Büyülü gerçekçilik edebiyatta farklı bir hal aldı ve görsel sanatlardaki suskun, gizemli havadan sıyrılarak kendine özgü bir yazın geleneği yarattı.
Büyülü gerçekçilik, fantezi ve mitleri gündelik yaşamla harmanlayan bir edebiyat yaklaşımı olarak özetlenebilir. Onun kendine özgü dünyasında hayalle gerçek arasındaki sınır ortadan kalkar ve büyülü olan şeyler sıradanlaşırken sıradan olan şeyler olağanüstü bir hal alır.
Aynı zamanda “muhteşem gerçekçilik” ve “fantastik gerçekçilik” olarak da adlandırılan büyülü gerçekçilik, edebiyat içerisindeki bir tür ya da bir üslup olmaktan ziyade yazarların gerçekçiliğin doğasını sorgulamak için başvurduğu bir yöntem. Olağanüstü şeyleri gündelik yaşama taşıyan fanteziler gerçek yaşamla bir araya gelir ve umulmadık bir biçimde hem topluma dair hem de insana dair içgörüler ortaya çıkmaya başlar. Büyülü gerçekçilik yalnızca edebiyatta değil, resim ya da heykel gibi başka sanat dallarında da görülür. Mesela Frida Kahlo’nun kendi otoportrelerinde gerçeğe yakın imgeler, bilinen hallerinden oldukça farklı bir havaya bürünür.

Hikâyelere nüfuz eden tuhaflıklar
Alelade insanların alelade yaşamlarını anlatırken kurgulanan hikâyelere tuhaf öğeler eklemek yeni bir şey değil. Emily Brontë’nin tutkulu ama tutarsız anti kahramanı Heathcliff’te ya da Franz Kafka’nın ansızın böceğe dönüşüveren Gregor’unda büyülü gerçekçiliğe dair unsurları görmek mümkün. Yine de şu an kullandığımız anlamıyla “büyülü gerçekçiliğin” ancak yirminci yüzyılın ortalarında, belli başlı sanat akımları ve edebiyat hareketlerinden doğduğunu söylemek mümkün.
Alman sanatçılar, 1920’li yılların başlarında olağan hayat akışına ilişkin rutin meseleleri tüyler ürpertici bir soyutlukta tasvir etmeye başladılar ve eleştirmen Franz Roh (1890-1965), bu eserleri tanımlamak için “Magischer Realismus” yani büyülük gerçekçilik terimini kullandı. Bu kullanım zaman içerisinde yaygınlaştı ve 1940’lı, 1950’li yıllarda hem eleştirmenler hem de akademisyenlerce farklı geleneklerden gelen sanat dallarına uygulanmaya başladı. Georgia O’Keeffe’nin (1887-1986) etkileyici çiçek tasvirleri, Frida Kahlo’nun (1907-1954) psikolojik otoportreleri ve Edward Hopper’ın (1882-1967) düşündürücü kent sahneleri büyülü gerçekçilik örneği olarak gösterilen eserlerdi.

Edebiyatta büyülü gerçekçilik
Büyülü gerçekçilik edebiyatta farklı bir hal aldı ve görsel sanatlardaki suskun, gizemli havadan sıyrılarak kendine özgü bir yazın geleneği yarattı. Kübalı yazar Alejo Carpentier (1904-1980) 1949’da yayımlanan “On the Marvelous Real in Spanish America” isimli denemesinde “lo real maravilloso” (olağanüstü gerçek) ifadesini kullandı çünkü Latin Amerika’nın yabanıl coğrafyasıyla birleşen dramatik tarihinin, dışarıdan bakan biri için gerçek olmaktan çıkıp fantastik bir havaya büründüğünü düşünüyordu. Carpentier’den kısa bir süre sonra edebiyat eleştirmeni Angel Flores (1900-1992), “gündelik yaşamın aleladeliğinden gerçek dışı ama bir o kadar da inandırıcı atmosferler yaratan” Latin Amerikalı yazarların eserlerini büyülü gerçekçi olarak niteledi.
Flores’e göre edebiyatta büyülü gerçeklik, Arjantinli yazar Jorge Luís Borges’in (1899-1986) 1935 yılında yayımladığı öyküleriyle başlar. Diğer eleştirmenler farklı isimler zikretseler de yaygın görüş, Latin Amerika edebiyatındaki büyülü gerçekçiliğin Kafka ya da Brontë gibi Avrupalı yazarların metinlerinde rastlanan gerçek dışı öğelerden bir hayli farklı olduğu ve bu yapının da temellerini Borges’e borçlu olduğudur. Aynı gelenekten gelen Hispanik yazarlar arasında Isabel Allende, Miguel Ángel Asturias, Laura Esquivel, Elena Garro, Rómulo Gallegos, Gabriel García Márquez ve Juan Rulfo gibi isimler yer alır.
Gabriel García Márquez (1927–2014) The Atlantic ile yaptığı bir söyleşide, sürrealizmin sokaklarda olduğunu söyler. García Márquez “büyülü gerçekçilik” terimini kullanmaz çünkü dışarıdan bakıldığında olağanüstü görünen durumların kendi ülkesi Kolombiya’daki Latin Amerika’ya özgü yaşam biçiminin doğal bir parçası olduğuna inanır.
Oysa günümüzde gerçek yaşamı fantezi ya da mitlerle harmanlayan her metin, eleştirmenler, yayıncılar, yazarlar ve ajanslar tarafından büyülü gerçekçilik akımı içinde kabul edilir. Dolayısıyla Kate Atkinson, Italo Calvino, Angela Carter, Neil Gaiman, Günter Grass, Mark Helprin, Alice Hoffman, Abe Kobo, Haruki Murakami, Toni Morrison, Salman Rushdie, Derek Walcott gibi çağdaş yazarların eserleri (ya da eserlerinin bazıları) büyülü gerçekçi metinler olarak nitelenir.

Büyülü gerçekçiliğin temel özellikleri
Büyülü gerçekçiliği kimi kurmaca türlerinden ayırt etmek zor olabilir. Ancak peri masalları büyülü gerçekçi anlatılar değildir. Korku hikâyeleri, hayaletlerle dolu öyküler, bilim kurgular, distopyalar, büyücülerle, büyülü kılıç ve efsanelerle dolu kurmaca dünyalar, paranormal kurgu ve absürdist metinler de büyülü gerçekçilik kapsamında yer almaz. Bir metnin büyülü gerçekçi geleneğinden sayılabilmesi için çoğunlukla şu altı temel özelliğe sahip olması gerekir:
- Mantığa, olağan hayat akışına aykırı durum ve olaylar: Laura Esquivel’in keyifli romanı Acı Çikolata’da evlenmesi yasak bir kadın, yemeklere sihir katmaya başlar. Amerikalı yazar Toni Morrison ise Sevilen’de çok daha karanlık bir dünyayı tasvir eder: kölelikten kaçan kadın kahraman, uzun zaman önce ölen bir bebek hayaletinin musallat olduğu eve taşınır. Morrison ve Esquivel’in hikâyeleri birbirinden oldukça farklıdır ama her ikisi de her şeyin mümkün olduğu bir dünyada geçer.
- Mitler ve efsaneler: büyülü gerçekçiliğe özgü tuhaflıkların çoğu alegorilerden, folklorik anlatılardan, dini mesellerden ve batıl inançlardan gelir. Mesela Ben Okri’nin Aç Yol isimli romanında anlatıcı Batı Afrikalı bir ruhtur. Yazarlar karmaşık olayları anlatmak için farklı yer ve zamanlardan gelen efsanelere başvurur, şaşırtıcı anakronizmleri kullanırlar. Örneğin Gürcü yazar Otar Çiladze, Yolda Bir Adam Gidiyordu’da Karadeniz yakınlarındaki bir ülkede meydana gelen yıkıcı olayları, eski bir Yunan efsanesiyle birleştirir.
- Tarihsel bağlam ve toplumsal kaygılar: gerçek dünyadaki siyasi olaylar, toplumsal hareketler, ırkçılık, cinsiyet ayrımı, hoşgörüsüzlük ve daha pek çok insani zaaf, fanteziler üzerinden hayat bulur. Örneğin Salman Rushdie’nin en bilinen romanlarından Geceyarısı Çocukları’nın Hindistan’ın bağımsızlık mücadelesi esnasında doğan kahramanı kendisiyle aynı saatte doğan binlerce çocukla telepatik olarak bağlantılıdır ve bu sayede ülkenin en önemli dönemlerinden birine ayna tutar.
- Doğrusal olmayan olay örgüsü ve zaman: büyülü gerçekçilikte karakterler zamanda yalnızca ileri değil geri de gidebilir, hatta geçmişle gelecek arasında sürekli zikzak çizebilir. Gabriel García Márquez’in Yüzyıllık Yalnızlık’ı doğrusal olmayan bu gelgitlerin en iyi örneklerinden biridir. Hayaletlerle dolu anlatıdaki ani yön değişimleri okurda olayların sonsuz bir döngü içinde yinelenip durduğu algısını yaratır.
- Gerçek yerler: büyülü gerçekçilik uzay kâşifleriyle ya da büyücülerle ilgili değildir. O yüzden Yıldız Savaşları’nı ya da Harry Potter’ı büyülü gerçekçi olarak niteleyemeyiz. Nitekim Salman Rüşdi, The Telegraph için yazdığı bir yazıda, “Büyülü gerçeklikteki büyünün gerçek yaşamdan köken aldığını,” söyler. Karakterlerin yaşamlarında olağanüstü olaylar meydana gelebilir ancak bütün karakterler gayet tanınabilir ve algılanabilir yerlerde yaşarlar.
- Gerçekçi üslup: büyülü gerçekçiliğin belki de en önemli özelliklerinden biri anlatıcının tarafsızlığıdır. Garip şeyler bir anda olup biter ama her ne olursa olsun karakterler bu gariplikleri sorgulama gereği duymaz.
Edebiyatı sınırlandıramayız
Görsel sanatlardaki her eserin dahil olduğu belli bir kategori olabilir ama edebiyatı bu şekilde sınırlandıramayız. Nobel ödüllü yazar Kazuo Ishiguro Gömülü Dev’i yayımladığında eleştirmenler kitabın türü konusunda epey bocaladı. Zira önlerinde ejderhaların ve devlerin dünyasında geçen bir hikâye duruyordu ama anlatıcı tarafsız, masalsı öğelerse abartısızdı: “Canavarlar şaşkınlık yaratmıyordu çünkü onlara gelene kadar endişelenecek çok şey vardı.”
Öyleyse Gömülü Dev hangisiydi – fantastik mi yoksa büyülü gerçekçi mi? Kim bilir, belki de bazı kitaplar yalnızca kendi türüne özgüdür.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






