Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

11 Temmuz 2023

Edebiyat

Joyce'un Dublin'i: Hayalciler ve Fırsatçılar Şehri

Colm Tóibín

Paylaş

1

0


Dublinliler’de karakterlerin şiddetli bir mahremiyeti olsa da yavaş yavaş daha kamusal bir kurgusal mekân resmi belirir; soluk ve sınırlı, boşluklarla dolu olsa da bir toplum şekillenmeye başlar.

James Joyce ile Nora Barnacle, yüz on üç yıl önce bugün ilk kez birlikte yürüyüşe çıkar. Ulysses romanının geçtiği gün olarak bilinen “Bloomsday” de 16 Haziran 1904’e tekabül eder. Kendi yaşamının gizli saklı yönleri, Joyce’un anlatısını besler. Böylece kendi mitolojisi başka birçok mitolojiyle birleşerek, yüzeyde ve belki aynı zamanda derinlerde sıradan olan bir yerdeki sıradan bir güne ağırlık ve içerik katar.

Nora, Finn’s Hotel’de çalışıyordu ve orasıyla buluşmayı asıl planladıkları Merrion Meydanı arasında yürürken, Samuel Beckett’in babasının işletmesinin bulunduğu ve Beckett’in Murphy romanının bir bölümünü yazacağı yer olan Clare Caddesi No 6’nın önünden geçiyorlardı. Joyce Dublinliler kitabındaki öyküleri yazmaya o yıl (1904) başlayacaktı. Nora, Joyce’la, Sir William Wilde’ın oturduğu ve Oscar Wilde’ın yetiştiği, pek çok partinin düzenlendiği evin önünde buluşmayı kararlaştırmıştı. Wilde’ı Dublin Trinity College’dan tanıyan Bram Stoker bu evin ziyaretçileri arasındaydı. Karısı, Oscar Wilde’ın eski kız arkadaşıydı. Şayet bu isimleri tanıyor ve önemsiyorsanız, virane Dublin şehri bu vesileyle kutsal bir mekâna dönüşür. Şayet tanımıyor ve önemsemiyorsanız ya da Ulysses’teki karakterlerin sık sık olduğu gibi, günümüz insanlarının hâlâ olduğu gibi, bir yerlere koşturuyorsanız o zaman herhangi bir şehrin bir caddesi kadar sıradan görünebilir.

james joyce oggito

1974 sonbaharında, buradan on dakikalık yürüme mesafesinde bulunan Upper Hatch Caddesi’ndeki iki kasvetli Viktoryen evden birinin bodrumunun arka kısmında, rutubetli bir odaya taşındım. Caddede sadece bu iki ev vardı ve 1980’lerin başında yıkıldılar. Üst katta oturan ve sık sık içki karşılığında ahbaplarına hoşça vakit geçirten kibarlık budalası ev sahibem, benim odama “bahçe katı” diyordu. Bodrum katın koridorunda bir lavabo ve dışarıda bir tuvalet vardı ama banyo yoktu. Geceleri bir pub’dan ya da Milli Kütüphane’den eve dönerken, Stephen’s Green’den Hatch Caddesi’ne uzanan yol boş ve ıssız olurdu. Bunlar, National Concert Hall’un eski bir üniversite binasının iskeleti içine inşa edilmesinden önce Conrad Hotel’in henüz yapılmadığı yıllardı. Üniversite şehrin dışına taşınmıştı ve eskiden Hatch Caddesi’ndeki evin arkasından geçen Harcourt Caddesi tren hattı da kapanmıştı. James Joyce’un Dublinliler’de yazdığı şehrin hâlâ yerinde durduğunu, hatta Joyce’un tasavvur ettiğinden bile daha “felçli” olduğunu insanın gözünde canlandırması zor değildi. Böylesi gecelerde yalnız yürüyen biri, Joyce’un yazdıklarına yedirdiği “kılı kırk yaran insafsızlık” ruhunun mevcudiyetini somut olarak hissedebilirdi.

Benimkinin karşısındaki bodrum katı odasında, her gün sabah işe gidip gece eve dönen bir adam kalıyordu. Onu sokakta birkaç kez görmüştüm, takım elbisesi içinde tamamen normal bir adama benziyordu. Bir ofiste çalıştığı izlenimi uyandırıyordu, hiçbir tuhaflığı yok gibiydi. Ama normal değildi – elektriği kesilmişti, mum ışığıyla idare ediyordu; bahçedeki tuvalete gitmek için kapımın önünden bir defa bile geçmemişti. Bunun yerine ne yaptığı konusunda hiçbir fikrim yok. Ayrıca atacak çöpü olmazdı. Muhtemelen hafta sonunun büyük kısmını odasında, yatağından çıkmadan geçiriyordu ama hafta içi, saat dokuzdan önce çıkıp pub’ların kapandığı gece yarısından hemen sonra dönüyordu. Geceleri beceriksiz hareketlerinden tahmin ettiğim kadarıyla, akşamı şehirde bir yerlerde içerek geçiriyordu.

Değersiz, yalnız ve gizli kapaklı yaşamlar fikri –tek başına hareket eden, hayatları yarı yarıya alkolün etkisinde geçen adamlar, işlerine kısılıp kalmış, berbat pansiyonlarda ya da eşyasız odalarda kalan adamlar, biraz eğitimli olmakla birlikte umudu kıt adamlar– Dublinliler’in merkezinde yer alan öykülerin –“İki Çapkın”, “Pansiyon”, “Küçük Bir Bulut”, “Suretler”, “Üzücü Bir Olay” ve “Arınma”– nüvesini oluşturur.1

İşin tuhafı, Dublinliler’deki karakterlerin içtiği pub’ların çoğu –Suffolk Caddesi’ndeki O’Neill’s, Duke Caddesi’ndeki Davy Byrne’s, Middle Abbey Caddesi’ndeki The Oval, Poolbeg Caddesi’ndeki Mulligan’s– bugün yerinde duruyor; 1970’lerde Scotch House bile hâlâ yerindeydi. Ayrıca Mr. Kernan’ın merdivenlerinden düştüğü pub’ın South Anne Caddesi’ndeki, erkekler tuvaletinin hâlâ bir dizi dik merdivenle inilen bodrumda bulunduğu Kehoe’s olduğu açıktır ya da orası olduğunu düşünmek akla yatkındır.

Joyce bu insanları, onlara çok az bir rahatlık ve küçücük ihtimal anları sunarak resmederken, insanlığa ve dünyadaki kaderimize ilişkin karanlık bir öngörüden çok, bütün özellikleri ve mahremiyetiyle adlandırıp yarattığı bireyin kendisiyle alakadardı. Benliğin derinlerindeki endişeler, bireyin çok fazla şey gizleyen bilincinin tecrit edilmesi onun betimlemeyi istediği şeylerdi. Bireyin korku ya da pişmanlığa, küçümseme ya da ihanete, cesaret ya da korkaklığa meyleden benliği; ya bir yalnızlık kafesine hapsolmuş ya da amansız bir kösnünün pençesine düşmüş benliği; her şeyi fark etmeye hazır olan ama bir tek kendisinden ve hatta bu köhnemiş şehirden asla kaçamayacağını fark edemeyen benliği, onun işlediği konular bunlardı.

Joyce Dublinliler’de çocuk masumiyetine dair öykülerle yetişkin tecrübelerine dair öyküleri yumuşatıp dengelemeyi amaçlamaz. Başlardaki çocukluk ve gençlik öyküleri bazı yetişkinlik öykülerinden daha ürkütücü kesitler barındırır. Gerçekten de ilk öykünün çocuk anlatıcısı, kitaptaki herkesten daha karanlık bir bilgiye sahip gibidir. Yine “Bir Karşılaşma”nın okul çağındaki anlatıcısı, tanıştığı adamın çarpık cinselliğini bir tür açıklık ve rahatlıkla karşılar. (Stanislaus Joyce’a göre bu öykü, genç Joyce’un gerçek bir karşılaşmasına dayanmaktaydı.) “Araby”de genç bir oğlanın genç bir kıza duyduğu takıntılı aşkın tamamen cinselliğe dayanması, bunu kitaptaki diğer bütün bağlılıklardan daha gerçekçi ve etkileyici kılar.

Mayıs 1906’da bir yayıncıya gönderdiği mektupta, Joyce öykülerini yazarken aklında bulundurduğu hem iddialı hem mütevazı şartları şöyle açıklar:

"Niyetim ülkemin ahlaki tarihinin bir bölümünü yazmaktı, dekor olarak Dublin’i seçtim çünkü o şehir felcin merkezi gibiydi. Sıradan okura onu dört yönüyle sunmaya çalıştım: Çocukluk, ergenlik, olgunluk ve kamusal yaşam. Öyküler bu sıraya göre düzenlendi. Büyük kısmını kılı kırk yaran bir insafsızlık üslubuyla yazdım, görüp duyduğu her şeyi önseziyle başkalaştırmaya ve hatta çarpıtmaya cüret eden birinin çok cesur bir adam olduğu inancıyla."

Öyküleri yazmaya Dublin’de 1904’te, yirmi iki yaşındayken başladı, sonuncuyu (“Ölüler”) 1907’de Trieste’de bitirdi. Yayıncılarla yaşadığı pek çok güçlükten ve talihsizlikten sonra Dublinliler Haziran 1914’te yayımlandı.

Joyce “ülkesinin ahlaki tarihinin bir bölümünü” yazma iddiasında büyüklenmeciydi; öyküler bizatihi böylesi kolay bir tarife sığmaz. Onlarda Joyce’un Dublin’i, bir tür kafese kapattığı hayalcilerle ve fırsatçılarla dolu bir köydür. “İki Çapkın” ile “Eveline”de karakterler aile ya da iş kafesinden kaçma hayali kurarken tuhaf, neredeyse rahatsız edici bir teyakkuz hali söz konusudur. “Yarıştan Sonra”da Doyle’un daha kültürlü olan yabancı arkadaşlarına ayak uydurmaya çalışmasında nafile bir histeri vardır. Pek çok öyküde karakterler seyircidir, tetiktedir, huzursuzdur. Arzuları onlara dayatılmış gibidir; bu arzular onları neredeyse vahşileştirir, avlanan, kaçan, güvensiz hal ve tavırlara sokar. Joyce onları yargılamaz ama zayıflıklarının ve başarısızlıklarının tümüyle farkındadır ve onları harekete geçiren boş gurur ya da beyhude umut her ne olursa olsun, karakterlerine hakça davranmayı önemser.

Joyce’un öykülerinin Dub-lin’i, Parnell’in düşüşünün üstünden sadece on yıl geçmiş olan şehirdi. İktidardan kovulmuş mağlup lider Charles Stewart Parnell figürü Joyce’un yazdıklarında kınama ya da alaydan münezzehtir. Parnell sadece siyasi bir umut değil, iktidarı söndükten sonra daha da güçlü parlayan gizemli, ruhani bir umut vaat etmişti. Bu yüzden “İdarehanede Ulusal Bayram Günü” kitaptaki öykü diziliminin esaslı bir parçasıdır. Liderin ölümünden sonra boş kabuğa dönen toplumu betimler; vatandaşlar cafcaflı klişelere kısılıp kalmış, kendilerini içkiye ve yavan arkadaşlıklara vermiştir. Diyalogların her satırındaki, her karakterdeki bayağılık ve tutarsızlık duygusu anlı şanlı günlerin geride kaldığını ortaya koyar, yani ışık sönmüş ve karakterler tuhaf bir arafta el yordamıyla hareket etmeye terk edilmiştir.

Kayıp bir liderin soylu gölgesinin musallat olduğu bu arafı, bir de üstüne insanların para kazanmak ya da kariyer yapmak için sarıldığı tuhaf bir İrlanda milliyetçiliği tasavvuru basmıştır. “Araby”de tiz seslerin doldurduğu sokak sahnesinin bir parçası olarak sokak şarkıcıları, aşırı milliyetçiliği savunan O’Donovan Rossa’ya dair bir şarkı söyler.

“Yarıştan Sonra”da Doyle’un babası hayata “aşırı bir milliyetçi olarak” başlamış ama daha sonra görüşlerini değiştirip köşeyi dönmüştür. “Küçük Bir Bulut”ta Chandler, şiirindeki “Kelt tonu”nun İngiltere’de ona ün kazandıracağını düşünür. (Thomas Kettle’ın onun ilk kitabıyla ilgili yazdığı tanıtımda olduğu gibi, Joyce böyle bir tonu kendi şiirlerinde kullanmamıştır: “Günümüz İrlandası’ndaki hemen her yazarın eserlerini renklendiren folklordan, halk ağzından, hatta milli histen eser yok.”)

“Bir Anne”de Mrs. Kearney, İrlanda Uyanışı rağbet görmeye başlayınca “kızının adının avantajını kullanmaya karar” verir. (Stanislaus Joyce’a göre bu öyküdeki konser, John McCormack gibi Joyce’un da şarkı söylediği gerçek bir olaya dayanmaktadır.) Dublinliler’de, milliyetçiliğe sarılarak felç halinden kaçma çabası, sahte ve nafile görünür. Bunu yapmaya çalışan karakterlere fazladan bir ucuzluk katar; onlar, özgürlük arayışındaki bir ulustan ziyade kazanma hırsıyla yanıp tutuşan bir halktır. Salt ticarete dair pek çok göndermeyle ve çok sayıda marka isminin kullanımıyla bu durum daha güçlü vurgulanır. Dublinliler’deki karakterler vatandaş olmaktan önce tüketicidir.

Joyce Ulysses’te, Dublinliler’in kapalı dünyasının kabuğunu kırıp gün yüzüne çıkarır. “Arınma”daki karakterler okuru güldürür ama bunu pek bile isteye yapmazlar. Aptaldırlar. Ulysses’te böyle adamlara bilgiç bir nüktedanlık ve konuşmalarına öykülerde bulunmayan türden bariz bir rahatlık verilmiştir. Joyce “Arınma”da bir pub’da kendi babasının başına gerçekten gelen bir kazayı ve babasının samimi bir dini inzivasını kullanır. Bu öyküde babasının zekâsını ve nüktedanlığını sınırlar; öte yandan Ulysses’te aynı nüktedanlık hudutsuz hale gelir. Ulysses’teki milliyetçiler bile sınırlı olsa da bir nüktedanlığa sahiptir. Dublinliler’de karanlığa gark olmuş caddeler, Ulysses’te vaatle doludur. Romanda hayalcilerle fırsatçılar sadece düşünerek, var olarak, şarkı söyleyerek, birbirleriyle tanışarak zenginleşiyor gibidir. Büyük liderin kaybı şehre, kamusal yaşamın bir şakaya dönüştüğü bir aleniyet sunar ve şahsi yaşamı, şahsi düşünceleri, şahsi karşılaşmaları ve hatta bir yaz gününü, coşkuya ve ihtimallere tümüyle açık hale getirir. Demek ki bu iki kitap, sanatçıyı zıt ruh halleri içinde gösterir. Dublinliler sonbahar ve kışın renkleri ve gölgeleriyle dolu bir şehri resmeder. Ulysses’teki gerçek komik enerjinin yadsıyacağı kadar güçlü görüntüler sunar.

“Eveline” ve “Toprak”ta Joyce daha bile kısıtlı, sınırları çizilmiş iki kadın yaşamı yaratır, bu iki kadının bilinci etraflarındaki erkeklerinkinden daha narin ve masumdur. “Eveline”de karakterine kaçma umudu verir ve onun umutlarını ve ihtiyaçlarını öyle bir yoğunlukla anlatır ki karakter okurun zihninde başka bir hayat kazanır; kaçışın mümkün olmadığı başka bir hayat. Kadının hayatı gerçekleşme ihtimali bulunan ama gerçekleşmeyen bir şeye bağlı olacaktır. “Toprak” kayıpla ve gelecek kayıpların imgeleriyle doludur; merkezi imge, gözü bağlı Maria’nın bir şeye –“yumuşak ve ıslak bir şeye”– dokunmasıdır; bu da öyküyü sınırlı durumundan alıp karanlık bir gizem ve vaat dolu kurgusal bir mekâna götüren şiirsel bir yük taşır.

Dublinliler’de, karakterlerin şiddetli bir mahremiyeti olsa da, yavaş yavaş daha kamusal bir kurgusal mekân resmi belirir; soluk ve sınırlı, boşluklarla dolu olsa da bir toplum şekillenmeye başlar. Dublinliler’in sakinlerini tanımlamak için “sömürgeleşmiş” demek fazla basit kaçar ama yine de tam bir siyasi özerkliği olmayan ya da içinde ıstırap çektikleri kamusal alanın bir şekilde hasar görmüş olduğu fikrini göz önünde bulundurmak gerekir. İmalarda olduğu kadar gölgelerde de fark edilir bu.

Son öykü olan “Ölüler”in, Dub-lin’in yanı sıra onun gibi meclisi olmayan ve hiçbir hükümetin bulunmadığı başkentlerde geçtiği rahatça düşünülebilir; iki lisanın ya da iki kültürün çatışır göründüğü şehirlerde; vatandaşların ruhlarının arınabildiği kutsal taşra uğrakları hayal eden şehirlerde; sıkıcı, bayıcı taşralılık ile ondan daha bile sıkıcı olan kozmopolitlik arasında sıkışmış şehirlerde. “Ölüler”in Dublin’i, yirminci yüzyılın ilk yıllarındaki Barselona’nın, Kalküta’nın ya da Edinburgh’nun –müzik yaşamının olağandışı bir yoğunlukta sürdüğü, şarkılarla şarkıcıların tuhaf bir güce eriştiği yerlerin– yansımalarını taşır.

james joyce oggito

Bu dört şehirde de müzik, kamusal dünyada eksik olan şeyin yerini doldurmak ya da ona işaret etmek için eğlence dünyasının dışına çıkar. O yıllarda bu şehirlerde şarkıların mistik bir gücü vardır ve belli insanlar için siyaset de gizemli bir sınır oluşturur. Bu yüzden, birbirini tanıyan insanların müzik sayesinde bir araya gelmesi, müziğin sadece boş vakit doldurma ya da eğlenme aracı olmasının ötesinde bir güç taşıyabiliyordu.

Bu dört ülkede –İrlanda, Katalonya, Bengal, İskoçya– iki lisan uyuşmazlık içindeydi, ya da en azından esas olana karşılık daha eski, gölge bir lisan vardı. Kalkütalı bir entelektüelin anadili Bengalcede yazmadığı için saldırıya uğraması, şehirli ve köksüz olmasına rağmen taşralı bir kadını yanlış anlayıp neredeyse aptalca arzulaması rahatlıkla anlaşılabilir. Ayrıca bir Katalan entelektüelin kitap tanıtımlarını Katalanca yazmadığı için saldırıya uğraması ya da bir İskoç entelektüelin kilt giymediği için fırça yemesi de aynı şekilde tahayyül edilebilir.

Diğer pek çoğunda olduğu gibi bu toplumlarda da 1870’lerden itibaren, önce şairler, oyun yazarları ve ressamlar, ardından entelektüeller ve siyasetçiler tarafından taşranın fetişleştirilmesi söz konusudur. Barselona’nın dışında Canigo ya da Montseny gibi yerler, Bengali taşrası, İskoçya’nın Highland bölgesi ve Miss Ivors’ın “Ölüler”de gitmek istediği Aran Adaları fetişleştiriliyordu. Bu ilkel manzaralar ulus fikrinin en saf, kirlenmemiş ve basit haliyle bulunduğu yerdir.

Joyce “Ölüler”de, bu dünyanın görüntülerini bize rahatsız edici bir komedi ya da fars olarak sunar: “Bir Anne”de çok haris bir annesi olan Kathleen Kearney’nin arkadaşı Miss Ivors, Gabriel’dan anadili olan İrlandaca konuşmasını, onun da geleneği icat etmekle uğraşmasını ve anayurdunu gezmesini talep eder. Ama ardından Gabriel’ın karısı Gretta’nın kendini bu eski dünyaya, kocasına olduğundan daha fazla ait olduğunu belli etmesiyle söz konusu çatışma bir trajedi, gizem ve tam bir garabet halini alır.

Bu öykünün atmosferi şehirde bugün de hissedilir. Örneğin, yıllarca bir arkadaşımla kızının Noel’den önceki pazar günü Dublin’in güney yakasında verdikleri partiye gittim. Her yıl evin koridorunda palto ve atkılarından aynı tantanayla konuşan aynı insanlar katılıyordu partiye. Her yıl belli bir konuğun oraya gelir gelmez ne kadar sarhoş olacağı ve gerçekten sarhoş olursa partinin nasıl bir hal alacağına dair tahmin yürütülüyordu. Her yıl yemek aynı saatte servis ediliyor, ardından aynı insanlar aynı şiirleri okuyor, aynı şarkıları söylüyor ve tam sonunda, o aralık gecesinde yola koyulmadan önce, belli bir duygu yükledikleri son birkaç şarkıyı bekleyen bir grup oluyordu.

Gabriel “Ölüler”de, en eğitimli ve en kendini bilen olmakla birlikte, belki de bütün öykü kitabının en masum karakteri olarak temayüz eder. Onun için düşünmek ya da fark etmek bir tür güçsüzlüktür. Yapmacık teyzelerini, kapıcının kızı Lily’yi, Miss Ivors’ı ve diğer konukları küçümsemesi karakterinin özü, yabancılaşmasının bir boyutu olarak sunulur. Dünyayı kabullenmeyi becerememesiyle, ilk üç dört öyküdeki tuhaf biçimde takıntılı çocuklar gibi alıp götürür okuru. Muğlaklıklarla doludur – kurumlu olduğu kadar iyi niyetlidir, kibirli olduğu kadar tuhaf biçimde naziktir, alıngan olduğu kadar asabidir. Mağrurdur ama tehdit altında hisseder ve yıkılması an meselesidir. Hayatını pek de kolaylaştırmayan bir bilgi birikimine sahiptir; aksine bu bilgi bir kafesin parmaklıkları gibidir. Onun gözünden, bu partinin kendisi, konukların kapana kısıldığı bir kafestir.

“Toprak”taki “yumuşak ve ıslak şey”in ismini vermeden ölümü ve çürümeyi çağrıştıran şiirsel bir yük taşıması gibi, “Ölüler”de de Kate Teyze’nin gençliğinde dinlediği kusursuz bir tenor ama artık unutulmuş bir şarkıcı Parkinson’dan bahsedilmesi, öyküde olacakların yansılarını taşır. Şimdiki ânın dayanıksızlığına karşı geçmişin gücünü, hafızanın gücünü vurgular. Öyküde Gabriel’ın hafızası dosdoğru ya da gönül eğlendirmek için çalışırken, teyzesiyle karısı kendilerine acı veren, şaşırtan ve kafalarını bulandıran şekillerde hatırlar. Ölüme karşı tetikte bulunma halleri, öyküde onlara manidar ve gizemli bir güç katar, buna karşılık Gabriel –son paragrafa kadar– tek bir boyutta sabitlenmiştir.

Joyce, Kahraman Stephen’da “epifani” fikrine dair şunları yazmıştı. “Epifaniden kastı, ister bir konuşmanın, ister bir hareketin, isterse de bizzat zihnin hatırlanmaya değer bir evresinin basitliğinde olsun, anlık ruhani bir tecelliydi.” Öykülerin dehası, şimdiki ânın dayanıksızlığının sadece şahsi olandan pek çok sayıdaki başka âleme taşınabilmesi ve bunu ağır ağır, zarifçe ve manalı bir biçimde yapmak için epifanilerin kullanılması, böylece diğer âlemlerin dayatılan bir şeyden ziyade öykü dinamiğinin parçası kılınmasıdır. Bu da şeylerin aynı anda hem keskin biçimde hissedilebilmesi hem de belli belirsiz fark edilebilmesi anlamına gelir.

“Ölüler”de Joyce huzursuz bir adamın ruhunu canlandırıyor ve dolaylı olarak toplumun bir resmini çiziyordu. Yine de toplumun bu resminin öyküde, aslında Michael Furey’nin gölgesi kadar önemli olmayan, yalnızca sürgit bir gölge olduğunu hatırlamak önemlidir. Her ne kadar son yıllarda öyle olduğuna dair pek çok makale yazılmış olsa da bu öykünün konusu siyaset değildir. Örneğin, Vincent J. Cheng “Empire and Patriarchy in ‘The Dead’” (“‘Ölüler’de İmparatorluk ve Ataerkillik”) başlıklı makalesinde, “Joyce’un merdiven boşluğundan işitilen bu şarkıyı seçmesinde, fatih ile fethedilen arasında, emperyal ezen ile sömürgeleştirilmiş kurban arasında, emperyal efendilere kaybedilmiş İrlanda ruhunun ve özerkliğinin birleşik imgesinde hepsi birbirine geçen Aughrim’de, oralı genç kızda,2 Gretta ve Michael Furey’de dikkatle tasarlanmış bir dizi paralellik kurduğunu görürüz.” Ya da Michael Leverson, “Living History in ‘The Dead’”de (“‘Ölüler’de Yaşayan Tarih”) şöyle der: “Hiçbir okur, ‘Ölüler’deki akşam partisinin dalgalanan ritimlerinin temsilinde, İrlanda’nın siyasi kırılganlığının temsili bulunduğundan şüphe duymamalıdır.”

Öykü böyle tek yönlü ve kısır bir okumaya sığmaz ama gücü de bunu dört dörtlük yapmayışından gelir kısmen. Gal Dilleri Birliği’nin3 kurucusu Douglas Hyde’ın, “İngiliz’e dönüşmeden İrlandalı olmaya son verdik” argümanından haberdardı Joyce; hatta ülkeyi terk ettiğinde bunu daha da iyi anlamıştı ve kurgusal bir karakterin oluşumu için bu argümanın ne anlama gelebileceğinin farkındaydı.

Yine de bu öykü başka tür okumalara da imkân tanır. Öykünün geçtiği Dublin’deki Usher’s Island rıhtımındaki, Joyce’un kendi büyük-teyzelerinin kızlarıyla yaşadığı evi ziyaret eden herkes, örneğin, Joyce’un hatırlayıp sevdiği, kaybına üzüldüğü bir yeri, ortamı ve insanları yeniden yarattığını kolayca görebilir. Gabriel’ı yaratırken –tetikte, kararsız, milli duygulardan yoksun olduğu için arkadaşları tarafından bazen eleştirilen– kendisini model almıştır, aynı zamanda Gabriel’ın konuşmasında vurgularını kullandığı babasını. (Annesiyle babası gerçekten de bu partilere katılmış ve sonrasında bir otelde kalmıştı.) Gretta’da Joyce kendi karısının bir yorumunu yaratmış, ardından mektuplarda, Sürgünler oyununda ve Ulysses romanında ortaya çıkan, cinsel sadakatsizliğe dair kendisinin yaşam boyu süren takıntısını betimlemiştir. Bu onun İrlanda’ya ya da Dublin’e olan takıntısı kadar önemlidir.

Ulysses’in sonunda olduğu gibi öykünün sonunda da anlatımı kendi ötesine taşıyan bütünleyici bir imge bulmaya çalışır; bunu yaparken daha önceki onca sayfa boyunca süregiden sert, amansız tasavvuru ve tutumlu düzyazıyı yadsıyacak denli çok anlamlı ve açık uçlu bir dizi ses dalgalanmasıyla –Lionel Trilling’in deyişiyle “tutkulu ayrıntıcılık”la– bitirmek için büyük risk alır. Joyce’un sanatkârlığının kökeninde radikal bir belirsizlik yatar, bu da son öyküsünde çoklu anlamlar ve imaların barınabilmesine imkân tanır, şeylerin kalbinde ve bir modern adamın onların karşısındaki sessiz kararsızlığında pek çok gizem bulunması dışında hiçbir anlam ve ima diğerine baskın çıkmaz. 

İngilizceden çeviren: Tülin Er

1 Öykü adları ve alıntılar için: Dublinliler, çev. Murat Belge, İletişim. (ç.n.)

2 The Lass of Aughrim: “Ölüler” öyküsinde geçen İrlanda türküsü. (ç.n.)

3 Conradh na Gaeilge (Gaelic League): 1893’te kurulmuş, İrlandacayı anıtmayı amaçlayan bir dernek. (ç.n.)

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Paul Auster ile Kitaplar Üstüne: "Bir ..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Murat Erdin

24 Aralık 2025

Yeni Bir Yıl ve Zaman İllüzyonu

Ay’da yaşasaydık bizim için 24 saat olan 1günün süresi, 27 x 24 saat olacaktı.Yaşanmış bir yılı bitirip yaşanacak bir yıla girerken herkes zaman muhasebesi yapar. Biten bir yıl sadece kendi içindeki yaşanmışlıkları değil geçmişte kalan tüm yaşanmışlıkları temsil ederke..

Devamı..

Ele Geçirilemeyenin Peşinde

Nihat Dağlı

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024