Iron Maiden Dinleyen Taksici
30 Haziran 2019 Öykü

Iron Maiden Dinleyen Taksici


Twitter'da Paylaş
0

Az önce indiğim taksinin peşinden koşuyorum. Ayağımda dizime kadar uzanan pembe çizmeler. Çırağan Caddesinin kaldırım kenarlarına birikmiş kaymak kıvamındaki kirli kar, birazdan tepe taklak yuvarlanmama sebep olacak diye korkuyorum. Taksi tüm sıçramalarıma ve haykırışlarıma rağmen durmuyor.

Solumda, Ortaköy yönüne akan trafikteki lüks arabalar eş zamanlı kornaya başladı. Benim taksiyi uyarıyorlar. Duymaması mümkün mü. Şu trafik bir kilit olsa. Her Allahın günü saat ayırt etmeden tıkanan, yüzyıllık ağaçlarından sonra trafiğiyle ünlü yolun kar havasında gürül gürül akacağı tuttu. Taksi belki yüz, olmadı yüz elli metre ileride. Metrelerle aram hiç iyi olmadı. Bu olayı polise anlatırken ne diyeceğim. Kollarımı iyice açıp dengemi sağlayarak koşmaya devam ediyorum. Solumda akan trafik durdu. Tam karşımda lacivert gökyüzünün ortasında, gözlüksüz bakıyormuş gibi hissettiren kızıl huzme. Sonunda benim taksi de ışığa takılacak. Şimdi nereye kaçacaksın bakalım.

Son bir güçle nefes nefese yetiştim. Bagaja vurmaya kalmadan top sakallı taksici arabadan çıktı. “Abla kusura bakma ya, senin bavul kaldı değil mi?” Konuşacak takatim yok. Hayatımda atmadığım deparı bu akşam atmışım, fark etmemiş numaralarına kanacak değilim. Cebimden telefonu çıkarıp plakanın fotoğrafını göstere göstere çektim. Adam bir çırpıda yanımda bitti. Soğuktan gözlük camlarım donmuş, o tişört pantolon. Oh. Oturduğu yerde sıcak sıcak başkasının bavulunu kaçırmaya utanmıyor. “Yarım saattir peşinizden koşuyorum nasıl görmediniz,” dedim. Elimle bir de koşuma destek veren sol şeritteki araçları gösterdim, “Bu kadar insan korna çaldı, hadi beni görmediniz onları da mı duymadınız?” Dört parmağını aslan logosunun altına sokarak bagajı açtı, “Abla vallahi duymadım, son ses müzik var içeride.” Ben belime gelen bavulu bagajdan çekmeye çalışırken öne uzanıp arka kapıyı açtı. “Baksana, bu seste nasıl duyayım.” Gerçekten de insanı sağır edecek bir gürültüyle Iron Maiden çalıyor. İstanbul uzun süredir Temmuz’da İnönü Stadında verilecek konsere hazırlanıyordu. Bu da bir çeşit hazırlık sayılabilir mi. “Trafikte bu seste müzik dinlenir mi canım. “Bavulumu sağ yanımda sağlama aldım. Iron Maiden seviyor olması kafamı karıştırmıştı. Güvenmekle kuşkulanmaya devam etmek arasında gidip geldim. Bavulumun çekeceğinden sıkıca kavradım. Göz ucuyla süzdü, “Kızma ama bir bavul çalmak istesem inan bu olmazdı. “Yıpranmış tekerlere baktı. “Tam tahmin ettiğim gibi. Hac bavulu. İçinde bir şişe zemzem, birkaç kutu hurma var sanır insan. Ki ben alıcı gözüyle bile bakmadım şimdiye dek.” Kapağı sertçe kapadı. “Hacdan döner gibi bir halim mi var,” dedim. İlk kez görüyormuş gibi baştan aşağı inceledi. “Yok daha çok öğrenci derdim. Biner binmez Ortaköy ne kadar demenden anladım. Bir emekliler bir öğrenciler sorar. Yadırgadığımdan değil. Biz de emekçiyiz nihayetinde.” Siyah tişörtünün yakasında birikmiş küllere, karışık kumral saçlarına baktım. Varsın olsun otuz beş. Fazlası değil. Düzgün de konuşuyor. “Neyse trafiği daha fazla meşgul etmeyelim,” dedim. Gözlüklerim hararetten buğulanmıştı. Sırtımdan ince bir terin süzüldüğünü duydum. Koca bavulu sürükleye sürükleye geri götürmem gerekecekti. Dere boyunda caminin orada inmem gerekirken taksimetrenin cüzdanımdaki parayı geçeceğini fark edince erken inmiştim.

Sağ eliyle top sakalını sıvazladı. Önce bir şey düşünür gibi bavula, sonra buğulanmış camlarıma kaydı gözdü. “İstersen gideceğin yere kadar bırakayım. Benim yüzümden buraya kadar koştun,” dedi. Bacaklarım evet diye bağırıyor, aklım ne Iron Maiden’miş hemen tav oldun diyordu. “İstersen bavulu da arkaya yanına al,” deyip güldü. Arkamızda yeşil bir Opel hoşgörüsünün sonuna geldiğini seri kornalarla gösterdi. Birazdan camı aralayarak “Hadisenize kardeşim sabaha kadar sizin keyfinizi mi bekleyeceğiz” diye bağıracaktı. “Tamam madem” dedim. Taksicinin ısrarlarına aldırış etmeden, koca bavulu kendi kendime arka koltuğa yatırdım, koltukta kalan boşluğa da el çantası gibi kendim iliştim.

Hala aynı albüm çalıyor. Sesini sohbet etmeye fırsat verecek kadar kıstı. Hac bavulunu nasıl da şıp diye anladı. Yollarda kaybederim diye dedemin on sene önce bir kere kullanıp çürümeye bıraktığı bavulu vermişti annem. Üzerine diktikleri hac kafilesi ismini sökeceğim diye canım çıkmıştı.

Dikiz aynasından suratına baktım. Yüzü neşeli. Göz altları kırışık. Saçı sakalı düzgün. Şu yakasına düşmüş kül izleri de olmasa basbayağı iyi aile çocuğu. Aynada göz göze geldik. Hemen cama döndüm. “Beğenmediysen değiştirebilirim,” dedi. “Ha?” dedim. “Şarkıyı diyorum. Herkese hitap etmeyebilir. Radyoya geçeyim m?” Aklı sıra beni müzikten anlamaz sanıyor. Pembe çizmelerim yüzünden hep. “Yok canım Temmuz konserine biletim bile var,” dedim. Yoktu ama olsun. Para biriktirme aşamasındaydım. O zamana kadar bilet kalırsa tabi. Gözleri parladı. Fakir ve zevksiz öğrenciden, kültürlü kadına evirildim. “Ben de gitmeyi planlıyorum. En sevdiğim grup. Nihayet geliyorlar, dedi. “Benim de. Hatta Berlin’deyken de konserleri vardı. Vakit bulamadığımdan gidememiştim. “Der demez pişman oldum, Almanya’yı katmaya ne gerek vardı. Hiç de sevmem ben oradayken, ben buradayken diye cümleye başlayanları. Neyse ki bozulmadı. Benim adıma sevindiğini belli eden bir tonla” Orada kaçırdığını burada yakalayacaksın, ne güzel” dedi.

Barbaros Bulvarı tarafına gidiyorduk. Oradan Ortaköy’e inecektik. Yüzlerce ateş böceğinin ortasında kalmış gibi kıpırtısız halde bir süre durduk. “Çok özel değilse bavulunda ne olduğunu sorabilir miyim?” dedi. “Seni bu kadar koşturan ne merak ettim doğrusu. Taksi durağını araman yeterliydi. Günde kaç insan telefonunu, cüzdanını, hatta çantasını unutuyor tahmin bile edemezsin. Hepsine el koyacak olsam şimdiye zengindim. “Dikiz aynasına döndü, ”Taksicilerin hepsi hırsız değil yani,” dedi. ”Değil tabii, ben hepsi hırsız mı dedim,” diye çıkıştım. “Bavulda yüksek lisans diplomam var. O yüzden canhıraş koştum. Kaybedersem doktoraya başvuramam.” “Ne doktorası yapacaksın?” diye sordu. “Sosyoloji,” dedim. Gülümser gibi oldu. Kaldırım kenarındaki kar gibi bir gülümseme. Ne katı, ne sulu. Kaygan, tatsız bir şey.

Nihayet anayoldan kurtulmuş Ulus tarafından yokuş aşağı inmeye başlamıştık. Akşam ışıkları altında İstanbul parlıyor. Bir yılı aşkın süredir bu manzaradan uzağım. Büyülendim.

“Neden doktoraya Berlin’de devam etmedin ki?” dedi. Havaalanından gelirken iki kelime etmiştik. Sohbet etmek zorunda kalmamak için kulaklıklarımı takmıştım. “Bilmem, dedim. İstanbul’u seviyorum.” Burnundan belli belirsiz bir tıslama çıktı.

Bir bilgisayar oyunundaymış gibi son sürat aşağı iniyoruz. Ya fren patlayacak ya bir yere çarpacağız. Yavaş diye bağırmak istedim. Bağıramayınca gözlerimi yumdum. Yokuş aşağı inmeye, ani direksiyon hamleleriyle fren yapmaya alışık gibi. Belki de ölümden, korkunç bir kaza ihtimalinden korkmuyor.

Gözlerimi yumduğumu fark edince yavaşladı. “Bu ülke beni pervasız bir adam yaptı kusura bakma,” dedi. “İstesem de senin kadar sevemiyorum.” Gülmeye çalıştı. “Yine de ölmeye gerek yok, daha genciz, “dedim neşesine katılmaya çalışarak. “Haklısın,” dedi, “keşke herkes senin gibi düşünebilse.” Neden diye soracak oldum, vazgeçtim.

Dik yokuştan kurtulunca sormadan anlatmaya başladı. Bahsettiği inşaatlar, moloz yığınları, soruşturmalar, uzaklaştırıldığı kürsüler canlandı gözümde. Başka bir ülkede bilgisayar başında içim daralarak okuduğum haberleri hatırladım. Her gün birkaç güvenilir siteden olup biteni takip ediyor, günlerin meşguliyetine kapılıp okuduklarımın gerçekliğinden uzaklaşıyordum. Okuldaki arkadaşlardan soran olursa iki üç cümleyle geçiştiriyordum. Dönmek istediğine emin misin diyordu hocalarım. Tereddüt bile etmiyordum.

Bizim sokağa geldik. Müsait bir köşede durdu. Solumda uzanan bavula baktım. İçim sıkıldı. Kahverengi soluk yüzüyle, dik yokuşlarda direksiyon sallamayı, bütün kadınlara abla demeyi öğrenmek zorunda kalmış adamı hatırlatacaktı artık. Bavulu alıp çıkmaya utandım. Yerimden kıpırdamadığımı görünce, “Canını çok sıkmadım umarım,” dedi. “Yok,” dedim, “asıl siz kusura bakmayın, uzun bir yolculuk geçirdim, üzerine bavulumu da arabada unutunca”. Boşver der gibi omuz silkti, karşılıklı gülümsedik. Yanıma gelip bavulu tek hamlede çıkardı. Teşekkür ettim. Eve yürürken içeride Iron Maiden çalmaya devam ediyordu.

Fotoğraf: Stephan Zimmerli


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR