Boş Tabak, travmayı aile sofrasının küçük sessizliklerinde arayan bir iç hesaplaşma romanıdır.
Bireyin kişilik ve karakter kazanmasında onun hamurunu en baştan itibaren yoğuran ailenin etkisini yadsıyamayız. İçine doğduğumuz aile, nasıl birisi olacağımızdan hayata bakışımıza kadar pek çok şeyi şekillendirir. Mutluluğumuz da mutsuzluğumuz da, huzurumuz da refahımız da çoğunlukla aileyle olan ilişkimizle, ona bakışımızla ilgilidir. Sanatın tüm dallarının aileyi ele alışı, işleyişi ve tüketemeyişi de buradan kaynaklanır.
Tuğçe Çakır’ın Timaş Yayınları tarafından yayımlanan Boş Tabak isimli kitabı da aile ve bireyin ailesiyle ilişkilerine odaklanan bir kitap. Bir akşam yemeği masası etrafında başlayan yüzleşmeler zamanı geçmişe ve geleceğe doğru bükerek ilerler. Herkesin bastırdığı, anlatmaktan çekindiği ya da korktuğu bir hikâyesi vardır; Boş Tabak da tam bu hatta ilerleyen travmayı büyük olaylardan çok gündelik suskunluklarda, yemek masasında, çay kaşığı sesinde, “büyütme” denilerek küçültülen duygularda arayan bir roman.

Romanın merkezinde Zehra yer alır. Kapıyı açtığı andan itibaren neyle karşılayacağını hem bilir hem de bilemez. Çünkü ailelerimiz hem öngörülebilir hem de çoğunlukla öngörülemezdir. Ailesinin evine dönen Zehra çocukluğundan beri içinde biriken eksikliklerle yüzleşeceği sembolik bir sofraya oturur. Annesi, babası Berat ve kardeşi Şeyda’yla aynı masada buluştuğu bu akşam, görünürde sıradan bir aile yemeğidir; fakat Zehra’nın getirdiği “Aile Sohbet Kartları” ve kayıt cihazı, bu sıradanlığı kırar. Kartlar, yıllardır konuşulamayanları açığa çıkaran küçük birer anahtara; kayıt cihazı ise sessizlikleri de saklamak isteyen bir hafıza nesnesine dönüşür.
Roman ailenin evini mekân olarak seçmiştir. İnsanın kişiliğini ve karakterini şekillendiren ilk topluluğun sınırları içinde kalırız. Çakır bununla da yetinmez ve bizi daha da dar bir çerçeveye bakmaya zorlar: Evin içindeki daha da dar bir alana, bir yemek masasında sıkışırız. Evde herkesin yeri bellidir: Baba pencere kenarında susan otorite, anne düzeni ayakta tutmaya çalışan yorulmuş merkez, Şeyda neşenin arkasına saklanan kırılgan çocuk, Zehra ise masanın ucunda ne tam içeride ne de tamamen dışarıda kalan kişidir.
Zehra kırgın, eksilmiş ve görülmemiş bir çocukluğun izlerini taşıyan bir kadındır; fakat roman onu yalnızca mağdur konumuna yerleştirmez. Onun hafızası da seçicidir, yaralıdır, zaman zaman kendi boşluklarını kendi cümleleriyle doldurur. Anne karakteri ise sadece ilgisiz ya da baskıcı bir figür değildir. Kendi annesiyle kuramadığı ilişkiyi, ev düzeni ve yemek üzerinden telafi etmeye çalışan, sevgisini kelimelerle değil hizmet ederek gösteren bir kadındır. Baba Berat da ilk bakışta suskun, uzak ve duygusal olarak kapalı bir baba figürü gibi görünür; ancak metin ilerledikçe onun da kendi yalnızlığı, ifade edemediği sevgisi ve çocuklarına ulaşmakta geç kalmışlığı açığa çıkar. Şeyda’ysa, romanın kuşaklar arası travma aktarımını görünür kılan önemli karakterlerden biridir. Başlangıçta daha hafif, daha neşeli ve daha korunmaya muhtaç görünse de, onun da aile içinde duyulmamış anıları vardır. Şeyda’nın ilerleyen bölümlerde kendi hayatını kurma isteği, özellikle evden ayrılma arzusu, ailedeki terk edilme ve kaybetme korkularını tetikler. Böylece roman, bireyselleşmeyi geride kalanlarda eski yaraları kanatan bir kopuş ihtimali olarak da ele alır.
Yemek masasında Zehra’nın getirdiği kartlar, hikâyenin geçmişine doğru kapı arılar. Ailenin ve romanın karakterlerinin benliklerine bakarız. Daha önce olmamış bir şey gerçekleşir ve karakterler birbirlerini dinlemeye, anlama başlar. Kırgınlıklar, yanlış anlamalar ve daha birçok şey ortaya çıkar. Bu sessiz ufak topluluk konuşarak iyileşmeyi keşfeder.
Masa toplanıp da akşam sona erdiğinde, her biri huzur içinde odalarına döndüğünde Zehra’yla baş başa kalırız ve onun zihnine konuk oluruz. Ailesiyle geçmişten bugüne kurduğu ilişki hem iş hem de özel hayatında kendini sınırlamasına sebep olmuştur. Zehra’nın hikâyesinde Arel karakteri ayrı bir damar açar. Arel, romantik bir aşk figüründen çok Zehra’nın bağlanma korkusunu görünür kılan bir aynadır. Onun sakinliği, bekleyişi ve Zehra’ya alan tanıyan varlığı, Zehra’nın alışık olmadığı bir duygusal güven ihtimalini temsil eder. Ancak Zehra için güven, aynı zamanda kaybetme riskidir. Çocukluğunda annesinin evi terk edişi ve dönüşünün açıklanmadan geçiştirilmesi, onun ilişkilerinde sürekli tetiklenen temel travmadır. Bu nedenle Arel’le kurulamayan ilişki dağılır. Zehra’nın keşfettiği şeyse bunun altında yatanlardır: Kalmaya, görünmeye ve gerçekten bağ kurmaya hazır olamadığını görür.
Metnin en dikkat çekici yanlarından birisi de kayıt cihazının dinlenmesiyle ortaya çıkar. Kaydı Zehra’yla birlikte dinlemeye başladığımızda okur olarak Zehra’nın zihninde yaşanmış gibi duran büyük yüzleşmelerin ne kadarının gerçekten gerçekleştiğini sorgulamaya başlarız. Bu tercih, romanı basit bir aile terapisi anlatısı olmaktan çıkarır.
Bununla birlikte roman yer yer imgelerini fazla tekrar eder. Sessizlik, buhar, tabak, boşluk ve kırık metaforları güçlüdür; ancak bazı bölümlerde yoğun tekrar, duygunun etkisini artırmak yerine azaltma riski taşır. Diyaloglar da kimi anlarda doğal aile konuşmasından çok, bilinçli bir yüzleşme diliyle kurulmuş hissi verir. Yine de finaldeki belirsizlik, bu yapaylığı kısmen anlamlı kılar; çünkü okur bu konuşmaların bir kısmını Zehra’nın biliçakışının yansıması olarak da görebilir.
Boş Tabak, travmayı aile sofrasının küçük sessizliklerinde arayan bir iç hesaplaşma romanıdır. Karakterimiz Zehra’nın hikâyesi çoğu okurun ummayacağı şekilde ilerler ve olgun bir kabullenişe varır. Romanın asıl cümlesi de burada saklıdır: Bazen insanı aç bırakan şey söylenmeyen sözlerin yıllarca aynı sofrada beklemesidir.






