Kısacık öyküleri bir çırpıda okunsa da bazılarını iki kez okumak geldi içimden. Anlaşılmadığı için değil, kapalı bir anlatımı yok, bazı kısımlarını öyküyü ikinci kez okuyan biri gibi okumak istediğim için.
Büyük bir dünyada yaşıyoruz. Hepsini görme imkânımız olmasa da büyük olduğunu biliyoruz. Kocaman olduğunu bildiğimiz bir dünyanın elde edebildiğimiz kadarıyla yetiniyoruz. Varlığının farkında olduğumuz şeylerin elimizde olmaması bizi mutsuz ediyor. Yaşadığımız yerin boyutları, dolayısıyla elde edemediklerimizin miktarı artıkça mutsuzluğumuz da artıyor ve onunla baş edebilmek için türlü yollara başvuruyoruz. Bunlardan biri de davet edildiğimiz bir masanın çevresinde toplanmak ve yeri geldiğinde mutluluğa kadeh kaldırmak. Mutluluğumuza.
Doğuş Benli, yakın zamanda yayınlanan ilk öykü kitabını ismini böyle koymuş. Ne mutlu ne mutsuz diyebileceğimiz karakterleri anlatıyor. Mutluluktan bihaber sürekli bir şeylere kadeh kaldırıyorlar. Çok da önemsemiyorlar öyle bir ülküyü, aramaktan çoktan vazgeçmişler. Sanki kalan günlerini dolduruyorlar. Bazılarının haklı dertleri var, hemen baştaki kayıp öyküsü misal ama bize hiç de dertli bir insan portresi çizmiyor yazar, rüya ile gerçeği iç içe geçirerek kaldığı yerden karısıyla hayatını sürdüren bir adamı anlatıyor. Elbette neyin sahi neyin hayali olduğunu ayırt edebiliyoruz, bunu saklamak için bir çabası yok yazarın, böyle yaparak bana kalırsa öykünün etkisini artırıyor. Nihayetinde baş karakterle birlikte gözümüzü açıyor ve güzel bir rüyadan uyanmanın o buruk hissini beraber yaşıyoruz.
Fotoğraflar: Ajda Alçın
Çoğunlukla işi gücü ve bir ailesi, en azından karısı ya da kocası olan insanları anlatıyor Benli. Ne çalışma hayatını ne aile veya ebeveynlik kurumunu doğrudan eleştiriyor. Bazen hafiften alaya alıyor, o kadar. Sanki daha iyisine gücü ya da vakitleri yetmemiş gibi karakterlerin. Metnin doğrudan bir eleştiriden yoksun olması bence öykülerin gerçekliğini artırıyor. Sonradan geçmişe baktığımızda kendimizi ve çevremizi bolca eleştiririz, rahatlatıcıdır bazen böyle yapmak ama ânı yaşarken kendimize, çevremize, yakınlarımızdakilere eleştirel bakmak zordur. Bir şeyler söylerken, ellerimizi oraya buraya koyarken, dikkatimizi çeken şeylere bakmamaya çalışırken bunların yol açacaklarını düşünmek kolay değildir, içimizden geldiği gibi davranırız çoğunlukla. Benli’nin öykülerindeki karakterler de öyle yapmaya çalışıyorlar, doğrusu başka çareleri pek yok, sonuçlarına da katlanıyorlar. Bu içinden geldiği gibi yaşama hali herhangi bir özgürlük içermiyor, düşüncenin ve duyguların bu derece baskı altına alındığı bir toplumda böyle bir şey mümkün mü, değil elbet, suyun akışına bırakıyorlar kendilerini ve döküldükleri yere vardıklarında o zamana dek üzerinde hiç düşünmedikleri şeyler akıllarına geliyor. Hiç denemedikleri için değiştirip değiştiremeyeceklerinden bile emin olmadıkları şeyler. "Fark Etmez İnsanı" adlı öykünün finalinde erkek başkarakter öfke duyduğu adamın üzerine içindekileri boşaltmayı deniyor ancak bunun neye yol açacağını bilmeden hikâye bitiyor. Yazarın böyle kırılma noktalarında öykülerini sonlandırma tercihinin bilinçli olduğunu düşünüyorum, ötesini anlatmak istemiyor. Okurun hayal gücüne mi bırakıyor, sanmam, bence ne o ne karakterleri ötesiyle ilgilenmiyor, ötesi ona anlatacak kadar ilginç gelmiyor. Ya da "Bebek" öyküsündeki karakterin neredeyse gaipten denebilecek sesler duyması. Öykünün sonunda asansördeki karşılaşma, ki asansör bu kitapta başka yerlerde de karşımıza çıkan ilgi çekici bir mekân, oradaki hafiften aşağılanma, hastalıklı hal, adamın ve kadının davranışlar birçok okumaya açık. Orada bitince öykü önce bir yarım kalmışlık tadı kalıyor okuyanın damağında ama sonra kitabın tamamıyla birlikte düşünüldüğünde böyle şeylerin gerçekliğinin tam da bu olduğu varsayılabilir, bir asansör hücresinde, öncesinde veya sonrasında daha fazla ne olabilir ki başka.
En sevdiğim öykülerden biri olan "Akvaryum"da farklı bir şey denenmiş. Çok özgün, yaratıcı bulmayanlar da olacaktır illaki ama benim hoşuma gitti. Çok kullanılan akvaryum metaforu ve içinde yüzen balıklar üzerinden bildik bir şüphe hikâyesi anlatılmış. Kadının duyduğu şüpheye yoğunlaşmış yazar ve erkek neredeyse tamamen dışında öykünün, iyi de yapmış. O şüphenin çocukluktaki akvaryumla bağlantısı da şahane. Seçtiği konu bilindik olmasına rağmen finali ilginç kılarak özgün bir öykü yaratmayı başarmış. Yine sevdiğim öykülerden biri olan Yasemin’de ise, otoparkta yok olan bir ağaç ve karısının ismini unutma üzerinden tıkır tıkır işleyen bir gerilim yaratmayı başarmış yazar. Benli’nin öykülerinden sürpriz ya da şaşırtma beklerseniz hayal kırıklığına uğrarsınız ya da gösterilen bir nesnenin eninde sonunda kullanılmasını, işe yaramasını. Böyle şeyleri hiç önemsemiyor yazar. Kısacık öyküleri bir çırpıda okunsa da bazılarını iki kez okumak geldi içimden. Anlaşılmadığı için değil, kapalı bir anlatımı yok, bazı kısımlarını öyküyü ikinci kez okuyan biri gibi okumak istediğim için.
Burada sözünü etmediğim daha birçok ilginç öyküsü var Benli’nin ve henüz ilk kitabında dikkate değer bir metin yaratmış. Büyük şehirlerde, büyük apartmanların küçük odalarında, otoparklarında, asansörlerinde, masa başında, otel odalarında veya birkaç gün için gidilen kırsalda, iş seyahatlerinde, eğlenmek için gidilen mekanlarda yaşanan irili ufaklı on beş hikâyeyi merak eden çok olacaktır diye tahmin ediyorum.






