Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

3 Aralık 2023

Edebiyat

J.M. Coetzee’nin Mazeretsiz Ayrılığı

Rob Lownie

Paylaş

1

0


Nobel Ödüllü yazarın okurlarının arzusu, kaleminin keskin ucunu yeniden Güney Afrika’ya, onu kendisinden uzaklaştıran ülkeye yöneltmesi. 

J.M. Coetzee’nin son kahramanı Dante olmak istiyor fakat insanlar onu Max von Sydow ile karıştırmaya devam ediyor. Geçtiğimiz ay İngiltere’de yayımlanan The Pole’un ismi var cismi yok baş kahramanı, yetmişli yaşlarında kendisinden yirmi beş yaş küçük İspanyol bir kadına aşık olan Polonyalı bir piyanist: adam kadının peşine düşer; kadın onu şiddetle reddeder ama ardından yumuşar ve adamın tutkulu gayretiyle kadının umursamaz kayıtsızlığı arasında gidip gelen düzensiz bir ilişki yaşarlar. 

İletişim halindeki iki insanın kullandığı üçüncü bir dilin yarattığı çifte anlamlar ve yanlış anlamalar Güney Afrikalı yazara dilin aldatmacaları ve güç dinamikleri üzerinde oynama imkânı sunuyor. Ancak bütün bunlar olup biterken yazarın kendi ülkesi ortalarda yok.  Oysa iki kez Booker Ödülü kazanan Nobel Ödüllü Coetzee, Güney Afrika’daki apartheid sonrası yerleşimin en önemli vakanüvislerinden.

Barbarları Beklerken ve Michael K. gibi yazarlığının erken döneminde ortaya koyduğu çalışmalarda devlet tarafından gerçekleştirilen ihlalleri vurgulamak için alegoriye başvurdu, Demir Çağı’nda ise ülkedeki ırkçılığı doğrudan ele aldı. En tanınmış eseri olan Utanç 1999 yılında, yani ülkede beyaz ırkın egemenliğine dayanan yönetim şekli son bulduktan ve Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu kurulduktan sonra yayımlandı. Dolayısıyla Coetzee ortaya koyduğu eserde, Güney Afrika’nın apartheid rejiminden sonra kendini ne derece iyileştirebildiği gibi rahatsız edici soruları gündeme getirebildi.

j m coetzee

Ardından ortadan kayboldu. 2002 yılında Adelaide’a taşındı ve o zamandan beri “Gökkuşağı Ulusunda” geçen kurgulardan kaçınıyor. Otobiyografik kurmaca türündeki iki çalışması haricinde yirmi kusür yıldır Güney Afrika hakkında yazmıyor. Her ne kadar The Pole, İsa Üçlemesinden daha erişilebilir olsa da Coetzee hâlihazırda ülkesini sarpa saran kaosu ele almak yerine soyut felsefi problemleri irdelemeyi tercih ediyor. 

Apartheid rejiminin sona ermesinden otuz yıl sonra Güney Afrika, başarısız bir devlet olduğunu ilan etmek üzere. Ülkedeki nüfusun sosyal devlet yardımlarına olan bağımlılığı dünya ortalamasının oldukça üzerinde ve genç nüfus bakımından işsizlik oranı yüzde yetmiş gibi yüksek bir oranda seyrediyor. Tahminen dokuz milyon kişi HIV taşıyıcısı ve sayı çoğu ülkeden çok daha fazla. Temmuz ayında yayımlanan Birleşmiş Milletler raporunda ülke “saatli bomba” olarak tanımlanmış. Zira eski devlet başkanı Jacop Zuma iki yıl önce tutuklandığında ülke çok ciddi ayaklanmalara sahne oldu.

Buna rağmen Güney Afrika’nın geleceğine ilişkin iyimser bir tavır ortaya koyabilmek için kısa süre öncesine kadar yeterince sebep vardı. Cyril Ramaphosa 2017 sonlarında şu an iktidarda olan Afrika Ulusal Konseyi’nin başkanı seçildiğinde Batılı yorumcular “Güney Afrika’nın ahlaki otoritesini geri kazanacağından” neredeyse emindi. Japoc Zuma 2018 yılında istifa ettiğinde Western Cape’deydim ve Ramaphosa’nın gelmesiyle yaşanan sevince bizzat tanıklık ettim. Hisse senetleri aniden yükselişe geçti, ekonomi toparlanma sinyalleri verirken çoğu medya kanalı bunu demokrasinin dönüşü olarak niteledi. Fakat aradan geçen son beş yıl, bütün bu yorumların trajik bir yanıldı olduğunu açıkça kanıtladı.

Bütün bu olaylar esnasında Coetzee güncel olaylardan uzak durmayı tercih etti. Okurlar hâlâ onun eserlerinde Güney Afrika ile ilgili üstü kapalı referanslar bulsa da şu an ne yazık ki yazdıklarında kendi ülkesine yer yok. Yirmi yıl önceki göçü konusunda herhangi bir neden göstermese de, Adelaide’e taşınmadan birkaç yıl evvel Afrika Ulusal Konseyi’nin Utanç’ı ırkçı bir roman olarak tanımlaması dikkate değerdi. Dahası, Coetzee gibi Güney Afrikalı bir yazar olan Nobel ödüllü yazar Nadine Gordimer, vermiş olduğu bir röportajda Utanç’ın içinde “gerçek bir insan olan tek bir siyahinin dahi bulunmadığını,” iddia etti.

j m coetzee

Utanç, yazarın sömürgecilik karşıtı önceki romanlarıyla karşılaştırıldığından pek çok açıdan daha cesur. Barbarları Beklerken isimsiz bir ülkede geçer ve yerli halka uygulanan acımasız baskıları bir bürokratın gözünden anlatır. Kitabın beyaz kahramanı David Lurie’nin kızı birkaç siyahinin tecavüzüne uğrar ve Lurie buna tanık olur. Ancak kızı sömürgeciliğin verdiği suçluluk duygusuyla dava açmayı reddeder ve kürtaj olmak yerine bebeği doğurmayı seçer.  Lurie failler hakkında, “onlar vasıtasıyla konuşan tarihti,” yorumunu yaptığında tıpkı önceki romanlarda olduğu gibi “barbarların” intikamını kabullenmiş olur. Coetzee’nin Güney Afrika kitaplarında şiddetle yüzeye çıkan ve son dönem eserlerinde sessizliğine gömülen şey bizzat tarihin kendisi. 1983 yılında yayımlanan Michael K. - Yaşamı ve Yaşadığı Dönem’deki karakterlerden biri “hepimiz tepe taklak tarih kazanının içine düştük,” derken The Pole’daki zengin ve şımarık İspanyol kadın kendine sorar: “Niçin tarihin içine düşeyim, tarih benim için nedir ki?” Çünküo da tıpkı Coetzee gibi kendini toplumsal çöküşten tamamıyla yalıtmıştır.

Güney Afrikalı yazarın bu tutumu akla bir nebze de olsa İrlandalı şair Seamus Heaney’i getiriyor. Heaney, 1975 yılında yayımlanan North isimli şiir derlemesinde yer alan "Summer 1969" isimli şiirinde Kuzey İrlanda Sorunu’nun tam ortasında kendini İrlanda’dan sürgün ettiğini söyler ve bu sebeple ulusal bir şair olarak vazifesini yerine getiremediği için hissettiği suçluluk duygusunu dile getirir. Roy Foster, 2020 yılında yayımladığı eleştirel biyografide Heaney’nin İrlanda’nın ulusal şairi haline geldiğini ve bunun asıl sebebinin de “şiirlerinde bulunan çoklu personalar vasıtasıyla ifade ettiği, tetikte bekleyen bir bağımsızlık” olduğunu söyler. Coetzee’nin de bu tarz kahramanlar konusunda uzmanlaştığını pekâlâ söyleyebiliriz.

Fakat Heaney ile aralarında bu açıdan en temel fark muhtemelen Heaney’nin İrlanda’nın yükünü sırtında hissetmesi ve bunu çalışmalarına yansıtması, Coetzee’nin ise ulusal bir yazar olma vazifesini üstlenmekte isteksiz davranması. Otobiyografik anlatılarından birinde kurmaca kişiliği Güney Afrika’nın 1960’lardaki şiddet ortamından kaçarak soluğu Londra’da, Belsize Park’ta alır. Herhangi bir konuda suçluluk hissetmez çünkü herhangi bir şeyden ötürü sorumluluğu yoktur: yerleşik bir yazar değil, sadece bir yazar adayıdır ve Güney Afrika da kurtulması gereken bir albatrostan başka bir şey değildir.

Coetzee, yaklaşık kırk yıl önce vermiş olduğu bir röportajda da benzer konulardan bahseder ve bunun “Tamamen yayıncılık, eleştirmenlik ve eleştiri tarafından oluşturulan ve Güney Afrikalı romancı olma kaderini dayatan ideolojik bir üstyapı,” olduğunu söyler. The Pole’u İngilizceden önce İspanyolca yayımlaması da muhtemelen ulusal kimliğe bağlı olduğu yönündeki varsayımlara karşı açık bir meydan okuma. Zira bu yeni novelladaki karakterlerden biri, “Şanslı zamanlarda yaşıyoruz,” diyor ve devam ediyor, “şanslı zamanlarda iyi olmak kolay bir şey.” Michael K. Yaşamı ve Yaşadığı Dönem’deki karakterlerden biriyse, “İnsan böyle zamanlarda kaba saba bir yaratık misali yaşamaya hazırlıklı olmalıdır,” diyor. Kitaptan kitaba çarpıcı bir değişiklik.

Coetzee’nin Avustralya’ya taşınmasından sonra aradan geçen yirmi yıllık sürede Güney Afrika olabildiğince değişti ama bu değişim maalesef iyiye doğru değil. Aslında Utanç, kötü adamlar – ırk ayrımının vekilharçları – kaybettiği için iyilerin kazanacağı yönündeki basit anlatıya doğrudan meydan okudu ve konuda epey mesafe kat etti. Her ne kadar apartheid sisteminin yol açtığı eşitsizliklerin üstesinden gelinmiş olsa da yeni rejim, iktidarının ilk günlerinden beri yolsuzluklarla suçlandı ve Afrika Ulusal Konseyi’nin içinde saklı olan çürümüş çekirdek, Nelson Mandela’nın aziz mertebesine yükseltilen figürü tarafından somutlaştırılan, çarpıcı bir kabuğun altında gizli kaldı. Jacop Zuma bir kleptokrat olabilirdi ama halefi Ramaphosa’nın ismi de geçtiğimiz yıl benzer nitelikteki “farmgate” skandalına karıştı.

Aşikâr olan şu ki, Coetzee istedi mi pekâlâ siyasi meseleler hakkında görüş belirtebiliyor. Amerikalı yazar Paul Auster ile yapmış olduğu yazışmalar dikkat çekici bir nitelik taşımasa da, Coetzee İsrail – Filistin arasındaki çatışma ya da vejetaryenlik etiği gibi konularda ilginç fikirlere sahip. Yine de Güney Afrika’nın içinde bulunduğu durum hakkına ne düşündüğünü tahmin etmek güç. Mandela, Coetzee’nin Nobel Ödülü’nü kazanmasından sonra, “O başka bir ülkeye göç etmiş olabilir ama biz onu kendimizden biri olarak görmeye devam edeceğiz,” demiş ve yazardan “ülke tarihindeki entelektüel bir kahraman,” olarak söz etmişti. Bu son gözlem kesinlik doğru ancak şaibeli olan, Coetzee’nin böyle bir kahramanlığı isteyip istemediği.

Roy Foster, Heaney’nin İrlanda’daki “kabile kimliğine çok yakın durmaktan kaçınma kararlığından,” bahseder. Benzer bir bakış açısıyla düşündüğümüzde önce Coetzee’yi ırkçılıkla suçlayıp ardından yazarın kazanmış olduğu Nobel Ödülünü ulus adına sahiplenmeye çalışan da Afrika Ulusal Konseyi’nden başkası değildi. Coetzee uluslararası edebiyat camiası tarafından gayet içten bir şekilde benimsendi, gösterişli ıvır zıvırlarla süslenip fahri doktoralarla onurlandırıldı fakat yaygın bir okur kitlesine ulaşamadığı kendi ülkesinde hiç de iyi karşılanmadı.

Güney Afrika’nın güncel durumu ve siyasetin geldiği nokta, kurmaca açısından hâlâ verimli bir zemin.  Hatta Damon Galgut The Promise ile 2021 Booker Ödülünü kazandı. Ne var ki, ülkenin en önemli politik romancısı muharebede esnasında kaybolup gitti. The Pole ise, olanca yapısal zarafetine rağmen bu durumu değiştirecek bir adım değil. J.M. Coetzee, günümüzün çalkantılı siyasi atmosferinden emekli olmayı kesinlikle çoktan hak etti ama kaleminin keskin ucunu, onu kendisinden uzaklaştıran bu ülkenin mevcut durumuna yönelttiği an bundan okurlar, hatta Güney Afrika’nın kendisi ziyadesiyle fayda sağlayacak.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Atilla Birkiye: "Sabahattin Ali’nin ço..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Helena Schäfer

27 Ekim 2025

Silikon Vadisi Bize Yogayı Sattığı Gib..

Eski moda kapitalistler gibi spor araba koleksiyonları yok, bunun yerine kırsal bölgelerdeki çiftliklerde yaşıyor, sabahları yürüyüşe çıkıp bunun bile reklamını yaparak varoluşsal bir derinlik yanılsaması yaratmaya çalışıyorlar.Stoacı bir ..

Devamı..

Süpermarketler: Çağdaş Edebiyatın Tuha..

Clémentin Rachet

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024