Babamı görüyorum uzaktan. Elindeki kafesi bırakmamış. İçindeki eksikliğin hafifliği sol omuzundaki eğriliği düzeltmiş. Giderken böyle değildi ama. Giderken ağırlık omzuna değil boynuna binmişti. Siz gelmeyin demişti anneme bakarak ve beni ima ederek, kadın da ağlamaktan helak oldu azcık dinlensin. Bunu söylerken de bana bakıp annemi ima etmişti. Göz göze gelmek saklanacak duyguların önüne geçiyordu sanırım. Ya da söyleyemeyeceğini düşünüyor insan o an, sözgelimi ağızdan lafın, hatta sesin duyulduğundan bile emin olabiliyor ama söyleyemiyor. Tamam, dedi, annem; sen hallet de gel, kazanı yakacağız daha işimiz var. Üzümleri hazır etmiş bir köşede, ama bu sefer daha düzenli. Hep kızardı babam, ne dağınık kadınsın diye. Niye böyle dalgınsın, anlamam ki. Yapacağın iki öğün yemek ve temizlik, bir şey de elinden gelsin! Annem ellerine bakıyor bir yabancının eline bakar gibi. Üzümden dolayı biraz kızıllaşmış, geçen hafta Nadide Yengenin yeğeninin gecesinden kalma kına yanıkları da var. Gülüyor birden bir gözüyle kevgerin yerini bulmaya çalışırken. Hep böyle oldu, babam bağırdı, çağırdı annem güldü. Ne gülüyorsun be kadın dedi, vurdu, dövdü ama annem yine güldü. Deli değildi. Deliliğe de vurmuyordu bu durumu. Sormuştum bir sefer, komik olan nedir diye, ‘hiiiç’ demişti, yine gülümseyerek. Gülmiyem de ne edem, ağlayam mı?
Evin hemen köşesinde bir sigara yakıyor. Çok içmez de sigarayı, sadece bir şeyler düşünmek isteyeceği zamanlar ateşler. Çektiği duman sonrası sigara denini dudağından çok uzaklaştırmadan, iki parmağının da dudağına olan siperiyle bir şeyler konuşur kendiyle. Ne konuştuğunu kimse bilmez. Demez de. Huysuz İhtiyar diye çağırır çoğu arkadaşları. Her şeye muhalefet yapısı, kötümser yaklaşımı hiç değişmez. Sevmez de kimseyi. Hiç kimseyi. Buna kendisi de dahil. Mutsuzluğu bir salgın hastalık gibi taşır bedeninde ve yaymak için elinden geleni de yapar. Bazen başarılı olur da her babası tarafından mutsuz edilen çocuklar gibi. Mutsuzluk hastalığının temeli babanın babasının mutsuzluğundan geçer. Böyle bir döngüdür bu. Şefkate, merhamete aç ülkenin mutsuz çocuklarıyız biz. Babam sadece bu halkanın küçücük bir parçası.
Üç yıl önce bugün korkunç bir fırtına çıkmıştı. Çoğu köy yollarına ulaşım kapalıydı, heyelan riski vardı. Annem perdeyi aralayıp duruyordu. Sormak isterdim hep. Perdeyi aralayıp bakmak ile perdeyi komple açıp bakmanın arasında ne fark var? Sormaya cesaret edemezdim ama, kocasının yolunu gözleyen birkaç haneye daha perde arasından şahit olunca anladım. İnsan özlemeye neden utanır ki?
Babam yağmurun hakkını vermiş, sırılsıklam olmuştu. Normal şartlarda bu şekilde eve geldiği anda bağırır; hanım, çabuk çorapla temiz bir şeyler getir. Hoş, annem hep hazır ederdi, daha gelir gelmez sererdi önüne ama ne olursa olsun o cümle kurulurdu. Bu sefer demedi ama. Montuna sarılı bir şey vardı, ne olduğunu anlayamadık annemle. Birkaç küçük ciyaklama sesi duyunca annemin suratı ekşidi. Sonunda bu da oldu, kimden peydahladıysan ona götür cümlesi bekliyorken başka bir şeyler çıktı. Hanım, dedi, babam yine telaşlı bir şekilde, kuru bir şeyler getirsene, yavrucak donacak. Hepimiz montun arasında çırpınan şeye baktık. Kedi. Küçük, yavru bir kedi. Başladı anlatmaya. Muhtarla şehre indiydik, kâğıdı bitmiş. Neyse inmişken ablamgillerin siparişleri de aldık. Dönüşte bindirdi yağmur, yavaş yavaş geliyoruz. Tam sağlık ocağının orada bir parıltılı göz. Durduk. Sonra baktık ki sanki çağırıyor bizi mübarek. Bir gittik yol aldığı yere ki minnacık üç yavru. Aha bunların kardeşi, ama ölmüş. Anası da vallah billah, ahan da muhtara sor; dersin ki yavrumu yaşatın der gibi miyavlıyor. Kızım süt müt yok mudur, acından ölmesin hayvan.
Yedirdi içirdi hayvanı. Bir haftada kendine geldi el kadar kedi. O süre, yaklaşık bir ay boyunca hayranlıkla izledik babamı. Yemedi, yedirdi, içmedi içirdi. Koynunda uyuttu, sevgi sözcüklerine boğdu. Dişiydi kedi ama adını Can koydu. Erkek evladı olsaymış adını Can koyacakmış. İlk çocuğu kız olunca Yeter demiş benim adıma, bir tanesi kâfiymiş sanırım. Can’la birlikte daha iyi bir insan oldu babam. İnsanlara seslenişi, bir şey isteyişi, cevap verişi her şeyi değişmişti. Sevginin iyileştirici gücünü bu noktada benden daha iyi kimse göremezdi. Annem yine gülüyordu ama bu seferki mutluluktandı, görüyordum. Dün kusmaya başladı Can, babam, ‘Allah affetsin, Allah korusun,’ diye diye baytara götürdü hemen. Küçüklüğümü düşününce, ateşim çıktımı söylemeye korkar olmuştum uzun bir süre. Ne desem babam “geçer” diyordu. O dediği için mi bilmem ama geçiyordu. Geldiğinde eve hafiflemişti. Yediği bir şeyden zehirlenmiş olabilir demiş baytar. Bize fırça attı düzgün şeyler yedirin diye. Keyfi yoktu ikisinin de erkenden uyudular yine baş başa. Sabah bir feryat duyduk, ama ne feryat. Eyvah eyvah deyip dolanıp durdu evin içini. Yavrum, yavrum dedi peşine peş peşe. Başladı ağlamaya. Koca huysuz adam anneme sarılıp ağlayıp durdu. Küfür etti baytara. Tüfeğini aramaya koyuldu, tuttuk. Tutunca ikimize de sarılıp tekrardan ağlamaya başladı. Ben de ağlamaya başladım, annemin başı aşağıya eğik. Gidip abdestini aldı. Yerde ona ait ne varsa ağlayarak bir yere topladı. Kendi yaptığı kafesin içerisinde elleriyle koyarak yola koyuldu. Bizi yanında istemedi. Sonradan yerini bize söylermiş.
Sigarasını söndürüp girdi evin içerisinde. Başını kaldırdığında yokluğun insan gözündeki etkisini bir kez daha gösterdi bize babam. Anılar canlanacaktı peşine gözünde, hatıralar. Acı çekecekti uzun bir süre bu huysuz ihtiyar. Başını tekrardan aşağıya indirdi. Paçasına ilişti gözü, hanım, dedi, çabuk çorapla temiz bir şeyler getir, bak berbat olmuş her yanım.






