Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

5 Temmuz 2023

Söyleşi

Jacques Ranciére: "Kimseyi dışlamayan bir zaman."

Hervé Aubron

Paylaş

1

0


Modern kurmaca etkin insanların zamanıyla edilgen insanların zamanı arasındaki hududu kaldırmıştır.

Neyi anlatmaya veya temsil etmeye layık buluruz? Nasıl bir varoluştur bu? Ne türden bir eylem veya kavrayıştır? Yabana atılacak sorular değil bunlar. Estetik ile siyasetin buluştuğu sınırda filozof Jacques Rancière’i nicedir meşgul eden sorular. Mesele ne militan bir sanat anlayışı başlatmak ne de sözümona ideolojik “mesajlar” barındıran eserleri unutuluştan çekip çıkarmak. Rancière’e bakılırsa her sanat eseri birtakım tercihler getirir beraberinde, bu tercihlerle bir dünya görüşünü, “duyumsanabilir olan”ın belli bir “dağılım”ını açıklığa kavuşturarak şu veya bu sorunu, şu veya bu yaşam biçimini algılanır kılar veya perdeler. Filozofa göre en önemli dağılımlardan biri, klasik sanat rejimi ile modern bir estetik rejimi arasındaki geçiş veya çekişmede gerçekleşir. Aristoteles’in Poetika’sına yaslanan klasik sanat rejimi eylemleri ve eylemlerin bağlantılarını vurgular; dünyanın kaosunu düzenlemek, biçimlendirmek, ona bir anlam ve amaç sağlamak için o kaostan sıyrılıp gururla öne çıkar ve bu bakımdan kendisi de “etkin” olan biçimler yaratır. Estetik modernlik ise tam tersine edilgenleşmeye, kendini ehemmiyetsiz olana açmaya çalışır; o zamana dek göz ardı edilen, kurmacanın dışına sürülen, sınır dışı edilen algıların ve varoluş biçimlerinin alanı haline gelir – ki siyasi önemi de bundan ileri gelir. Proust’a, Faulkner’a, Marx’ın anlatı stratejilerine ve polisiye romanın öncülerine uğrayarak Balzac’tan Sebald’a uzanan bir hat çizen Rancière Kurmacanın Kıyıları’nda tüm bu hususları masaya yatırıyor.Jacques Ranciére oggito

Hervé Aubron: Etkinlik ve edilgenlik, edebiyatın iki çağı arasında değilse bile iki rejimi arasında hâlâ önemli bir kırılma noktası sizin için.

Jacques Ranciére: Aristoteles’in Poetika’sından tevarüs eden kurmaca rasyonalitesinde insanların nasıl bahttan bahtsızlığa düştüğü veya aksine bu altüst oluşun nasıl –aynı zamanda– bir bilgi edinimine, bir bilmezliğin tasfiyesine tekabül ettiği anlatılır. Bu durum yalnızca etkin insanları ilgilendirir, çünkü edilgen insanlar için zaman öylece geçen veya cereyan eden bir şeydir. Bir yanda akıbetlerin, araçların, peşine düşülen emellerin, engellerin, suya düşen beklentilerin zamanında yaşayan, başından bir şeyler geçen insanlar vardır, öte yandaysa üretim ve yeniden üretim dünyasında kıt kanaat, günü gününe yaşayanlar; bir yanda neden-sonuç zincirine hükmedenler, öte yanda öylece çalışıp didinenler... Yaşama biçimlerini ve bunlar arasındaki hiyerarşiyi belirleyen de budur. Modern kurmaca etkin insanların zamanıyla edilgen insanların zamanı arasındaki bu hududu kaldırmıştır. Edilgen insanlar büyük kurmacanın işlediği dokuya dönüşür. Bu durum Madam Bovary’de hemen hemen hiçbir şey yaşanmayan o günle birlikte başlar: Sesler duyulur, insanlar gelip geçer, zihinde düşünceler dönüp durur. Geleneksel kurmacadaki o biçilmiş kaftana benzeyen zamanın aksine, durmaksızın üzerinize yağan bir atom çokluğundan mürekkep bir zamandan söz eden Virginia Woolf da bunu özetlemiştir.

Edebiyat yazma sanatından ziyade belirli bir tarihsel kümelenmeyi ifade ediyor benim için. Edebiyatın o eski edebiyattan sıyrılıp kurmacayı birtakım hikâyeler anlatma biçimi olarak değil, dünyayı yorumlama yolu olarak tasavvur etmeye başladığı bir an olduğu söylenebilir.

HA: Neden bilhassa 19. yüzyıldaki ve 20. yüzyılın ilk yarısındaki edebiyata yoğunlaşıyorsunuz?

JR: Genel anlamda edebiyata ilgi duymuyorum: Hem Mezopotamya’da yazılmış metinleri hem de bu senenin edebiyat ödüllerinde yarışacak romanları kapsayacak bir edebiyat tanımı yapmak zorunda hissetmiyorum kendimi. Edebiyat yazma sanatından ziyade belirli bir tarihsel kümelenmeyi ifade ediyor benim için. Edebiyatın o eski edebiyattan [belles lettres] sıyrılıp kurmacayı birtakım hikâyeler anlatma biçimi olarak değil, dünyayı yorumlama yolu olarak tasavvur etmeye başladığı bir an olduğu söylenebilir. Bu da 1830’lardan 1950’lere kadar uzanan bir kesiti kapsıyor – kitabın sınırlarını da bu iki tarih belirliyor. Bence edebiyatın yalnızca geleneksel anlatıya değil, toplumsal bilgiye de (ki bu da başka bir kurmaca türüdür) karşı olan bir kurmaca biçimi tanımladığı bir an bu. Edebiyat artık yalnızca bir sanat değil, koca bir deneyimler rejiminin ifadesi, ortak bir dünya inşa etmenin yolu haline gelmiştir.

Jacques Ranciére oggito

HA: Bu bahsettiğiniz günümüzde geçerli değil mi sizce?

JR: Bugünkü üretim hakkında söz almak benim için epey zor. Yazılanları pek okumuyorum. Fakat bu üretimin daha ziyade fikir temelli ilerlediğini, duyumsanabilir dünyanın yeniden düzenlenişinde önemli bir payı olmadığını hissediyorum. Eski edebiyata bir dönüş olduğunu da sanmıyorum. Fakat edebiyat bugün fazlasıyla bölünmüş görünüyor: Her okur kategorisine ne uygun görülüyorsa o sunuluyor, belli başlı kesimlere hitap ediliyor. Hitap edilen kitle daraltılmadığında, bir arada varoluşa uygun düşecek bir zaman, kimseyi dışlamayan bir zaman üretmeye koyulduğunda belli bir güce erişir edebiyat.

Bana kalırsa yalnız edebiyatın değil, kurmacanın da siyasetin de esas meselesi zamanlar hiyerarşisi, yani zamana sahip olanlar ile olmayanları birbirinden ayıran hiyerarşidir. Modern kurmaca olağan koşullarda zamana sahip olmayanlara –sözgelimi Julien Sorel’e veya Emma Bovary’ye– zaman sağlar. Halktan biri can sıkıntısına kapıldığında zaten başka bir yerdedir artık... İşçilerin normalde sahip olmadıkları bu zamanı bir başkaldırı yoluyla ele geçirdikleri an ile kurmacada halktan kahramanların ele geçirdikleri zaman arasında koşutluk kuruyorum. Ses ve Öfke’de zihinsel engelli Benjy’nin iniltisini anlatan Faulkner, “Hiçbir şeydi bu. Yalnızca ses” dedikten sonra şöyle devam eder: “Hepsi de olabilirdi; gezegenlerin birleşmesiyle bir anlığına ses haline gelen tüm zaman, haksızlık ve keder.” İşte bence asıl mesele bu: Edebiyat dil dışında kalmışlara nasıl bir ses ve yazı sunabilir, hakeza zaman dışında kalmışlara nasıl zaman sağlayabilir?

Edebiyat dil dışında kalmışlara nasıl bir ses ve yazı sunabilir, hakeza zaman dışında kalmışlara nasıl zaman sağlaya-bilir?

HA: Biçimsel deneyleriyle modern edebiyatın yalnızca birtakım seçkinlere hitap ettiğini, toplumsal sınırlara –pratikte– asla meydan okumadığını ileri sürerek karşı çıkabiliriz bu söylediklerinize.

JR: Bu çıkış sosyolojik açıdan isabetli olabilir fakat siyasi açıdan hem anlamsızdır hem de doğrulanması mümkün değildir. Seçkincilik karşıtı bu retoriğin altında, “halktan” sınıfların estetik deneyim zamanına sahip olmadığı, asla sahip olamayacağı ya da bu zamanı doğru şekilde kullanamayacağı argümanı yatar. Sözgelimi Clement Greenberg’in1 söylediği de budur: Kırsalda yaşayanlar şehre akın ettiğinde sanat felakete uğrar. Sabit çalışma saatlerine sahip işçilerin zamanı vardır artık, zamanları olduğu için kültürlenmek isterler, kültürlenmek istedikleri için de kitsch’in, ticari kültürün galebe çalmasına yol açacaklardır. Antielitizm daima ayrımcıdır, reddetmek istediği şeyi yeniden üretir. Nihayetinde herkesin olduğu yerde kalması, kendisine uygun düşen zevklere ve duyumlara sahip olması gerektiğine inanan Bourdieu’cü sosyolojidir bu. Oysa işçi tarihi üzerine çalışmış biri olarak, zamana kavuşmak uğruna canını dişine takan insanlar olduğunu, zamana sahip pek çok kişi bu zamanla ne yapacağını bilmezken, mevzubahis insanların zamana kavuşunca ne yapacağını pekâlâ bildiğini görme fırsatı buldum. Bir de şöyle derler: Halk eski usul hikâyeleri, bulvar tiyatrosunu sever – hiç de öyle değil! Popüler edebiyat denen şey çoğunlukla yine küçük burjuvalara, belli bir entelektüel sınıfa hitap eden bir edebiyattır. Estetik açıdan en zorlu, en yenilikçi şeyleri gerçek anlamda sevenler her daim azınlıkta kalır kalmasına ama bu durum tüm sınıflar için geçerlidir! Mesela akademisyenlerin önemli bir kısmı kültürlü, bilgili bir görünüm sergilese de, kültürsüz bir dünyada sıkışıp kaldığı sanılan insanların iştirak edebildiği o estetik deneyimden esas itibariyle kopuktur.

Jacques Ranciére oggito

HA: Öte yandan toplum bilimini [science sociale] kadim edebiyatın mirasçısı, bu edebiyatın devamcısı olarak değerlendiriyorsunuz... Toplum bilimini “demokratikleştirilmiş bir trajik dünya” olarak görüyorsunuz.

JR: Toplum biliminde insanların davranış biçimleri eylemlerinin nedenleri, bu nedenleri nasıl kavrayabilecekleri, ahvallerine ilişkin hakikati ne şekilde açığa vurabilecekleri bilinmeksizin analiz edilir. Tanrılara karşı nasıl konumlanacağını bilmeyen trajik kahramanın düştüğü hataları anlatan o eski kurmaca aklı adeta demokratikleştirilmiştir. Bir yanıyla eski dağılımın yürürlükten kalktığını, kurmacaya dayalı gerçekliğin –vaktiyle küçümsenen üretim dünyası da dahil olmak üzere– tüm olayları kapsayacak şekilde genişlediğini söyleyebiliriz, öte yandan eski dağılım da yeni bir soluk kazanmıştır: Bir yanda bilinen nedenlerin dünyasında yaşayanlar vardır, öbür yanda maruz kalınan sonuçların dünyasında yaşayanlar. Bilenler ile bilmeyenler arasındaki karşıtlık, sözümona özgür insanlar ile mekanik insanlar arasındaki o eski karşıtlığı devralır.

Houellebecq kopyala yapıştır romancısı. Vaktiyle inandığı değişime artık inanmayan, hayal kırıklığına uğramış küçük burjuva entelektüellerinin gönlünü okşuyor. Kendi kendini fesheden bir edebiyatın arazı.

HA: Tam da edebiyat, sosyolojik tespit ve siyasi eleştiri arasında tuhaf bir konum işgal eden Houellebecq gibi bir örneği nasıl değerlendirirsiniz?

JR: Yazarların kendilerini birer ideolog, toplumsal dönüşümlerin vakanüvisi diye sattığı bir ânın veya “edebiyat sonrası”nın bir parçası olarak tanımlayabiliriz. Houellebecq kopyala yapıştır romancısı. Dünyanın geleceğini, belli bir toplumsal sınıfın ve entelektüelin hayallerini süsleyen şekilde betimleyen Finkielkraut tarzı denemecilerin geliştirdiği bir yöntemle, o sıra havada dolaşan mevzuları yineliyor. Hayal kırıklığına uğrayıp bitap düşmüş –kendi kuşağımdan– pek çok insanla karşılaşıyorum; cinsel özgürlüğün düştüğü kargaşanın, kitlesel bireyciliğin, kitlesel demokrasinin betimlenmesini keyifle takip ediyorlar. Vaktiyle inandığı değişime artık inanmayan, hayal kırıklığına uğramış küçük burjuva entelektüellerinin gönlünü okşuyor Houellebecq. Kendi kendini fesheden bir edebiyatın arazı bu. Fakat Flaubert’deki anlamıyla hiçlik ile Houellebecq’teki anlamıyla hiçliği birbirinden ayırmak lazım...

HA: Düşüncenizde boy göstermiş başat isimlerle Kurmacanın Kıyıları’nda yeniden karşılıyoruz. Sizin için modern kurmacanın en saf biçimini temsil eden Flaubert’in Madam Bovary’si var elbette. Geleneksel ve modern anlatı biçimlerinin bir arada bulunduğu Balzac da.

JR: Balzac’ta dönüşümün tam ortasındayız. Eski romanın veya geçmiş edebiyatın evreni artık geride kalmıştır, ki Balzac’a göre bu eski edebiyat yerini toplum bilimi romanına bırakmalıdır – fakat merakta kalmanın, hayal kurmanın ve hareketsizliğin mümkün olduğu, anlatıdan beslenen bir zamansallığa kendini kaptırıp yön değiştirmeye hazır bir toplum bilim romanı. Balzac’ın kitapları sürekli tutukluk yapar, bir dükkânın arka odasında veya ayakaltı bir sokağa bakan pencerenin ardında belirerek meçhul bir dünyayı özetleyen sade bir çehrede saplanıp kalır. Meçhul bir dünyayla kurulan temas romandaki eylemin canevine yerleşir, bu da toplumu temsil etmeyi amaçlayan o başlangıçtaki tasarıyla tezat oluşturur.

HA: Edebiyat ile siyasetin kesişiminden söz edildi mi akla ilk gelen isimlerden biri olan Hugo’ya pek değinmiyorsunuz.

JR: Hugo “panteist” olarak nitelendireceğim bir yaklaşımla demokratik çağa tekabül eden yeni biçimler arar: Tüm toplumu aynı solukta kucaklamak ister. Fakat düşünceyi dolambaçlı bir yolla açıklamak, nasihatler ve tembihler sıralamak, yani Flaubert’e tiksinti veren her şeyi yapmak için müdahale eder anlatıya. Bir bakıma arkaizmden mustarip olsa da parçalı bir zamansallık geliştirme tarzıdır bu: Büyük, yekpare bir soluğa ihtiyaç duyan şey durmaksızın parçalara bölünür, çünkü bir bakıma Hugo tüm ustalığına rağmen nereye gittiğini bilmez. Hugo’da pek çok bölümün “Marius düşüncelere dalmıştı” nevinden cümlelerle bitmesi de bundandır. Barthes bu durumu o eski şiirselliğe yoruyordu, halbuki tam tersi söz konusudur:

Şeylerin ve hiçliğin her şeyi kapsayacak büyük bir destan inşa etmek isteyenlerin elinden sıyrıldığı andır bu.

HA: Stendhal sizin için ilginç bir örnek: Tam da anakronizmi sayesinde modern sanki.

JR: Stendhal 18. yüzyıl insanıydı. Onu yeni psikolojinin kahramanı gibi sunmaya çalışmak saçma. Bir tür kahramanlaştırma da içeren eski usul pikaresk hikâyeler anlatmak istiyordu. Fakat tuhaftır, karakterleri bir yere hapsedildiğinde hemen hemen hiçbir şeyin yaşanmadığı anlar ağır basar. Askıda kalmış bu anlar eylemden ve toplumsal temsilden sıyrılan saf mutluluk anlarıdır. O vakit Stendhal kahramanları duyumsanabilir olanın tadına varır: Artık hiçbir şey yapılmaz, hiçbir şeyin peşinden koşulmaz, hiçbir şey aranmaz. Bizzat etkinlik ile edilgenlik arasındaki ilişkinin ortadan kaldırılmasından haz alınır.

Jacques Ranciére oggito

Sebald’da kendimden çok şey bulduğumu hissediyorum. Bilhassa anlatış biçiminde. Proleterlerin Gecesi’nde ve Cahil Hoca’da anlatı ile kurguya dayalı anlatı arasında gidip gelen bir üslup inşa etmeye çalışmıştım.

HA: Sebald kitaplarınızda ilk kez yer alıyor, ele aldığınız en yeni yazarlardan biri kuşkusuz.

JR: Evet, 21. yüzyılda vefat eden tek kişi! Sebald’da kendimden çok şey bulduğumu hissediyorum. Bilhassa anlatış biçiminde – ben bir yazar olmasam da. La Nuit des prolétaires’de (Proleterlerin Gecesi) ve Cahil Hoca’da anlatı ile kurguya dayalı anlatı arasında gidip gelen bir üslup inşa etmeye çalışmıştım. Satürn’ün Halkaları’nda kurmacanın ne olduğu sorusu ortaya atılır. Sebald bu kitapta aslında kendi yarattığı pek çok şeyi gazeteci üslubuyla anlatır. Muhayyel olan ile belgelere dayalı olan arasındaki ayrımı sorgular, ki bu da genel anlamda yaratma yetisine gösterilen hürmettir. Sebald neden-sonuç zincirinden, Walter Benjamin’in ifadesiyle “galiplerin zamanı”ndan sıyrılır, çağları yatay düzlemde irtibatlandırarak bir arada varoluşun zamanını yaratır. Aynı düzlemde var olma hakkı vardır herkesin. Hâkim bir anlam dayatıp duyumsanabilir dünyayı yoksullaştıran o klasik ilerlemeci tarihten başka bir tarih adına kaleme alınmış bir tür manifestodur bu kitap. Hâkim bir anlam varsa ortada, her şeyi tek bir sürecin tezahürüne indirgeyip şöyle demiş oluruz: “Olup olacağı bu.” Başka bir şeyin anlamı yoktur o noktadan sonra.

HA: Sebald’da bir yönüyle edebi röportaj da var. İngilizcede non-fiction novel (kurmaca dışı roman) denen kurmacanın kıyılarından biri sanki. Başlığınızı da çağrıştırması bakımından bunun çağdaş edebiyat için bir ufuk olduğunu söyleyebilir miyiz?

JR: Mümkün kıyılardan biri de bu, yeter ki yazar sözgelimi Fransa taşrasını görmek için yola çıkıp deneyim kırıntılarını yan yana dizen bir gezgine dönüşmesin. Bu bağlamda ilginç olan, söylem düzeyleri arasındaki kurgu. James Agee’nin Let Us Now Praise Famous Men’i bu türün en büyük yapıtlarından biri. Alabamalı üç maraba aile üzerine 1936’da yapılmış bir röportaj bu. Fakat yazar akşam vakti bir sundurma altına çekilip başka söylem biçimlerinin kendisine nüfuz etmesine izin vererek bir arabanın kokusundan, geceye sinmiş benzin kokusunun ona bir genç kızı hatırlatmasından da bahsedebilir pekâlâ, biz de –alışılmışın dışında bir kültüre sahip Agee’nin de okuduğu– Proust’ta Albertine’in çekip gidişini hatırlarız. Gerçeğin kurmacayı geride bıraktığına dair o basmakalıp düşünceyle ilgisi yoktur bunun; daha ziyade her şeyin eşit, yani eşit ölçüde ilginç olduğunu söylemenin bir yolu söz konusudur.

HA: Satürn’ün Halkaları’nda insanlığın yıkım güçleri ile doğanın yıkım güçleri arasındaki çekişme üzerine alttan alta ilerleyen bir anlatı tespit ediyor, Sebald’daki “bir arada varoluş” ufkunu ele almanın bir başka yolunu sunuyorsunuz. Burada ekolojik kurmacanın bir biçimini görmek mümkün mü?

JR: Ben daha ziyade dağılım biçimleriyle ve insanlar arasındaki hiyerarşiyle ilgileniyorum ama elbette Sebald doğayla kurulan ilişki üzerinden de okunabilir, yeter ki söz konusu ilişki bugünlerde antroposen2 mefhumu etrafında geliştirilen o basit yaklaşımlara indirgenmesin...

HA: Epey şüpheyle yaklaşıyorsunuz sanki...

JR: Antroposen üzerine yürütülen düşüncede ciddi bir uyuşmazlık var. Eleştiri tahtasındakiler hümanizm, Descartesçılık... ki bunlar Amerika’daki bir Kızılderili halkın doğayla uyum içinde yaşayışıyla karşılaştırılıyor. Oysa bu halklara da söz hakkı tanınmalı! Doğaya ilişkin kavrayışları, deneyimleri ve yaşam koşulları üzerine onlarla teşrikimesai etmeksizin nasıl bir “karşıt-model” sunabilecekleri belirleniyor. Söz konusu ekoloji yoksul halkların deneyimlerine yaslanıyor yaslanmasına ama hâlâ zenginlerin ekolojisindeyiz.

HA: Kurmacanın Kıyıları’ndaki metinlerden biri, Marx’ın Kapital’deki anlatı stratejilerini analiz ediyor. Her teori bir veçhesiyle kurmaca mıdır? Siz de bir anlatıcı mısınız?

JR: İnsan eylemini konu edinen her teori, kurmaca rasyonalitesine bir şeyler borçludur. Felsefeyi bilimsel bir sistem olarak sunduğunu iddia eden metotlar oldum olası pek ilgimi çekmedi. Sözgelimi Spinoza’nınki gibi bir sistemi kurmacaya dayalı dinamiğini öne çıkararak, Spinoza’yı bir anlatıcı gibi ele alarak yeniden okumanın önünde hiçbir engel yok. Kaldı ki ben de düşünce düzleminde yer alan ile tahkiye düzleminde yer alan arasındaki ayrımı yıkmaya çalıştım. Tıpkı anlatılarda gerçekleşebilen kırılmalar gibi, düşüncede de kırılmalar yaratmayı denedim. Bir tezi ispatlamak değildir ilginç olan: Alışılmış nirengi noktalarını değiştirmeye, bir evreni yerinden oynatmaya, farklı bir duyumsanabilir dünya yaratma­ya çalışmaktır. 

Fransızcadan çeviren: Yunus Çetin

* Le Magazine littéraire 583, Eylül 2017.

1 ABD’li sanat eleştirmeni Clement Greenberg (1909-1994): “Avangard and Kitsch” başlıklı ünlü makalenin yazarı. (e.n.)

2 Antroposen mefhumuna göre insanlık gezegen üzerinde öyle bir tesir bırakmıştır ki başat jeolojik güç haline gelmiştir, dolayısıyla “doğal” hiçbir alan kalmamıştır. Beşeri bilimlerde bu mefhum bilhassa ekoloji düşüncesinde merkezi bir konuma yerleşmiştir. (e.n.)

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Eleştiri Ne Âlemde?Maurice Blanchot
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Tuba Karamuklu

31 Ağustos 2025

Annelik, Bağ ve Yüzleşme Üzerine Bir R..

Her Şey Bir Kırmızı Paltoyla Başlıyor...İnsan bazen bir hikâyeyi olay örgüsünde değil, kelimelerin titreşiminde, satır aralarındaki boşluklarda, sessizlikte hisseder. Kırmızı Paltolular, işte tam da böyle bir roman. Luigi Ballerini, ON8 K..

Devamı..

Rusya Svalbard'a Dönüyor

Elisabeth Braw

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024