Austen'ın kadın karakterleri her ne kadar sıkıcı ve baskıcı düzenin olağan yüzleri gibi görünse de, hareket ettikleri andan itibaren kendilerini yeniden tecrübe ederler; içinde konuşlandıkları ideolojik bağları, toplumsal cinsiyet rollerini sarkastik söylemleriyle ve örtük isyankâr ruhlarıyla sorgularlar.
Deniz Gündoğan İbrişim
On dokuzuncu yüzyılın en önemli İngiliz yazarlarından Jane Austen (1775-1817) İngiliz edebiyatında ve dünya edebiyatında ölümünden sonra en çok konuşulan kadın yazardır. Austen 18 Temmuz 1817'de öldüğünde edebiyat çevrelerince ardından pek az konuşulmuştu. Ancak ölümünden iki yüz yıl sonra Austen'ın eserleri neredeyse ölümsüzleşti. Hakkındaki sayısız akademik çalışmadan, sanat ve bienallerdeki sergilere, gündelik hayatın içinde popüler kültür imgelerinden sinemaya ve siyasal söyleme değin çeşitli kisvelerde Austen'ın iki yüz yıllık izini görmek pek mümkün. Özellikle 1990larda patlak veren Austen sinemalarıyla, Austen'ın Gurur
ve Önyargı, Mansfield Park, Aşk ve Duygu, Emma gibi romanlarının kaçıncı film uyarlamalarını Austen severler olarak görmeyi ihmal etmedik ki!
Elbette filmler ve diziler aracığıyla yeniden gündeme gelen ve günümüz popüler kültür dünyasında yerlerini sağlamlaştıran Austen markalı bardaklar, porselenler, defterler, kalemler gibi pek çok hediyelik eşya Austen'ı hâlâ çok görünür kılmakta. Austen'ı bu denli özel ve tartışılır kılan nedir sorusuna verilecek pek çok yanıt var. Austen'ın günümüzdeki yeri onun romantik hikâyelerinden mi yoksa yazarın kendine güvenen sarkastik dilinden mi kaynaklanmakta? Austen'ın çalkantılı dünyası günümüz dünya düzenine ilişkin neler söyleyebilir ve bize ne gibi ipuçları verebilir? Bu soruların öncelikli yanıtı, Austen'ın kendi gözünden gözlemlediği yaşamın bir nakış gibi sıralanan ayrıntılarında saklı olduğunu söyleyebiliriz.
Gerçekte Austen'ın mirasına getirilen yorumlar ve hakkındaki çalışmalar ikirciklidir. Kimileri Austen'ı beyaz, daha doğrusu ayrıcalıklı bir sınıfın yazarı olarak görmekte ve meselesinin yaşamın yüzeysel sorunlarından ve sıradanlığından öteye gitmediğini ve hatta İngiliz emperyalizmini ve imparatorluk söylemini pekiştirdiğini ileri sürer. Ancak çoğu Austen okuru ve eleştirmeni de Austen'ın keskin gözlem gücü altında yatan muhalif ve dişil gücün farkındadır. Bu dişil güç, bulunduğu yüzyıla ait gündelik yaşamın ve dönemin İngiliz baskısını, "evdeki kadın melek" imgesini, on dokuzuncu yüzyıl evlilik manzaralarının trajik-komik yanını, toplumsal cinsiyet rollerine getirilen örtük ama bir o kadar da kuvvetli feminist eleştiriyi,
Mansfield Park'taki gizli kalmış sömürgecilik söylemini barındırır içinde. Öyle ki feminist ve queer çalışmalarının en etkili adlarından Eva Kosofsky Sedgwick, "Jane Austen ve Mastürbasyon Yapan Genç Kadın" adlı makalesinde Austen romanlarında bastırılan kadın cinselliğini ifşa eden bir inceleme yazısı kaleme almıştır. Austen'ın metinlerinde çokça söz edilmeyen ama varlığını güçlü biçimde hissettiren bastırılmış kadın cinselliği ve homoerotik duygular ve bu duyguların bedenler arasındaki dolaşımı Emma ya da Anne Elliot gibi Austen karakterlerinin çevresine duyduğu (duymak zorunda bırakıldığı) görev ve ahlaki sorumluluktan ve rol modelliğinden çok muhalif bir duruşu simgeler Sedgwick'e göre.
[caption id="attachment_29889" align="aligncenter" width="800"]

Jane Austen'ın müze-evi.[/caption]
Jane Austen dünyasında yolculuk ederken ve rol modeli kadınların esas hikâyelerine yüzümüzü dönerken Sedgwick'in içimizi kaynatan incelemesini düşünmeden edemeyiz elbette. Sedgwick tadında içimizi hareketlendiren bir diğer çalışma da Özgür Çiçek ve Irmak Ertuna-Howison'ın kaleminden henüz çıktı. Çiçek ve Ertuna-Howison, Jane Austen üzerine uzun süredir Açık Radyo’da yaptıkları programı
Jane Austen ve Adab-ı Muaşeret (2017) adıyla kitaplaştırdılar. Sedgwick gibi Austen'ın muhalif yanına odaklaşan çalışma, yazarın "yüzeysel" ve "sıradan" olmayan yanını açığa çıkarması açısından yirmi birinci yüzyıl Austen yorumlamalarında önemli bir yer tutuyor. Kitapta, Austen'ın kadın kahramanlarının esasen pek görülmeyen yıkıcı, dönüştürücü ve elbette normları büken tarafı önde. Örneğin, Emma'nın evlilikle ilgili düşünceleri bir anlamda Austen’ın alt-egosu olarak tezahür ederken, sınıfsal ayrımın ve yoksulluğun evlilikle bağlantısı mercek altına alınır. Emma, sınıfsal hiyerarşiyi gözler önüne sererken yoksul bekâr kadının zengin bekâr kadına kıyasla hor görüldüğünü, "evde kalmış kız kurusu" etiketinin yoksullukla doğrudan bağlantılı olduğunu savunur. Bu anlamda Viktoryen dönemin evlilik piyasasını düzenleyen bütün sosyo-ekonomik ve sınıfsal dinamiklerin örtük eleştirisi gündeme gelir. Emma'nın bu görüşünde, Austen'ın sınıf, toplumsal cinsiyet ve toplumsal statü eleştirisini görmek pek mümkün elbette. Zira Austen, tıpkı Brontë Kardeşler gibi, kadının toplumdaki ikircikli yerini karakterleri üzerinden aktarırken aslında düz gibi görünen bir anlatımın çok ötesine geçer. Bu noktada Çiçek ve Ertuna-Howison’ın söylediği gibi on sekizinci yüzyılın ve özellikle on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında kadına atfedilen güçsüzlük, düşük statü, ahlaksızlık gibi özellikler Austen romanlarında bir anlamda ters köşeye yatırılır.
Öyle ki "evdeki kadın melek" Viktoryen imgesine ters düşen nice gönderme vardır Austen'da. Bunlardan belki de en bilineni ve örtük olmayan bir kadınlık eleştirisi Leydi Susan'da görülür. Jane Austen'ın en "ahlaka aykırı" karakterlerinden biridir Leydi Susan. Hatta annelik mitine karşı geliştirdiği karşı-anne, yeterince-iyi-olmayan-anne karakteriyle bir anti-kahramandır. Böylesi karşı karakterler, Jane Austen'ın içindeki isyankâr ruhun göstergesidir Çiçek ve Ertuna-Howison'a göre. Dahası Austen'ın isyankâr ruhu, kadın için özellikle alçaltıcı ve ahlaksızlık simgeleri sayılan kitap okuma, açık havada gezinti ve yürüme gibi eylemler aracılığıyla da dile gelir. Bu eylemler,
Austen ve Adab-ı Muaşeret'te de belirtildiği gibi, Austen'ın kadın karakterlerinde görmeye alışkın olduğumuz birincil alışkanlıklardır. Bu anlamda Austen'ın Emma'sı, bazen bir refakatçi eşliğinde kırlarda yürüse de, yürümenin getirdiği özgürlük hissiyle ve hazla düşünüp çevresini gözlemler. Çiçek ve Ertuna-Howison, yürümenin ve yürürken kendiyle kalabilmenin özgürlüğünü tadan Austen'ın kadın karakterlerini incelerken, yazarın da benzer yollardan geçtiğini belirtir.
Burada on dokuzuncu yüzyıl Amerikan şairi ve yazarı Henry David Thoreau'nun şu güzel sözlerini anımsarız: "Ayaklarım hareket etmeye başladığı anda düşüncelerim akmaya başlar." Ya da Frédéric Gros'un
Yürümenin Felsefesi kitabında Nietzsche'den aktardığı şu cümleler Austen'ın kadın karakterleri için pek uygun görünebilir: "Ben bir gezgin ve bir dağcıyım; düzlüklerden hoşlanmam ve görünüşe göre uzun süre kıpırdamadan oturamam. Beni bekleyen kader her neyse, yaşayacak daha neyim varsa, yürümek ve dağa tırmanmak olacak içinde: kişinin tecrübe edeceği şey nihayetinde hep kendidir."
Çiçek ve Ertuna-Howison'ın çalışması da yukarıdaki bu cümleleri doğrular niteliktedir. Austen'ın kadın karakterleri her ne kadar sıkıcı ve baskıcı düzenin olağan yüzleri gibi görünse de, hareket ettikleri andan itibaren kendilerini yeniden tecrübe ederler; içinde konuşlandıkları ideolojik bağları, toplumsal cinsiyet rollerini sarkastik söylemleriyle ve örtük isyankâr ruhlarıyla sorgularlar.
Jane Austen ve Adab-ı Muaşeret'te de söylendiği gibi "Doğumlar, ölümler, evlilikler, aşklar, gündelik hayatın tüm ritüelleri, yatak odaları, salonlar… Dilsiz eviçlerini sivri dili, hınzır ironisiyle dile getiren Jane Austen". Evdeki kadın meleğin biraz olsun "kirlenme"de bulduğu güzellik, hınzırlık belki de.
Jane Austen ve Adab-ı Muaşeret kitabı bu anlamda çok yerinde ve okurları heyecanlandıran tespitler içeriyor. Çiçek ve Ertuna-Howison Austen'ın içindeki seste özgür bir lokma arayışına yeni ve güzel bir soluk getiriyor.