Genet kimseye güvenli bir cennet vaat etmez. Onun vaat ettiği şey kötülerin dünyasıdır. Çünkü burjuva ahlakının hüküm sürdüğü bir toplumda ahlaktan söz edilemez.
Yeraltı edebiyatı, 19. yüzyılın ortaları ve 20. yüzyılın başlarında oluşmaya başlayan sert, aykırı, eleştirel, gerçekle hayalin ince çizgisinde bir edebiyat. Alkolizm, cinsellik ve sıra dışılığa yer veren ve dilini de sokak ağzına, sövmeye yaslayan isyankâr bir edebiyat türü. Kahramanları sıradan insanlar ve bize anlattıkları olaylar edebiyatçıların anti kahraman diye niteledikleri tipler. Yani onlarla bulunmaktan kaçındığımız ve korktuğumuz uyuşturucu bağımlıları, satıcılar, sokakta yatanlar, eşcinseller, transseksüeller, pezevenkler… Açıkçası “ötekiler” diye adlandırdığımız insanlar. Bu insanların dünyasına hiç girmeyiz ama bu tip edebiyat sayesinde onların görünmez dünyasına izleyebilir, değerlerin nasıl hırpalanıp hiçleştiğini gözlemleyebiliriz.
Yeraltı, normal insanlar için yolu sonu demektir. Tarih boyunca baskılara, şiddete, haksızlığa, sömürüye, ırkçılığa karşı direnen insanlık; bir şekilde kurulu düzene sürekli başkaldırmışsa, farklı düşünceler türemişse. Askeri darbelere maruz kalan ülkeler evler basıldığında siyasi içerik taşıyan dergiler, kitaplar o evde yaşayanları suçlu olarak delil saymış, yargılanmalarına gerek kalmadan işkence yöntemleriyle cezalandırılmışsa. İnsanlık onuru adına, hayatları pahasına yönetimlere başkaldıranlar yeraltında örgütlenmiş, para uğruna uyuşturucu satan örgütlerin faaliyetleri varsa. Günümüzde küçük yaşta işçi çalıştırılıyor, vergi vermemek için kaçak fatura oluşturuluyorsa yeraltı edebiyatından da söz etmemiz gerekiyor.
Ama maalesef “yeraltı” kelimesinin anlamları hayli geniş bir yelpazeye yayılıyor ve yeraltı edebiyatı diye adlandırdığımız bu türü bir çırpıda tanımlamak pek o kadar kolay değil. Ele aldığı farklı konuları, yaratıcı üslupla edebiyat dünyasına taşıyan bir ekol veya toplumun kabul gören değer yargılarına, yaşam biçimine doğrudan başkaldıran eserler diye basitçe tanımlayabiliriz.
Hayatla otoritenin reddiyle ilgili bir eylem olarak bu edebiyat türü doğrudan muhaliftir. Gilles Deleuze’un veya Stephane Hessel’in de dediği gibi, “Yaratmak direnmektir.” Yasadışıdır. Tehlikelidir. Politiktir. Yeryüzünün ve kurallarının reddidir. Yeraltında inenler “yeryüzü” nün kurallarını reddederler. Toplumun ikiyüzlü ahlakının tersine gerçekten de etiktir yeraltı edebiyatı. İçinden hayat akar, hiçbir şeyi dışlamadan.
Yeraltı edebiyatı öncüdür, farklıdır, kendi tarzını, kendi dilini, kültürünü, kültünü yaratır. Etkisi farklılığı ölçüsünde büyüktür. Kendi yolunu açar ve geçtiği yerde hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Dolayısıyla yeraltından söz ederken, yeraltından akan, beslenen, öncü, ezber bozan bir edebiyattan söz etmiş oluyoruz. Bir “tür” olarak değil, bir “eylem” olarak politik bir eylemden söz etmiş oluruz.
1998 yılında Tiyatro Stüdyosu, Türkiye’de ilk kez çağdaş Fransız edebiyatına damgasına vurmuş Jean Genet’nin Balkon adlı oyunu sahnelediğinde izlerken epey sarsılmıştım. Meğer Jean Genet’nin kendisi de bir hırsızmış. Hırsız, eşcinsel, mahkûm. Ama aynı zamanda oyun, deneme ve roman yazarı, şair, politik aktivist, düşünce adamı olarak birçok sıfatı da taşıyan bir kimlik. Hep kalıplara, toplumsal değerlere karşı durmuş bir anarşist. Genet bir fahişenin oğluymuş ve yaşamının büyük bir kısmını hapishanede geçirmiş.
Jean Genet kendini günlüğünde şöyle tanıtıyor: “Bu günlükte beni hırsızlığa iten nedenleri gizlemek istemiyorum; bu nedenlerin en basiti karnımı doyurma zorunluluğu idi; ama seçimime hiçbir zaman başkaldırma, acı, öfke ya da herhangi bir benzer duygu eşlik etmedi. Tam tersine, serüvenimi çılgınca bir özenle, ‘kıskanç bir özenle’ sevişmek için bir yatak, bir oda hazırlar gibi hazırladım: Suç işlemek için kalktı kamışım.”

1956’da yazdığı Balkon adlı oyununda yeryüzü egemenlerini alaycı ve acımasız bir dille eleştirir. Bu eser, diğer oyunları, hatta bütün eserleri içinde en çarpıcı olanı olarak kabul edilir. Balkon oyununda Genet dünyayı insanların düşlerini gerçekleştirdikleri bir randevuevi olarak niteler. Bu genelevde general, başpiskopos ve yargıç bir araya gelirler. Hepsi de saygın bir makama sahiptir. Bu kimliklerin simgesel göndermesi de ordu, kilise ve yargı kurumlarıdır. Aralarında bir de bir makama ulaşmak ve sonunda bir anıt mezar sahibi olmak isteyen bir polis şefi vardır. Müşteriler kendi hayalleriyle örtüşen salonlarda o hayalleri oynarlarken, genelevin dışında da bir devrim hareketi vardır. Genelevdekiler polis şefini beklerken Chantal adındaki fahişe de devrimcilere katılır. Gerçek general, yargıç ve piskopos, devrimciler tarafından saf dışı bırakılırken, kraliçe geneleve bir elçi göndererek statükoyu yeniden oluşturmak için onların yardımını isteyince genelevin Madam'ı ve çalışanları, müşterileri gerçek kişiler gibi “balkon”da boy göstermeye hazırlarlar.
Madam “illüzyonlar evi” ve “yanılsamalar evi” diye tanımlar genelevi. İsteyen müşterilere rol oynanan, çeşitli odalardan oluşuyor genelev. Odakta, oyun oynayarak kendini tatmin etmek için geneleve gelen insanlar görülür. Burada önemli bir buluş söz konusudur. Öyle ki oyun oynamak, insanın en temel ihtiyaçlarından olan cinsel ihtiyacının yerini almıştır. Patroniçe İrma’ya insanlar para vererek belli bir süre başpiskopos, yargıç, cellât gibi olmak istedikleri kişileri oynarlar. Bunun için gerekli kıyafetler hazırdır. Süre dolduğunda herkes kendi kimliğine geri döner. Balkona gelenler, burada oynadıkları oyunlarda gündelik yaşamda kendilerini ezen üst düzey yetkililerin kimliğini alarak bir süre de olsa aynı şeyleri başkalarına uygulamak yoluyla bir rahatlama yaşarlar. Dışarıda bir iç savaş sürmekte, yönetime karşı ayaklanan asiler direnmektedir. Asiler oyunda genelevi de gözetlemektedirler. Ancak oyunda asileri görmeyiz. Bu anlamda oyunu izleyen seyirci dolaylı olarak asilerle özdeşleştirilmiş olur.
Genelevde görevli olan fahişeler ise her gelen müşterinin fantezisini yerine getirerek, onları kendilerini “yargıç”, “piskopos”, “polis” gibi hissetmelerini sağlar. Genelevin patroniçesi İrma’nın dediği gibi, “Kerhaneye gelen müşteriler, her şeyin mümkün olduğunca sahici olmasını istiyor. Ben bu kuruluşu bir yanılsamalar evi olarak görüyorum. Ama ben buranın sadece yöneticisiyim. Buraya her gelen içeri girdiğinde kendi senaryosunu getirir. Bana salonu kiralamak, aksesuarları ve kostümleri temin etmek kalıyor”.
İrma bütün odaları ve dış dünyayı gözler, bütün oyunlar kontrolü altındadır. Ancak dışarıdaki isyan büyüyünce kraliçe ve diğer üst düzey yetkililerin görevleri sona erdiğinde İrma kraliçe olur. Böylece oynanan roller gerçek kimliklere, oyun yaşama dönüşmüş, gerçek ve oyun birbirine karışmış, düzen altüst olmuştur. Böylece izleyici için de neyin gerçek neyin oyun olduğuna kara vermek imkânsız hale gelir ancak yazarın amacı da budur. Gerçek sandığımız yaşam koca bir oyun, üstlendiğimiz kimlikler sahtedir. Genet’e göre yaşam, bir kerhane. Ve bu kerhanede birtakım oyunlar oynanıyor, ama maalesef yaşam böyle bir şey ve ne yazık ki büyük bir pislik.
Oyunun gerçeğe dönüşmesi oyun kişileri tarafından arzulanmaz. Hatta oyun, oyuncuların oyunun gerçeğe dönüşmesinden kurtulmak için çırpınmalarıyla son bulur. Oyunun sonunda Irma kraliçe kimliğinden kurtulmak istemektedir. Çünkü oynadıkları kimliğe bürünen oyun kişileri için artık arzulanacak, taklit edilecek bir kimlik, bir oyun alanı kalmamıştır. Düzen alaşağı edilmiştir aniden. Rol oynayanlar açıkta kalmışlardır. Madam Irma da işinden olur. Ayaklananlar için de isyan edecek özne ortadan kalkmıştır. Onlar da açıkta kalmış olurlar. Oyun/fantezi ile gerçek birbirine müdahale ederken ve birlikte yaşarken gerçek oyunu ele geçirmiş olur.
Sahte ile gerçek birbirine girdiğinde yalan olanın (oyuncunun) taklit edeceği kişi ortadan kalkar. Gerçek olmayınca fantezi de olmaz. Fantezi olmayınca gereğin gerçek olmadığı gerçeğine katlanamazlar. Gerçek koca bir yalandır. Böylece Balkontiyatro oyunlarının da yaşam oyunlarının da hiç bitmeyeceğinin söylenmesiyle noktalanır. Çünkü yaşam zaten bir oyun, yaşamak ise oyun oynamaktır. Her şeyin oyun olduğu bir dünyada gerçek bir kimlikten bahsetmek olanaksızdır.

“Balkon” ya da “Yanılsamalar Evi” ismi de oyunun izleyiciye göstermek istediğiyle örtüşür. Balkon, evin dış dünyaya açılan alanıdır. Bu mekân hem dış dünyayı evin içine taşır hem evi dış dünyayı açar. Bu yapısıyla balkon hem dış dünyaya hem iç dünyaya ait bir alandır. Yani iki kimliğe sahip bir yerdir. Oyunda gerçek ile oyun, dışarı ile genelev karşıtlığı balkonda cisimlenir. Ne evin içinde ne de sokakta olduğumuz balkon neyin gerçek neyin sahte olduğunu bilmeden durmadan oyun oynayarak var olmaya çalıştığımız yaşamı simgeler. Genet bu ortamı, toplumdaki güce dayalı rolleri ortaya koymak için kullanır. Örneğin, sadomazoşist sahnelerden birinde müşterilerden biri, bir hırsızı cezalandıran bir yargıcı oynar. Böylece yargıç, cellât ve suçlunun rolleri ortaya çıkar. Genet’ye göre iktidar yapısının üst basamaklarında bulunan herkes aktördür ve tüm jestleri sahtedir.
Genet yerleşmiş kodların saçmalığını her fırsatta gözler önüne serer. İyilik ve kötülük, masumiyet ve suçluluk gibi zıt ilişkiler üzerinde yapılanan kavramların birbirine dönüşebileceğini göstermiş, kimlikler ve iktidarlar arasındaki sınırları da tanımadığını ortaya koymuştur. Genet’nin tiyatrosunun temelini oluşturan kılık değiştirme, kendini maskeleme ve gerçeğin yerine suretini geçirme üzerine kuruludur. Kahramanları, birer simge ya da canavar, garip yaratıklar yani anti-kahramanlardır.
Genet tiyatrosunun bir özelliği de oyuncuların oynadıkları rolün, rol oynadıklarının altını çizerek oynamaları. Genet’in oyuncusu için doğal olalım, gerçekçi olsun diye bir kaygı yok. Bunun tam tersi. Teatral olmalı, rol yaptığının izleyiciye aktarılması gerek.
Genet oyunu yazarken hareket noktası İspanya İç Savaşı ve faşistlerin cumhuriyetçileri yenilgiye uğratmasıydı. Devrimcilerin yılmasını bir dirençsizlik olarak gören ve hayal kırıklığına uğrayan yazar, yozlaşmış yönetici güçlerin karşısına devrimci simgesi olarak bir fahişeyi çıkartıp karşıtlığını ortaya koyar. Oyunun politik yapısı yazıldığı andan itibaren birtakım çevreleri rahatsız eder; oyunu müstehcen buldukları bahanesinin arkasına saklanırlar. 1957’de Londra’da oynanması büyük bir sorun olur. Ama dünyanın önde gelen tiyatro yönetmenleri, toplumsal güç rollerini ve toplumun değer ölçütleri müthiş bir teatral anlatımla irdeleyen oyunu bütün engellemelere rağmen sahnelerler. Peter Brook, oyunu Theatre Antoine’da sahnelemeye hazırlanırken tiyatronun sanat yönetmenini emniyete çağırırlar ve bu oyun oynanırsa bir ayaklanma çıkacağını ve tiyatronun kapatılacağını söyleyerek gözdağı verirler. Peter Brook oyunu ancak iki yıl sonra başka bir tiyatroda sahneleyebilir. Brezilya’da ise askeri diktatör General Medici zamanında sahnelenirken fahişe Chantal’ı oynayan oyuncu, hükümete karşı faaliyette bulunduğu bahanesiyle tutuklanır.
Jean Genet’in düşünceleri
Okuyanı, var olmanın, sevmenin, insan olmanın olanaklarını yeniden değerlendirmeye sevk eden yakıcı fikirlerdir Genet’nin düşünceleri. Toplumsal beğeni insan açısından temel motivasyondur. İnsan sürekli olarak hâkim olan kabul edilmiş ölçülere göre davranır. Bir başka değişle insanı şekillendiren başkalarıdır. Bu şekilde kabul gören ölçülere uyum sağlayan insan kendini şekillendiremez, sanatsal bir yaratıcılık gerçekleştiremez. Sanat, insanın öz benliğinden fırlayan çığlıktır. Bu çığlık benzersiz olmalıdır. Sanat özgürlüktür çünkü. Popülizm ise özgürlüğü öldürür. Sürekli beğenilmek ve kabul görülmek üzere programlanmış kişi sorgulama cesaretini geliştiremez. Özgürlük lanetlenmeyi göze almaktır. Yalnızlaşarak kendi içinde çoğalmayı kabul etmektir.
Jean Genet hayattaki tüm iktidar ilişkilerinin yarattığı ahlaksızlığı sorgular. İkiyüzlülüğü çarpar yüzümüze. İnsan durumunun trajedisini yazar. İnce hesapları, çıkar ilişkileri, yürekli direnişleri, aşkı, nefreti, ince kopuşları, yok oluşları anlatır. Onun sesi kendine özgü ve çarpıcıdır. İtici, irkiltici olduğu kadar da çekici. Çünkü kendisi sıradan yaşamamış olmasıyla aykırı bir kimliği, ilginç bir yaşam öyküsü vardır.

“Beyaz derili bir siyah”
Kimsesizler yurdunda büyüyor, kitap çalmaktan tutuklanıyor, hapiste İdam Mahkûmu’nu yazıyor. Eşcinsel kimliğini hapiste bir direniş yöntemi haline getiriyor. Yazıyor, yazmaktan hiç vazgeçmiyor. Edebiyat, felsefe, tiyatro çevreleri onun yazdıklarından etkileniyorlar. Ama kendini hiç “aydın” olarak görmüyor. Çevresindeki aydınlara da mesafeli duruyor. Önce Fransa’nın, sonra dünyanın en ilgi çekici insanı haline geliyor. O ise bu ilgiyi itiyor, kendi arayışlarının peşine düşüyor. Nefret ettiği beyazların dünyasında “beyaz derili bir siyah” olarak tanınıyor. Bu onun özgürlük arayışının ta kendisi oluyor. Kendi sıkışmışlığını, kendi kabalığını, azınlık halini siyahlarda buluyor.
Jean Genet’nin yaşam öyküsü
Jean Genet 1910 yılında gayri meşru bir çocuk olarak Paris’te doğar. Babası belli olmayan bu çocuk daha dünyaya gelirken kendisine aykırı bir kimlik verilmiş olur. Dahası fahişe olan annesi tarafından yedi aylıkken terk edilir. İlk durağı kimsesizler yurdudur. Bebeğe Jean adı verilir. Yedi yaşına geldiğinde 1911’den l923’e kadar zanaatçı bir ailenin yanına evlatlık verilir. On yaşında hırsızlığa başlar. 1923’te meslek okuluna gönderilmek üzere verildiği ailenin yanından alınan Genet, ilk firarını burada gerçekleştirir. Nice kentinde bulunur. 1926’da üç ay süren bir hapishane deneyimini yaşadığında on beş yaşındadır. Yaşamak için hırsızlık yapar, tekrar tekrar yakalanır, on beş yaşındayken hapishaneyle tanışır. On sekizine kadar ıslahevinde kalır. 1930’ların sertliği ile ünlü bu ıslahevi Genet’yi gerçek bir suçlu haline getirir, buradan kurtulmak için askere yazılır. 1930 yılında Fransa’nın ilk doğu ordularında görev yapmak için Şam’a gider. Art arda birkaç kere gönüllü olarak orduya yazılmalar ve altı yıllık askeri hayatın ardından 1936’da firar eder. Ele geçmemek için bir yıl boyunca sahte kimliklerle İtalya, Yugoslavya, Çekoslovakya, Polonya, Avusturya, Almanya ve Belçika’dan geçer. 1937’de Paris’e geri döndüğünde, asker kaçakçılığından hırsızlığa, serserilikten kimlik sahtekârlığına kadar bir dizi suçlamayla karşı karşıya kalır. İlk şiirini yazar, ilk kitabı Çiçeklerin Meryem Anası yayımlanır. Ardından Gülün Mucizesi gelir. Hırsızlık, dilencilik ve avarelikle geçen bu günlerini daha sonra 1948’de, Hırsızın Günlüğü adıyla kitaplaştırır.
Bu ilginç yaşam eserlerinde suç, suçluluk, sapkınlık, “öteki”lik gibi konuları işlemeye eğimli olmasına neden olur. Böylesine sıra dışı bir kimlik, yaşama farklı bakmasını, yaşamı farklı bir dil ve biçimde ifade etmesini sağlayacaktır.
Genet’in yaşam tarzı, rahat ve güvenceli olmaktan uzaktır. Sürekli devinim halindedir ve bu devingen kişi, siyasi mücadelelere dâhil olur. İktidar tarafından istenmeyenlerin yanındadır: Siyahların, eşcinsellerin, suçluların sözcüsüdür. Toplum tarafından itilmiş ve dışlanmış kim varsa ister mülteci ister suçlu olsun onu kucaklamaya hazırdır. İtaat etmez, boyun eğmez. Yazdıklarıyla okuru irkiltir. Genet kimseye güvenli bir cennet vaat etmez. Onun vaat ettiği şey kötülerin dünyasıdır. Çünkü burjuva ahlakının hüküm sürdüğü bir toplumda ahlaktan söz edilemez. Bu tavrı onun bir başkaldırı tiyatrosu kurmasına yol açacaktır.
Jean Genet ve başkaldırı tiyatrosu
Genet, kendini reddeden dünyaya ayak uydurmaya çalışmak, var oluşunu onun kurallarına göre belirlemek, aşırılıklarını törpülemek yerine o dünyayı yıkmayı tercih etmiştir. Genet’ye göre yaşamda sürekli rol yaptığımıza göre oyun oynadığımız için gerçeklik diye bir şey söz konusu değildir. Dolayısıyla Beckett gibi Genet de yaşamı küçük oyunlardan ibaret koca bir oyun olarak görür. Beckett’ten farklı olarak bu oyunun gerçek gibi dayatılması karşısında daha saldırgan bir tavır içindedir. Genet’nin oyunlarında izleyici oyun süresince kendi yaşamını sahnedekiyle paylaşır ve tüm yalınlığıyla kendi gerçeği ile karşılaşır. Genet’nin amacı da bu gerçeklikle izleyiciyi yüzleştirmek ve yaşamı gerçek anlamına böyle ulaştırmaktır. Ancak Genet için yaşamın anlamı olduğunu söylemek zordur, zaten bu anlam yoksunluğu onun oyunlarını absürd tiyatro akımı içinde konumlandırılmasına neden olur.
Tüm oyunlarında oyun kişileri durmadan rol oynarlar. Bu rol öyle bir hâl alır ki, kimi zaman gerçeğe katlanamamak olur, kimi zaman da gerçeği anlamlı kılmanın bir yolu olsa da sonuçta var olmanın bir yolu olur. Ancak oyun oynama eyleminde o kadar ileri gidilir ki neyin gerçek neyin sahte olduğu birbirine karışır; gerçek ile oyun iç içe girer. Böylece seyirci yaşamın koca bir oyun olduğu gerçeğiyle yüz yüze gelir. Oyun devam ettikçe izleyici bir ikinci gerçek ile yüz yüze gelir. İzlediği oyunun gerçek hayatta da bizzat oyuncusu olduğunu fark eder. İşte Jean Genet’nin tiyatrosunun odağında yer alan oyun kavramı onun oyunlarının anahtar kelimesi haline gelir. Tiyatro bile yaşamdan daha gerçektir, çünkü orada oyun oynandığını biliriz, acı olan yaşamda oyun oynadığımızı kavrayamamızdır. Jean Genet’nin oyunlarında yaşamın maskesini düşürmeye odaklı bu saldırgan tavır ironik bir biçimde toplumun aynası olur. Gerçek sandığımız yaşam koca bir oyun, üstlendiğimiz kimlikler de sahte kimlikler olur.

Fransa ve Jean Genet
Kendini Fransa yurttaşı olarak görmez Genet, “Fransa kavramı tarafından” ezilmiştir. Fransa’da piç doğmuş, terk edilmiş, hırsız olmuş, ahlaksız olmuştur. Dünyayı tanımadan önce kendi ülkesinde bir yurttaş olarak dışlanmaya başlamıştır. Fransa Genet’ye ve onun gibilere yer açmayan, yaşama şansı bırakmayan bir otorite simgesidir. Bunun doğal sonucu olarak da kendi mücadelelerine destek vermelerini isteyen “ayaklanmış halklara” yönelmiştir. Kendini şöyle ifade eder: “Elbette ki isyan eden halklardan yana oldum. Ama bunu çok doğal olarak yaptım çünkü ben de tüm toplumu yeniden tartışma konusu yapmak ihtiyacındayım.”
Elli yaşında 68 Mayıs devriminin içine karışır, işçi ve öğrencilerle birlikte hareket eder. Genet, “Açık düşman”da yalnızca bu süre boyunca Fransa’dan nefret etmediğini ve karşısında “milliyetçilikten kurtulmuş”, zarif denebilecek “gülümseyen” bir dünya gördüğünü anlatır. Çünkü Genet’nin Fransa’sı bir tek o zaman, otoriteyi temsil eden dar kılığından sıyrılmış, bozguncu düşüncelere yer açmış, duvarları yıkıp yollara geçit verebilmiştir.
Vietnam Savaşı çıktığında, bu savaşı durdurmak için kendini parçalar. Sonra Kara Panterlerle tanışır. Ulaşabildiği her yerde Kara Panterler için konferanslar verir. “Nerede bulunursam bulunayım, kendimi daima insanların kurtuluşuna yol açacak harekete bağlı hissedeceğim,”der. Bu aykırı duruşa rağmen çevresine bir büyü saçar, o kadar ki sistemin yüzüne bir şamar gibi çarpan eserleriyle “aziz”e dönüşür. Hatta Jean Paul Sartre o kadar etkilenir ki onun için “Aziz Genet” diye isimlendirdiği altı yüz sayfalık bir deneme kaleme alır.
Yine Genet üzerine yazılanlar arasında en önemli metinlerden biri Bataille’ın Edebiyat ve Kötülük adlı çalışmasında Genet ayırdığı bölümdür. Bu bölümde Bataille bir yandan Sartre’in “Aziz Genet” adlı metnini eleştirirken diğer yandan kötülük, azizlik, egemenlik, egemen dil ve iletişim gibi konuları gündeme alır.
Edward Said, Genet’nin Fransa’ya karşı duyduğu öfke ve düşmanlığı onun kişisel hayat tecrübelerinde aranması gerektiğini söyler. Said’e göre Genet’nin Fransa aleyhinde yazdıkları, “Paravanlar” da yalnız Fransız kimliği değil, kimlik kavramının kendisinin parçalara ayrılmasıdır. Yine Said’e göre 1986’da yayımlanan “Sevdalı Tutsak” adlı metinde Genet’nin her zaman kimlik ve ifade için bir güç olmaktan çıkıp ihtilalci, yıkıcı ve belki de kasten kötü bir ihanet tarzına dönüştürmek istediği dil ile ilgilenir. Kimlik insana dayatılmış ve insanın da kendine dayattığı bir güç(lük)tür. Kimlik aracılığıyla toplumlar birbirini sömürür, insanlar dışlanır ya da otorite sahibi olmaya hak kazanır. Genet bir tek kimliğe bağlanmak, o kimliğin içinde sabit kalmak istemez. Kimliğe karşı direnmek gerekir. Bu yüzden Said, Genet’yi “kimlik kimlik dolaşan bir gezgin” olarak tanımlar.
Genet, “öteki” olmaktan kaçmamış, öteki olma halini adeta kucaklamıştır. İktidarın ötekileştirdiklerini bağrına basmış, onların mücadeleleri kendi savundukları olmuştur. Toplumun dışında kalmak kendi seçimi olmuştur. Yalnızlıktan çıkmak için yazmadığını belirten Jean Genet, onu daha da yalnız kılan şeyin yazmak olduğunu söylese de yazmaktan kendini alamamıştır.
Genet, Hırsızın Günlüğü’nde aşklarını, suçlarını, seviştiği polisleri, eşcinselleri anlatır. Saldırgan, şiddet içeren, kötülüğün kutsandığı bir dünyaya gireriz. Bu dünya hiçbirimizin içine girmeye cesaret edemeyeceği, yersiz yurtsuzların tekinsiz dünyasıdır. Genet hem yaşamışlığı ile hem yazın yoluyla toplum dışına atılmış bu insanları kendi hayatına dâhil etmiş, yazını ile kapılarını onlara açmıştır. Kuralı değil, istisnayı, itaatkârı değil isyankârı, kabullenmişi değil “öteki”yi seçmiştir. Yazdıkları Genet’i anlatır. “Tüm kalıplarımda kendimi soyarım ama aynı zamanda kelimeler, tercihler, tavırlarla, sihirle kendimi başka kılığa sokar, tanınmaz hale getiririr,” der Genet. Blanchot, Hırsızın Günlüğü’nü, Genet’nin itirafları olarak değerlendirilemeyeceğini şöyle açıklar: “Her şeyden önce ‘günlük’ itiraf, kendini anlatma değildir. Bir ‘anı’ kitabıdır. Yazar neyi anımsamalıdır? Kendini, yazmadığında, günlük yaşamı yaşadığında, ölmek üzere ve gerçeklikten yoksun değil de yaşayan ve gerçek olduğu kişiyi. Ama kendisini anımsamak için kullandığı araç, ne gariptir ki, unutma öğesinin ta kendisidir: Yazmak.”
Genet de kendisine sorulan “Hayatınızı nereye sürüklüyorsunuz?” sorusuna “Unutuşa. Faaliyetlerimizin çoğunda berduşluğun belirsizliği ve durgunluğu vardır. Bu durgunluk halini aşmak için pek nadiren bilinçli bir çaba harcarız. Ben bunu yazıyla aşıyorum,” diye cevaplar.
Genet, okuyucuyu çizdiği bu yeraltı dünyası ile özdeşleşmeye götürmez. İzleyeni/okuyanı belli bir mesafede tutar. Bataille, Genet’nin okuyucusunu red ettiğini, iletişim kurma gibi bir derdi olmadığını hatta yazdıklarını iletişime kapattığını söyler. Genet de Bataiile’ı günlüğünde şu sözleriyle doğrular: “Hırsızlara, hainlere, katillere, kalleşlere sonsuz bir güzellik atfediyorum; sizlere asla.”
Susan Sontag, Jean Genet’in yazdıklarını şöyle yorumlar: “Yazdıklarına bakıldığında Genet bizden acımasızlığı, alçaklığı, ahlaksızlığı ve cinayeti onaylamamızı istiyormuş gibi görünebilir. Ama sanat yapıtı oluşturduğu sürece Genet hiçbir şeyi savunmakta değildir. Yaşantılarını kaydetmekte, yutup öğütmekte, dönüştürmektedir.”
Başkaldırıyı en yüksek ahlak olarak “kötülük”te bulur. Bu görüşünü de Balkon’un girişinde uyarı başlığıyla kaleme şöyle alır: “Sanatçının – ya da ozanın – işlevi, kötülük, sorunlarına kestirme çözümler üretmek değildir. Lanetlenmeyi kabullensinler. Olsa olsa ruhlarını yitirirler, bir ruhları varsa bundan da bir zarar gelmez. Karşılığında, yapıt seyircinin dilediğince, elinden geldiğince tepki gösterdiği etkin bir patlamaya dönüşür. Çünkü bir sanat yapıtında, ‘iyi’nin görünür kılınması, kötülüğü yücelten şarkının kendine özgü keskin diliyle sağlanabilir ancak.”
Kaynak
Güçbilmez, Beliz, “Absürd Tiyatroda İroni”, Ankara Ün. D.T.C.F. Tiyatro Araştırma Dergisi, 15. Sayı, 2003, s. 96-137.
Öndül Selda, “Oyun Kişisini Tanımak/Anlamak”, Ankara Ün. D.T.C.F. Tiyatoro Araştırma Dergisi, 22. Sayı, 2006, s. 89-101.
Çakır Gamze, Jean Genet’de Egemenlik ve Özgürlük İlişkisi, “İnsanın İnkârı olmayı istemek”
Çakmak Banu, Absürd Tiyatroda “Oyun” Kavramı ve Samuel Beckett’in “Oyun Sonu” ile Jean Genet’nin “Balkon” Adlı Oyunlarına Yönelik Karşılaştırmalı Bir İnceleme, Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 34:2012/2 • ISSN: 1300-1523.
Yılmaz Metin, Balkon, Jean Genet.
Öğüt Hande, “Aşağılık” ve ahlaksız bir yazar: Jean Genet.
Demirkaya Elif, “Bozguncu ve Göçebe: Jean Genet”.
Genet Jean, Balkon, Çev. Başar Sabuncu, Ayrıntı Yayınları, 2. Basım, 2006 s.16.
Said, Edward W, Geç Dönem Üslubu, Jean Genet’ye Dair, Metis Yayınları, 2008.






