsa baka baka usanamamış, diye. Hem fena mı duymadığı için de çok konuşmaz, takma kafana hadi. Hani bitti mi temizlik kapamışsın camı çerçeveyi?”
“Çok fenasın Zehra. Ne biçim konuşuyorsun. Baban o senin baban. Çocukmuş gibi yukarıdan yukarıdan konuşamazsın. Deden de demişse demiş, o da onun atası, ister döver de söver de. Bir daha da duymamayım böyle ileri geri konuştuğunu. Kaç yaşına gelmişsin sen de hâlâ konuşmayı bilmiyorsun!” demeseydi su yüzüne çıkmayacaktı evin en büyüğünün patavatsız bir kız kurusu olduğu. Yaptığı gafın farkına varınca konuyu değiştirip yine de söylediklerinde haklı olduğunu bildiğinden sesini aynı katılıkta, tonu daha düşük perdeden: “Koyma diyorum şu pis poşetleri tezgâha ama yok dinleyen kim! Temizlik bitse ne olur, kirleten çok olunca yaptığın temizlik de belli olmaz,” diye söylendi.
Tartışmaları, kapalı kapının ardından dahi duyabilen Hilmi Bey, karısının arka çıkmasından keyiflenerek daha bir sarıldı kokusu sinmiş Vesile’sine. Zehra ise boğazındaki düğümü bir dahaki savaşa kadar büyütmek için odasına çekildi. Aslında herkes alışkındı onun böyle konuşmasına, ne de olsa kazanması gereken bir kalp olmadıktan sonra niye sussundu ki ama…
Aradığı desteği büyük kızında bulamayan Vesile Hanım, bir ananın hayallerindeki olan evladını aramaya karar verdi. Birilerine nispet yapar gibi omzunu silkip yüzünü çevirerek Gülşen’ciğini aradı: “Yavrum, Gülşen. Nasılsın kızım? Yok, ağlamadım asabım bozuk biraz. Telaş yapma hemen, iyiyiz. Her zamanki şeyler işte. Hay Allah seni de telaşa verdim… Baban. Baban hasta. Yatıyor. Evde. Öyle hasta değil, duymuyorum diyor başka bir şey demiyor. Sarardı attı kendini yatağa belki iyi gelir dinlenmek dedik. Götürmedim doktora gelmedi valla aklıma. Akşama gelsenize yavrum sizi görünce sevinir, hem özledim diyordu evvelki sabah. Tamam, olsun çaya gelin, senin oğlanları da getir bırakma kaynanangile. Olsun ses olsun. Duymuyorum diyor zaten baksana. Ay böyle deyince ağlama geldi, tamam tamam iyiyim ben iyi. Bekliyorum akşama, öptüm gözlerinden. Söylerim aleykümselam.” Yaşmağıyla nemini aldığı göz pınarlarına bile iyi gelmişti merhametli kızının sesi.
***
Gülşengiller geldiğinde, Zehra ininden çıktı. Evin en küçüğü Cengiz saygıdan yoksun berjere tünemiş televizyon izlemeye devam etti. Asıl oyunun kahramanı Hilmi Bey ise odasından sevgi ve ilgi seliyle çıkarılmayı bekliyordu. Kapısı çalındı ancak rolüne kendini adayan Hilmicik ses etmeden sıktığı yorganının altında heyecanla bekledi. Düşündüğü gibi saf Gülşeni babasına sarılıp bağıra bağıra sorduğu suallerle salona kadar eşlik etti. Hilmi Bey’in verdiği anlamsız cevaplarla iyice tedirgin olan Gülşen: “Anne kız, duymuyor ama duyuyormuş gibi de saçma sapan cevap veriyor. Kafası gitmiş olmasın?”
“Ya sanki kafası yerindeydi. Kahvedekiler amma taşşak geçtiler yine benle, Sen daha çabuk büyüdün babandan, diye güldüler,” dedi Cengiz. Dikkat etselerdi herkes görecekti Hilmi’nin kabaran ve kızaran kulaklarını ama o anda söylenen dedikoduları ailecek irdeliyorlardı. Kimden duyduklarını, ne zaman haberleri oldu diye sorguluyorlardı ki dudaklarını kemiren “tülleri takan komşunun oğlu” cevabını vermemek için zor tutmuştu kendini Hilmi. Sonra baktı ve yazık dedi kendine. “Yazık Hilmi.” Sonra meraklı karısına, umursamaz oğluna, her söylenene hak veren zehir dilli kızına, etsiz sütsüz fikirsiz evli olana… Sizlere de yazıktı.
***
Yirmi gündür bozamadığı oyunun mağlubu Hilmi Bey gözüküyordu. Batırdığı turnusol kâğıtlarında “seviyorum” diyenlerin rengini görmüştü. Kendiyle yaptığı hesap kitaptan sonra; sulu sulu şakalar, cıvık cıvık gülmeler, yerli yersiz şımarıklıklar, çocuk çocuk hareketleri kendinden çıkarınca geriye huzur kalıyor(muş)du. Oysa tek istediği öncekiler gibi önemsenmek ve sevilmekti. Oy babam, vah beyim densindi. Peki ya şimdi? Sönüktü. Fersiz ama en çok da mutsuzdu. Evde bir var ama çoğu zaman da yoktu. İlgi bekleyip dikkat çekmeye çalıştığı zamanlar, biri sesleniyormuş gibi “Efendim Vesile bana mı dedin?” deyip olur olmadık yerde lafa giriyordu. Artık duyulmuyordu bile, onu fark etmişti. Söylediklerine ya göz devriliyordu ya da yüz çevriliyordu. Tamam, hadi söylüyorum bazen de “Delirdi bu iyice…” deyip gülünüyordu.
Yine bir akşam keyifle demledikleri çayın kokusunu duyup yatağından çıktı Hilmi Bey’cik. Gecesi ve gündüzü bir olan kıyafetleriyle dolaşılmasına bile ses edilmiyordu. Çıkmıyordu ki dışarıya, sokağa, kahveye, manava, pazara, bakkala, çakkala… Çıkamıyordu. Evdekilerin bu yeni hallerine zar zor alışabilmişti, dışarıdaki ifritlerle baş edecek cesareti yoktu.
“Ya bugün aklıma ne geldi anne, düşünsene babam meğer bizi duyuyormuş. Yapıyor ya arada salak salak şakalar. Ne gülerim heee…” dedi Cengiz ağzını yaya yaya.
“Doğru konuş koparmayayım dilini. Duysaydı bu zamana kadar dayanamazdı. Sahi duysaydı napardı? Bak hiç aklıma düşmedi bu. Hep maraz olduğu için…” dedikten sonra çok da merak etmediğine kanaat getirerek omzunu silkti ve keyifle çayını içmeye devam etti.
“Gülerdim. Çok gülerdim. Gülmek iyidir… Gülmek devrimdir!” dedi ve güldü Hilmi Efendi. Yaka silktikleri çocuk gülmüştü çünkü onlar gibi büyümüştü.
Yirmi gündür ağızlarında gezdirdikleri şeker boğazlarında takılı kalmıştı. Sadece bir çocukta görebilecekleri saflığı, dürüstlüğü ve zararsızlığı mumla arayacaklarından habersiz birbirleriyle bakışıp hesaplaştılar. Korkuyla aradıkları peçenin bir benzeri Hilmi Efendi’nin yüzündeydi.






