Körleşme, kendi içine çekilerek derinleşir. Zaman yatay akarken körleşme hayal şeridin de obruklara dönüşür.
Lal Laleş
Kendi sesimi duymamak için her cumartesi iskelenin kalabalığına iniyorum. İçimdeki geç kalmışlık duygusunu bastıramasam da, iskele meydanının şen şakraklığı beni rahatlatıyor. Çektiğim ohh sesi denizi dalgalandırıyor. Denizi genzimde hissediyorum. Esintisi gövdemi boyutlandırıyor. Meydandaki insanların telaşı, koşuşturması dalgalanıyor, uçan kuşların izdüşümü gibi. Sesleri birbirine karışan, gölgeleri birbirini kesen insanların içinde kaybolmak istiyorum. En bilinmedik şeyleri, anlaşılmaz duyguları yanımızdan gelip geçerken sesleri göğe yükselenlerden öğreniriz. Duygu karşılıklı konuşularak öğrenilen bir şey mi, emin değilim. Birbirinin sesini yiyerek alevlenen homurtulardan, cümleye dönüşmemiş nidalardan kamaşır duygu. Görünmeyeni görünür kılar. Başıbozukluğumuzla tamama ermek için başkasının eksikliğine çökeriz. Başka manalar kazanırız. Hurufat olup başkasının kalıbında aşkı kurarız.
Meydanda aşağı yukarı, sağa sola gidip geliyorum. “Vapurumuz hareket etmiştir. Lütfen acele etmeyiniz” anonsuna rağmen can havliyle vapura doğru koşanlar ile vapuru kaçıranların telaşını temaşa edenlerin aşk takvimi ayrıdır. Rehaveti kibre bağlayan ayın arafesinde takvim yaprakları birer ikişer yanmıştır kızılırmakta. Vapurun, martıların ve mahşeri kalabalığın sesi, boğazımda düğümlenip sana söylenmemiş onca şeyin yanına kümeleniyor. Arada bir cerahat kesesine vurulan neşter gibi zehir zemberek sözcüklerimi kanatıp duruyor. Söylenmemiş sözler zamanla sözcüklere ayrışır. Yeni bağlamlara ulanır. Sözcüğün ulayacağı, hakikate ereceği mecraya varmasını görmeden, seni beklememek züldür, aksi kıyamdır Kara.
İskeleden uzaklaşıp meydanın orta yerinde duruyorum. Kırkına boy vermiş çift, vapurdan inip bana doğru geliyor, kadının topuk sesleri kararlılıklarının buharına eşlik ediyor, sarmaşan patlayışlarıyla üç metre ötemde duruyorlar. Gözümü güneş alsa da aralarındaki kösnül bağlara kesik kesik bakmaya başlıyorum. İlk
kesikte, bir başıma onların ölçüye vurulmaz yabanıllıklarına bakıyorum, ikincisinde arkama düşen gölgemi de alıp ayrışık bakışıma Mihrimah’ın hüznünü katıp bakmaya devam ediyorum? Kendisine bakılan insanlar nasıl da körpeleşir, dinçleşir, güzelleşir. Bakılmayınca, gitmek bilmeyecek gibi duran insanların birden nasıl kaybolduğunu görünce anlıyor insan. Körleşme, kendi içine çekilerek derinleşir. Zaman yatay akarken körleşme hayal şeridin de obruklara dönüşür. Onlara “Kara’yı gördünüz mü? Kara nerede?” sorularını sormadan gölgeme, kendi
anakarama dönüyorum. Aklımda, o çiftin güleç halleri ve her derde deva yapışkanotu duruşları kalıyor.