Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

12 Eylül 2018

Edebiyat

J.D. Salinger'de Uyumsuz Kahramanın Gelişmesi

Paul Levine

Paylaş

3

0


Ruhun karanlık gecesinin içinden... Salinger’ın bir kahraman olan uyumsuzu, gerçekte uyumsuz olan bir kahramandır. Toplum içinde bir uyumsuzdur, çünkü uymayı reddeder ve kişisel dünyasında bir uyumsuzdur çünkü “ruhun karanlık gecesinin” içinden geçip gidemez.

Son yıllarda hiçbir yazar, Connecticut göçmenlerinin New Yorker piyasasını, J.D. Salinger’ın yaptığı gibi ele geçirmemiştir. Küstah Holden Caulfield’dan, metanetli Bayan Glass’a kadar onun bütün karakterleri, New York City’de ve varoşlarında yaşayan tam anlamıyla kanaatkâr-çilekeş  insanlardır. Ancak, Salinger’ın genç yazarlar okulundaki önemi, sosyal algısı kadar ahlaki farkındalığından da kaynaklanır. Her bir Salinger öyküsü kahramanı; masumiyet, sevgi, yabancılaşma ve son olarak da kefaret kültünden doğan bir ahlak yasasının yansıması haline gelir. Bu kahramanlar özellikle de aykırı düşünceli, inatçı ve kırılgan, gülünç ve kalp kırıcı bir yeniyetmeler topluluğu oluşturur. 

Salinger’ın öykülerindeki temel durum, dürüstlüğünü dogmatik bir toplumla uzlaştırmaya zorlanan, dürüst bir kahramanın durumudur. Kahramanın toplumla ilişkisini kesen şey, sahte bir dünya içinde gerçeklik algısını hassaslaştıran ve çarpıtan, kendine özgü, merkezden sapmış görüşüdür. Salinger’ın yeteneği geliştikçe, kahramanının görüşü, yazdığı son New Yorker öykülerindeki sıra dışı Glass ailesinde olgunlaşır ve yazarın markası haline gelir. Ayrıca kahramanın modern dünyaya uyumsuzluğu, sosyal adaletsizliğin acı meyvesi olmaktan çok bir ahlaki sorun olarak tahlil edilir. Eğer Salinger’ın ahlaki doğruya yaptığı vurgunun önemi dikkate alınırsa, son zamanlarda Hıristiyan ilkelerini kucaklayışı şaşırtıcı olmaktan uzaklaşır; tüm yol boyunca işaretler vardır, tabii eğer onları duymaya ve görmeye niyetliysek.

Salinger, yayımlanan ikinci öyküsünde, sonradan tüm kahramanlarının karşılaşacakları durumu kurgular: “Beceri”de (Temmuz 1941) genç bir asker, taburuna ayak uyduramayıp hizayı bozar. Benzer şekilde “Varioni Kardeşler”de (Temmuz 1948), “Alakok Çavuş”ta (Nisan 1944), “Bu Sandviçte Mayonez Yok”ta (Ekim 1945) ve “Acemi”de (Aralık 1945) kahraman, kendi  sözcükleriyle, toplum içinde yaşamayı “beceremeyen” bir ‘uyumsuz’dur. Ancak ilk öykülerde, kahramanın haklı bir nedenden alay konusu olduğu duygusu uyanır: “Kırık Bir Öykünün Kalbi”nde (Eylül 1941) kahraman, Justin Horgenschlag adlı beceriksiz bir budaladır. “Varioni Kardeşler”de, Salinger ilk kez kahramanını bir sanatçı olarak betimler. Öykü, bir uyumsuz olan kahraman ile bir kahraman olan uyumsuz arasındaki dönüşüm biçimindedir. Salinger, sanatçı-yazar Joe Varioni karakteriyle, sonraki romanına hâkim olacak olan uyumsuz kahraman karakterine ışık tutar. Joe, öncekilere benzemeyen bir şekilde yetenekli, kibar ve duygusaldır; ama yine de toplumdan ayrı durmaktadır, çünkü zeki olduğu kadar uysaldır da. Çevresindeki sert dünya için donatılmamıştır. İtaatkârlığı, Joe’nun çöküşüne yol açar. Ve “Kırık Bir Öykünün Kalbi”nde komik gelen şeyler, “Varioni Kardeşler”de gülünemeyecek şeyler haline gelir. 

salinger

Tıpkı uyumsuz kahraman imgesinin yaratıldığı “Varioni Kardeşler” gibi, sonraki her öykü, kahramanın toplumdan uzaklaşmasını ve toplum tarafından ezilmesini işler. Salinger’ın savaş zamanı öykülerinin tümü, kahramanın iyi bir geçmişten ve yozlaşmış dünyadan soyutlanması üstünde durur. “Bu Sandviçte Mayonez Yok”ta öykünün kahramanı Vincent Caulfield, ailesinden ayrıdır ve “savaşta kaybolan” kardeşi Holden’dan uzaktadır. Sevgiden koparılmış, düşünceleriyle öteki askerlere yabancılaşmış olan Vincent “iliklerine kadar ıslanmıştır, yalnızlık ve sessizlik dolu iliklerine kadar.” Bir askerin savaşın terörüyle tanışması, bir çocuğun yetişkin dünyanın alçaklığıyla tanışmasına benzer. Böylesi korkutan ne savaşın somut vahşiliğidir ne de toplumun aleni önyargıları. Asıl korkutucu olan, savaşın insanı sinsice canavarlaştırması, fırsat kollayan yalnızlık ve felç edici sevgisizliktir. Böylece her karakter savaş zayiatı haline gelir, tıpkı daha öncekilerin toplum zayiatı olmaları gibi. Birleşik Devletler silahlı kuvvetleri mensuplarına göre,  “Böylesi korkunç olan, bu şeyleri (savaşla ilgili) sivillere anlatırken aklınıza gelenlerdir ki bunlar, sesinizle söyleyebildiklerinizden çok daha korkunçtur.” Salinger’ın dünyası; savaş-sonrası dünyadır, barış zamanı dünyası değil. Bu dünyada daima bir olası savaş tehdidi gizlenmektedir, “Eskimolarla Savaştan Hemen Önce” (Haziran 1948). Salinger’ın başlangıçtaki görüşü –‘genç askerin beynini kemiren, söyleyemediği ya da unutamadığı bir şey vardır’ şeklindeki görüş– masum ve yetenekli bir şairin kendini mahvedişini anlatan “Tepetaklak Orman”ın (Aralık 1947) savaş sonrası dünyasında doruğa ulaşmıştır. Yetenekli şair Raymond Ford; Salinger’ın, Joe Varioni imgesinden oluşturup, daha sonra Seymour Glass’a doğru geliştirdiği uyumsuz kahramanıdır. Çileli çocukluğu, Ford’u, içinde yaşamak zorunda olduğu zor, duyarsız dünyayla başa çıkmakta donanımsız bırakmıştır. Eşi Corinne ile tanışana dek, tat alma duyusunu körelteceğinden korktuğu için içki ya da sigara içmez: “mükemmel, bozulmamış bir tat alma duyusu”, Ford’un karakteri ve yeteneği için hayati önemdedir. (Holden ve Seymour da bu tat alma duyusu sayesinde vardır ve onun için yaşamaktadır.) Onu toplum içinde uyumsuz yapan şey –“donanımının öteki insanlarınkinden farklı olduğu” gerçeği– uzlaştırılamaz bir şeydir. 

Raymond’ın görüş gücünün akıbeti, aynı zamanda yaşamının akıbetini simgeler: gerçek görüntü ile hayali görüntü birdir. Gençliğinde günde yirmi saat şiir okur ve gözlerine çok zarar verir. Sonuçta, gözleri bozulunca iki gözlük takmak zorunda kalır –biri okumak için, öbürü de günlük kullanım için. Bu iki dünyanın –estetik ve gerçek– arasını bulmak için Ford kendini harap eder. Kendisine gözlük takmayı kesinlikle yasaklayan bir sahte doktordan göz egzersizleri alan, acınacak bir kişi haline gelir. Görüşünü düzeltmek için bu yararsız uğraşı, Ford’un her iki dünyasına mal olur. Ne şiirsel ne de gerçek dünyayı gördüğü çocukluğunun acınası dünyasına geri döner. Salinger’ın uyumsuz kahramanının ikilemine bakışı artık nettir. Raymond’la anlatılmak istenen –Holden ve Seymour için de olduğu gibi– onun bir uyumsuz olduğu ve toplumun onu, onun da toplumu hiçbir zaman kabullenemeyeceğidir. Raymond’ın görüşü, –tıpkı bozulmamış tat alma duyusu gibi– sorununu çözülemez hale dönüştürür. Bu görüşle toplum içinde yaşayamaz; görüşü olmadansa kendisiyle yaşayamaz.  

Salinger, kendini düşünmeyen erkek kahramanın tersine, onun ahlak anlayışından yoksun, acınacak bir kişilik olan bencil bir kadın kahraman yaratır. Ancak aynı zamanda, kadın kahraman, hiçbir zaman barışmayan iki dünya olan dış taraftaki kurtarılamaz özel dünyadan toplumsal dünyaya doğru bakan bir ‘dışarıdaki’dir. Önceki öykülerden “Lois Taggett’in Sosyeteye Uzun Süren Takdimi”ndeki (Eylül-Ekim 1942) Lois ve “Sarsak Dayı Connecticut’ta”daki (Mart 1948) Eloise gibi, Ford’un eşi Corinne de iki dünya arasında kalır; bir taraftan bu dünyalardan birinin bayağılığının farkına varırken, öbür yandan da bazı trajediler neticesinde öbütünden çıkarılır. Çocukluğunda, Alman asıllı olması nedeniyle dışlandığından, Corinne’in yaşamı; kendini yabancılaşmış bir toplumla özdeşleştirmek için sürekli bir çabalama şeklindedir. Mutsuzdur, zaman zaman çocukluk günlerine döner ve yaşamıyla ilgili sevdiği tek bir şey vardır: Raymond Ford. Corinne’in Ford’a ihtiyacı vardır çünkü o da toplum tarafından dışarıda bırakılmış birisidir. Ancak Corinne topluma da ihtiyaç duyar, çünkü Ford’un özel dünyasının ona kapalı olduğunu bilir. İki dünyasını bir arada tutmaya çalışan bir yetim olan Corinne, Ford tarafından terk edildiğinde mutluluk için tek şansını da kaybeder. Aralarındaki fark, onların trajedilerini farklılaştırır. Corinne’in kaderi daha baştan kötüdür, çünkü her iki dünyaya da ait olamamıştır. Ford ise, kişisel dünyasını, kendisi ve toplum arasındaki uçuruma bir köprü kurmaya çalışırken feda ettiğinde kendisini mahveder. Ford, Corinne’i, Salinger’ın “öteki kadın”ı Bunny için terk eder. Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar (Kasım 1955) adlı öyküdeki kaynana kadar anlayışsız ve kuruntulu, “Yeşil Gözlüm, Al Dudaklım” (Temmuz 1951) adlı öyküdeki seks düşkünü kadın kahraman kadar ahlaksız olan Bunny, Salinger’ın toplumunu simgeler; içinde yetiştiği, yetişkinliğin ve zinanın aynı anlama geldiği, yozlaşmış, maddeci, sevgisiz dünya. Uyumsuz kahraman; bu sahte değerlerin, sahte tanrıların ve “şarlatanlar”ın dünyasının karşısında, kendi tat alma duyusunun yeterli olmadığını anlar.

“Tepetaklak Orman”daki merkezden sapmış görüş, “Muz Balığı İçin Mükemmel Bir Gün” (Ocak 1948) adlı öyküde, dikkat çekecek kadar ilerlemiştir. Öyküde, Glass Ailesi, ailenin en büyük oğlu Seymour Glass’ın yirmi beş yaşında intihar etmesiyle sahneye çıkar. Joe Varioni, Vincent Caulfield ve Raymond Ford’un kalıbından geliştirilen Seymour, tüm Glass Ailesi için bir prototip olur: duyarlı, zeki, hayal gücü kuvvetli, sevecendir ve tuhaf bir mizah duygusunu ve ağır basan modern dünyaya uyumsuzluk duygusunu kendinde birleştirir. Holden Caulfield gibi Seymour da sevgiyle doludur, ancak bu sevgiyi verebileceği kadar değerli bir şey yoktur. Salinger, çevresindeki yetişkinlerden herhangi birisiyle iletişim kuramayacak kadar yeteneksiz olan Seymour’un sahildeki küçük bir kızla arasında geçen hoş konuşmaları art arda sıralar. Seymour’un dış dünyayla iletişim kurmadaki, o dünyada o dünyanın koşullarıyla yaşayabilmedeki yeteneksizliğine olan trajik takıntısı, onu öldüren ve Glass Ailesinin geri kalanına da bela olan şeydir.

 “Sarsak Dayı Connecticut’ta” adlı öyküde, Walt Glass, kadın kahramanın –Eloise’in– ölmüş sevgilisidir. Daha önceki kadın kahraman Lois Taggett’i andırır şekilde, Eloise de kendini adi bir varoş mahallesinin ortasında, sevgisiz bir evliliğin tutsağı olmuş bir halde bulur. Tıpkı Holden ve Seymour gibi, Eloise de sevgisine değer hiçbir şey bulamayacağını düşünür. Bu yüzden de, savaşta anlamsız, garip bir patlamada yaşamını kaybeden Walt’ın hatırasından başka hiçbir şeyi –ne kocasını, ne evini, ne de çocuğunu– sevmez. Salinger’ın tipik toplum görüşünü yansıtan öykü, yalnızca sevginin ve iletişimin kaybıyla değil, masumiyetin kaybıyla da özellikle ilgilenir. Eloise’in dili, yaşamının sıradanlığıyla (filmlerle ve giyim kuşamla) durmadan fakirleşir. Yalnızca iletişim araçlarının eksikliği değildir sorun, hakkında konuşacak konu da yoktur. İşin ironisi, Eloise’in kendisinden sıyrılma ihtiyacıyla iletişim araçları ve hakkında konuşabileceği konular (duyarsız, aptal arkadaşı Mary Jane’in açtığı) arasındaki uyuşmazlıkta yatmaktadır. Eloise miyop kızı Ramona sayesinde artık masumiyetini kaybettiğini anlar. Sevgiden yoksun Ramona, kalın camlı gözlüklerinin –merkezden sapmış görüşünün– renklendirdiği hayali bir dünyada yaşamaktadır. Hayali simgeleri Micky Mickareeno ve Jimmy Jimmareeno yalnızca onun kendi yalnızlığını değil, annesinin evliliğinin vaziyetini de yansıtmaktadır. Eloise’in Ramona’ya –Walt’ın masumiyetinin yeniden vücuda gelmiş haline– saldırısı, masumiyetin geri alınması mümkün olmayan bir şey olduğunu kavrayışıyla sonuçlanır. Kendi kendine acıması, her iki masumu –Walt’u ve Ramona’yı– bağrına basan bir şefkat şeklinde dışa vurur. Eloise’e kalan tek şey, geçmişteki masumiyetinin yeniden doğrulanmasıdır: “Hoş bir kızdım, değil mi?” 

En güzel iki öyküsü olan “Teknede” (Nisan 1949) ve “Esmé İçin- Sevgi ve Sefaletle” (Nisan 1959) adlı öykülerdeki çocuklar, Salinger’ın masumiyet inancını yeniden olumlamış olsaydı, yazar, “Teddy” (Ocak 1953) ve “De Daumier-Smith’in Mavi Dönemi” adlı öykülerinde, kaybedilmiş masumiyetin gizemcilikle geri alınmasına bir şans verirdi. Ancak “Teddy” alışılmadık bir düzenle bozulur ve “De Daumier-Smith” gizemli deneyiminin etkisini bulandıran bir odak dağınıklığından muzdariptir. “Deneyim”in –“herkes bir rahibe” açıklamasının– muğlaklığı, Glass Ailesinin sağlam bağlarına hiç de tesadüfi olmayan bir şekilde dönen Franny’de daha keskin bir şekilde işlenmiştir. Franny Glass, üniversitede bir partinin verildiği bir hafta sonunda, üniversiteli arkadaşlarının “sahteliklerini”, uyumluluklarını ve anlamsızlıklarını kabullenemediği için krize girer. Sarmaşık Ligi’nden1  erkek arkadaşına ve onun temsil ettiği her şeye yabancılaşan Franny, “İsa duası”nı üst üste defalarca tekrarladığında kalp atışlarının Tanrı’yla uyumlu hale geldiğini keşfeden bir Rus çiftçiyi anlatan mistik bir kitabın etkisiyle içine kapanır. Daha fazla katlanamayacağı bir çevrenin tetiklediği psikosomatik kasılmalar geçiren Franny, ilginç bir biçimde cenin pozisyonu alarak dua edebileceği bir tuvaletteki rahatsız mahremiyet için, bir restoranın rahatlığını elinin tersiyle iter. Öykü, bir bilmeceyle sonuca bağlanır: Franny bir hacının yolunu mu seçecektir yoksa bir üniversite öğrencisinin yolunu mu?

Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar, Seymour Glass’ın intiharından önceki günlerine bir yolculuktur. Salinger’ın Seymour’u diriltmesi, yalnızca önceki öyküsü “Muz Balığı İçin Mükemmel Bir Gün”e ışık tutmak için değil, uyumsuz kahramanın gelecekteki evriminin anahtarını içinde barındırdığı için de önemlidir. Sorun, artık yalnızca toplumla bir arada yaşama sorunundan çok, iyi bir yaşam sürme sorunu haline gelmiştir. “Muz Balığı İçin Mükemmel Bir Gün” ve “Sandalda” gibi daha önceki çalışmalarının tersine, düzensiz olan bu dağınık öykü, tüm Salinger öykülerinde bulunan öğeleri içerir. Bu öğeler şunlardır: Zen Budizmini, toplumunun dogmacılığıyla bağdaştıramayan, perişan uyumsuz kahraman; nişanlısının sıra dışı dünyasını paylaşamayan sıradan, yanlış yola sapmış bir kız; Seymour’un, eşcinsel olduğunu çünkü kendi düğün törenine gelmeyecek derecede mutlu olduğunu ima eden, zarar verebilmek için yeteri kadar duyarsız ve çok bilmiş olan, görgüsüz bir antagonist; tarafsız görünmeye çalışan ancak Seymour’un yaşamında kişisel bir hissesi olduğu açıkça görülen anlatıcı; ve sevginin, iletişimin ve iyi değerlerin kaybedilmiş olduğu boğucu bir çevre. 

Stephen Dedalus ve Tonio Kruger gibi, belki de daha çok Kafka’nın Açlık Sanatçısı gibi, Salinger’ın uyumsuz kahramanı da, sanatıyla ruhunu uzlaştırmaya çalışan bir sanatçıdır. 

Seymour şöyle söyler: “İnsan sesi, yeryüzündeki her şeyi kirletmek için komplo kurar.” Gerçekten de, Salinger’ın tüm yazılarında, konuşulan sözlerden duyulan bir kuşku vardır: “Sarsak Dayı Connecticut’ta”da, “Muz Balığı İçin Mükemmel Bir Gün”deki telefon görüşmelerinde ve “Yeşil Gözlüm, Al Dudaklım”da yer alan konuşmalar, konuşma aracılığıyla iletişim kurmaya çalışmanın umutsuzluğunu resmeder. Aynı zamanda Salinger, kahramanları için iletişim kurma biçimi olarak yazılı sözcükleri seçmiştir. Joe Varioni bir yazardır; Raymond Ford bir şairdir; ve Teddy ve Seymour da günlük tutmaktadır. “Fransa’da Bir Delikanlı”da (Mart 1945), “Tanıdığım Bir Kız”da (Şubat 1948), “Bu Sandviçte Mayonez Yok”ta ve “Esmé İçin-Sevgi ve Sefaletle”de, mektup bir iletişim yeteneğidir. Franny için önemli olan şey, kitabıdır. Konuşmadan daha uzun süren yazma eylemi, sanatçının dürüstlüğünü ve yaratıcılığını simgeler. Stephen Dedalus ve Tonio Kruger gibi, belki de daha çok Kafka’nın Açlık Sanatçısı gibi, Salinger’ın uyumsuz kahramanı da, sanatıyla ruhunu uzlaştırmaya çalışan bir sanatçıdır. 

Eğer sanatçı yazarak iletişim kurarsa, din adamı susarak iletişim kurar: bu Zen’in çelişkisidir. Zen Budizmi, başlıca sınırını insanla doğa arasındaki, Martin Buber’in “Ben”i ile “Ben” dışındaki bir nesne –sen– arasındaki ilişki üstüne yerleştirir. Bu elzem ilişki yoksa, hiçbir iletişim olamaz. Bu yüzden “iki elin sesi”, ilişkinin sesidir. İki ortaktan –ki bunlara özne ve nesne denebilir– birinin yokluğunda, hiçbir ses olamaz. “İki elin sesi” arayışı, ruhani yaşamda son bulur. Bu nedenle sanat imgelemin yoludur, Zen de ruhun yolu. Salinger, her şeyden önce karakterlerinin ruhlarıyla ilgilenir. 

Bununla birlikte, ruhun yolunu benimsemek başkadır, gerçekten o yolu takip etmek başkadır. Kahraman, kişisel dünyasını sosyal dünyaya tercih etmekle, Batı’nın sosyal sorumlulukla ilgili temel ilkesiyle uzlaşmıştır. Salinger’ın kahramanları, saf ruhani dünya ile yozlaşmış sıradan dünya arasında uzlaşma sağlamaya değil, kendilerini sosyal dünyadan uzaklaştırıp kişisel dünyaya kaçmaya çalışır. Çünkü kişisel dünyayla ruhu birbirine karıştırırlar. Bu nedenle Holden, çavdar tarlasında bir yakalayıcı –yani çocukların masumiyetinin koruyucusu– olma şansı için evini terk eder. Ancak Holden, aslında kişisel dünyasında sürdüreceği bir yaşam için uygun özelliklere sahip değildir; dışarıdaki dünyayı fazlasıyla sevmektedir ve bu dünyayı gerçekten terk etmek için çok zayıftır. Başladığı kadarıyla kalır; gittikçe artan acıların içinden geçen tuhaf bir delikanlı olarak… Keza Seymour da, Zen’in yolu için yeterince güçlü değildir. Tüm mükemmel özelliklerine rağmen, her gününü içinde geçirmesi gereken sosyal dünyanın gerçekleriyle Zen düşünüsünü çözebilmek için donanımsızdır. Kutsal adamın yolu gerçekten de zor bir yoldur, hem Holden için hem de Seymour için çok zor bir yol… Bu bağlamda, Salinger’ın bir kahraman olan uyumsuzu, gerçekte uyumsuz olan bir kahramandır. Toplum içinde bir uyumsuzdur, çünkü uymayı reddeder ve kişisel dünyasında bir uyumsuzdur çünkü “ruhun karanlık gecesinin” içinden geçip gidemez. Zen’in yolundan gitmek için fazlasıyla Batı kültürünün ürünü olan uyumsuz kahraman, seçeneklerinin yalnızca bu ikisinden ibaret olduğunu ve onlardan birinin zaten olanaksız olduğunu düşünerek ölümcül bir hata yapmaktadır. 

Salinger’ın kahramanı için yaptığı seçim, aslında bir dinsel sorundur; ahlaksız bir dünyada, ahlaki bütünlüğe, sevgiye ve kurtarılışa erişme sorunu… Salinger’ın son öyküsü Zooey (Mayıs 1957), T.S. Eliot’ın Kokteyl Parti adlı oyunu ile karşılaştırılarak bu yorumun ne kadar anlamlı olduğu açıkça ortaya konabilir. Çünkü bu iki eser birbirine sanıldığından çok daha fazla benzemektedir. Kendi kişisel durumlarını açıklamak için hem Salinger hem de Eliot, temelde aynı kalıbı ve karakterleri arasındaki ilişkileri kullanmıştır. Oyunun kahramanı; kurduğu anlamsız ilişkilerin gereksizliği üstüne kafa yoran, Celia isminde duyarlı bir genç kadındır. Celia’nın karşısına, kurtuluşu için gerekli fırsatlar çıkar. Benzer şekilde Zooey adlı öyküde de Franny’yi, bıraktığımız yerde, hâlâ üniversite ortamından bezmiş bir halde evinde oturmuş, okula dönmekle rahibe olmak arasında bir karar vermeye çalışırken buluruz. Celia, “Kurtulmak istiyorum/Erişemeyeceğim bir şeyi bunca arzulamaktan/Ve asla ona erişemeyecek olmanın utancından” şeklindeki sözleriyle, bayağı akademik atmosferden kurtulma ihtiyacı ile bu ortamı terk etmenin imkânsız olduğu duygusu arasında sıkışıp kalan Franny adına da konuşmaktadır. Yine Celia, “Biriyle konuşmak değerli görünmüyor artık,” dediğinde de, bu pekâlâ Franny konuşması olabilir.

Hem Franny hem de Celia aynı belirtileri göstermektedir: aşkta düş kırıklığı, yalnızlık ve yabancılaşma, boşluk ve başarısızlık. Celia, başarısızlığının “kefaretini ödeme” zorunluluğu hissettiğini söyler. Franny ise, kaybettiğini düşündüğü şeyi geri kazanmaya çalışırken tekrar tekrar duasını mırıldanarak “kefaretini” öder. Ayrıca iki kadın da aynı seçeneklere sahiptir. Psikiyatr Reilly, Celia’ya bir seçim yapması gerektiğini –ki buna “tedavi şekli” demektedir– söyler. Bu seçim; dünyayla “barışma” ya da ruhani sınırı aşmak için dünyayı reddetme arasındaki bir seçimdir. Benzer şekilde Zooey, Franny’ye aktris olmakla rahibe olmak arasında bir seçim yapması gerektiğini söyler. Terimlerin, sosyal olmaktan (seçim, içe yönelimli olmakla dışa yönelimli olmak arasında ya da fikir adamı olmakla düzen adamı olmak arasında değildir) çok ruhsal olmaları (seçim, kurtuluşun bir biçimiyle bir başka biçimi arasındadır) önemlidir. 

Celia görevinin ne olduğunu sorduğunda, Reilly, seçeceği yolun görevini belirleyeceğini söyler. Hangi yolun daha iyi olduğunu sorduğunda ise, “Daha iyi olan ne bu yol ne de öteki/Her iki yol da gerekli./Ayrıca seçmek de gerek/Aralarından birini,” diye yanıtlar. Zooey, Franny’ye koşulları anlatırken, doğru yol diye bir şey olmadığını, herkesin yolunun kendi arzuladıkları ya da arzulamadıklarına göre belirleneceğini açıklar. “Arzularının sonuçlarını öy-lece terk edip gidemezsin. Neden ve sonuç kardeşim, neden ve sonuç. Şu anda yapabileceğin tek şey, rolünü oynamak. Eğer istiyorsan, Tanrı için oyna – Tanrı’nın oyuncusu ol, eğer istiyorsan.”

Eliot gibi Salinger da, dünyadan geçen patikanın sınıra giden yol kadar hızlı bir şekilde kurtuluşa ulaştığını keşfeder. Bununla birlikte, Celia sınırı seçerken, Franny dünyayı seçer. Seçimler sırasıyla Anglikan ve Amerikan mizaçlarının arasındaki farka dayanır. Chicago Review’de (1958) William Wiegand, Franny’nin “Hıristiyan aşkı” kucaklamasının, uyumsuz kahramanın –namı diğer muz balığının– dünyayla barıştırılması olduğunu belirtir. Franny’nin rahibe olmak için yolundan sapmasının, uyumsuz kahraman imgesinin inkârı olduğuna dikkat çeker. Zooey Franny’ye şöyle söyler: “Ucubeyiz, hepsi bu! O iki serseri [Seymour ve onun ikizi, öykünün anlatıcısı Buddy], bizi bir güzel alıp acayip standartlarıyla ucubelere çevirdi. Hepsi bu! Biz ‘Dövmeli Kız’ız ve hayatımızın geri kalanında bir dakika huzur bulamayacağız, ta ki herkese dövme yapılıncaya dek.” Dini yaşamda değerli olan şey “tarafsızlık”tır, ama uyumsuz kahraman egosunu kutsallığın kıstası olarak kullanarak, onu kibirlilik addederek hata yapmıştır. Şunu unutmuştur: “Bu, senin değil Tanrı’nın evreni kardeşim ve egonun ne olup ne olmadığı konusunda son sözü O söyleyecektir.” Eyüp Peygamber gibi, uyumsuz kahraman da en büyük günahı işlemiştir; ruhani kibir. İnançlı olmakla dindar olmak arasındaki, Tanrı’nın dünyasıyla kendi kişisel dünyası arasındaki ayrımı anlamamıştır. Bu nedenle Franny, ruhani merkezini aramakla öyle meşguldür ki, annesinin tavuksuyu çorbasının “kutsanmış” olduğunu fark edemez. 

Duyarlı masum, dış dünyada bulunmayan içten sevgiyi ve iletişimi bulmak için ailesine dönmelidir. Dış dünyanın sosyal baskısının karşısında dengesini korumasına ve ahlaki bütünlüğünü dengede tutmasına ailesi yardımcı olur. 

Ancak Franny ile önceki uyumsuz kahramanlar arasında dağlar kadar fark vardır. Holden Caulfield sıkıntılıyken evden kaçarken, Franny eve döner. Eşsiz görüsünü gerçeklikle hiçbir zaman uzlaştıramamış olan uyumsuz kahraman, toplumuyla iletişim kurabileceği bir düzlem bulamamıştır. Ahlaklı bir insanın ahlaksız bir toplumda nasıl yaşayacağı şeklindeki bilmece, daha önceden yalnızca umutsuzlukla, intiharla, “Donkişotvari hareketlerle” ya da gizemli açımlamalarla çözümlenirken, Salinger artık yanıt anahtarını Glass Ailesinin eline tutuşturmuştur. Dünya, yanlış anlamalarla ve yabancılaşmayla dolu çok büyük bir dünyadır. Duyarlı masum, dış dünyada bulunmayan içten sevgiyi ve iletişimi bulmak için ailesine dönmelidir. Dış dünyanın sosyal baskısının karşısında dengesini korumasına ve ahlaki bütünlüğünü dengede tutmasına ailesi yardımcı olur. Bu nedenle aile; benliğin ve toplumun buluştuğu, ahlaki ve etik dünyaların uzlaştırıldığı bir yer haline gelir. Glass Ailesi, O’Neill ve Wolfe aileleri gibi parçalanmış ailelerin hâkim olduğu bir dönemde, çarpıcı bir olumlamadır. Ailenin ve sosyal sorumluluk kavramının olumlanması, gelenekçi Yahudi-Hıristiyanlığı bakımından, geleneksel olarak ahlakidir. 

Kokteyl Parti ve Zooey yalnızca özde Hıristiyan olmakla kalmaz, aile birimi ile de ilgilenir. Arthur Miller, Kokteyl Parti’nin temel zayıflığının, eserin şiirsel dilinin, ailevi konusuna uygun olmayışında yattığını belirtir. Aynı şekilde, Salinger’ın son öykülerinin biçimi, onların etkileyiciliklerini azaltmış olabilir. Çünkü öyküler, “Sarsak Dayı Connecticut’ta” ve “Muz Balığı İçin Mükemmel Bir Gün”ün gerçekçilik biçimini korurken, yazar ve seçtiği konu arasındaki mesafeyi de bulanıklaştırır. Bu estetik mesafe yoksunluğu, karakterler arasındaki etkileşimden çok, yazarla karakter arasında bir kişisel etkileşim yaratır. Öyküler, okurun dikkatini karakterin açımlanmasından çok, yazarın açımlanmasına çeker ve Salinger’ın okur kitlesini onun meraklılarına ve genelde sorunlu ergenlere indirger. Okuyucuları müritlere, özel bir kitleye dönüşür; karakterleri “bir parça dindarlık kokusu yaymaya” başlar ve sorun ve çözümün anlamlılığı, verdiği gerçeklere oranla, dizilişi bakımından çok basmakalıp ve hatta saçma görünür. Zooey duş alırken annesi banyoyu terk etmeyecektir, Zooey’nin estetik bütünlüğüne böylesi merhametsizce davranılabilir mi? 

Salinger’ın kısa öykü biçimiyle son denemesi garip ve yapmacık görünse de, onu yalnızca farklı olan bir şeyin ilginç ama boş girişimi olarak lekelemeye gücümüz yetmez. Salinger, biçimsel sevimliliğin ciddi bir içeriğin üstünde hâkimiyet kurmasına izin vermek için fazla bilinçli ve özenli bir sanatçıdır. Ancak biçimleri ne olursa olsun, yazarın öyküleri; okuyucunun, dışarıdan önemsiz ve anlamsız görünen olayların ve olguların içindeki büyük önemi keşfetmesini sağlayan, merkezden sapmış ahlaki görüyü içermeye devam eder. Salinger; seksin, şiddetin ve ahlaksızlığın umumi afyon etkisine boyun eğmeden, “darbe almışlık” ya da usanmışlık gibi popüler tavırları takınmadan, bugün karşılaştığımız en önemli ve karmaşık ahlaki sorunları, bir mizah ve sevecenlik eşliğinde sahnelemeyi sessizce başarmıştır. 

İngilizceden çeviren: Yonca Yalçın Çakmaklı

1Sarmaşık Ligi (Ivy League), üyeleri Amerika’daki en iyi üniversiteler olan, seçkin bir kesimin kabul edildiği üniversiteler birliğidir. (ç.n.)

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Sallantıya Karşı Duruş: Doğudan Bir Es..Ahmet Özbek
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Pierre Macherey

22 Mayıs 2026

Güvenlik Fetişizmine Odaklanmış Bir Dü..

Batı toplumlarını köklü bir biçimde değiştiren şeylerde biri de, güvenlik söz konusu olduğunda bu denli takıntılı davranışlar sergilemek. Bizlere artık sadece korku yol gösteriyor, peki bunun ne anlama geldiğinin farkında mıyız?  Covid pandemisi esnasında dik..

Devamı..

Bir Kürtçe Direnişi ya da Mehmed Uzun

Cafer Solgun

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024